21 Mart 2016 Pazartesi

Muteber #Vol6




Can parem,

Eski bir sesi işitmek, ne tatlı bir armoni bizim için. Yüzünde bin bir maske ile doğmuş insanoğlu, bazen ben bile şaşırıyorum bu kadar çok maskeye. 

Geçen gün gelen bir çin tiyatro gösterisine bilet aldım ve gittim. O kadar çok şeyi sözsel olarak bu kadar yalın anlatırken dekorlar ve kıyafetler açısından bu kadar şatafatın birleşmesi gerçekten de çok ilginç geldi benim için. Gittiğim oyun büyük ölçüde simgeler, baş vurarak tutulan ezgi, dans akrobasi ve sözsüz oyun sanatlarının en nadide örneğiydi. Doğu tiyatrosuna özgü göstermeci nitelikleri ön plana alan bir oyundu. Şiir konuşmaları ve simgelerden oluşan bir dekoru vardı. Ama bence Çin tiyatrosunun en can alıcı tarafı, oyuncuların rolü yaşayıp canlandırmak yerine onu yansıtmayı tercih etmeleri gibi seyircinin de rolün ne olduğu ile değil, nasıl oynandığı ile ilgilenmesi.

Çok gerçekçi bir yaklaşım değil mi? 

Oyun öyle bir zamanda oynandı ki inanamazsın. Tam da benim kendimi insanların maskelerini incelmeye adadığım bir döneme denk geldi, öyle ki yıllar içinde biriktirdiğim tüm maskelerimi döktüm önüme ve her birini ince ince işledim belleğime. Hatta bunun ile ilgili bir kitap yazma düşüncem de git gide pekişmeye başladı inan. 

Mektubunda bahsettiğin  Ekrem Abi' nin hikayesi hiç yabancı değil bizlere. Onu sevmek kadar nefret etmek içinde nedeni olan bir dolu insan vardır eminim. Uçlarda yaşanılan hayatların başkalarında bıraktığı yansımalar, ruhlarında öyle derin izler bırakır ki; kişi sözleriyle anlatmasa bile varlığıyla anlatır çevresindekilere. Ve sadece varlığı yeter kimilerini üzmeye, kimilerini sevindirmeye. 

Şu bir gerçek ki neredeyse herkesin hayatında bir tanıdık Ekrem abisi mevcut. Onun için gerçekten üzüldüm. Hikayesinin sonunun mutlu olmasını yine de arzu ederdim ama gördüğün gibi başkalarının gözyaşlarının üstüne atılan temellerde hayaller bile tutunamıyor. Sonuçta pişmanlık taşınması ağır bir yük. Her yiğidin harcı da değil öyle bir ömür boyu çekilesi. 

Pişman olmamayı sevdiğimi bilirsin; verdiğim kararları olduğu gibi tüm sorumluluğu ile sahiplenmek gibi bir huyum var, dolayısıyla pişman mıyım dersen inan değilim. Bir noktadan geçen sonsuz doğrunun arasında bir tek bu doğru var demek ne kadar yanlış ise o doğru değil demekte o kadar yanlış. Ben de kendime şahsıma münhasır olanı yaptım.Ve konu benim için kapanıp gideli yıllar oldu. 

Sözcüklerim deki neşeme rağmen sözlerimdeki hüznü de görebilen nadide bir dostsun benim için. Derin bir inzivada olduğum doğru ama gün ağarmadı henüz benim için. Ağaracak elbet lakin şu aralar en karanlık zamanlar. Şafak vaktinin habercisi diyerek avunmanın dışında henüz yüreğime düşen bir ışık yok anlayacağın. Öyle bir hesap kitap içine düştüm ki sağlamasını hala yapamadım desem yeri. Zaman kadar acımasız bir enstrüman yok, yoruyor artık beni. Ama bilirsin hiç bir zaman umutsuz kalamam ben, melankolik olamam dolayısıyla bu karanlığı bile kabul ettim desem yeri. Garip bir tat, duyu ama tam anlamıyla bana ait. Tam da ihtiyacım olduğu kadar gerçek.

Söylemeden geçemeyeceğim bu aralar Oğuz Atay okuyorum bol bol. Tutunamayan biri olunca başka birinden dinlemek ne hoş geliyor bir bilsen.. Özellikle yaptığı o soyadlarına atıflar bir harika. İnsan düşünmeden edemiyor hani eğer diyor, beni tanısaydı Oğuz Atay acaba bana hangi soyadını layık görürdü.

Bunu bilmek mümkün olmamak ile birlikte benim için tatlı bir oyun gibi ...

Herkese sevgi ve selamlarımla...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder