26 Mart 2016 Cumartesi

Tırtıl...


Gece yatağından sersemletici bir titreme ile uyandı. Tüm vücudu terden sırılsıklamdı, yay gibi gerilmiş bir beden ile yaşlı bir kadının elleri gibi tir tir titreyen elleri kucağında doğruldu yatağında. Genç bir bedene sıkımış yaşlı bir ruhtu o. Ne demek ise o işte tam da öyleydi. Kor alevlerle bezeli öfke nöbetlerinin başlangıç yeriydi tüm benliği ve o yüreği tam bir yangın yeriydi. Acil çıkış kapısına çok yakın bu ruh hali ile mutfak tezgahının altındaki kendine has karargahından bir şişe çıkardı. Kendini değil ruhunu ödüllendirmekti amacı. Bedenin ağırlığı kalktı mı ne kaldırdı ki geriye.

Önünü arkasını düşünmekten helak edilen bir yaşamı paçavra gibi kenara koyma arzusuna inat tezgahtan aldığı bardağına koyduğu içkisinden aldığı kocaman bir yudum ile içinin tamamen alev aldığına yemin edebilirdi. Bu kavurucu ruh hali ile hızlı hızlı bir tek daha koydu bardağına ve  bir tek daha. Kendi kendine bir baş belasıydı aslında. Hiç kimse onun kadar olamamıştı.

Tam da Pablo Neruda' nın dediği gibi yavaş yavaş ölüyordu. Dudağında asılı yarım gülümsemesi ile bir tek daha dedi  boş tezgaha doğru uzattığı bardağını savurarak. Uzak bir yankı misali kelimelerin gidişini seyretti ve tam bir kahkaha ile kendi bardağını kendi doldurmasıyla bitirmesi bir oldu.

Başı dönüyordu olsun dünya da dönüyordu zaten. Fazla içmişti, sınırları tam ihlal etmek üzereydi. bir yudum bir yudum daha evet tüm sınırlar geçilmişti, tatsız mide bulantılarını dindirmek umuduyla oturma odasındaki kanepenin yolu bulmak için ciddi çaba gösterdi. Son bir hamle ve derin bir boşluk...

Yumuşak bir eda ile kıvrılarak bedenini saran yumuşak kılıftan kurtuldu. Ne kadar da açtı. Hızlı hızlı yaprakların arasına geçip kendi için çok sulu bir yaprak seçti. İçgüdüseldi her hareketi, kendi saatine göre bir ahengi vardı elbet. Her şeyi anlamasa bile her şeyi bilen bir vücut bahşedilmişti ona da  tüm diğerleri gibi. Yavaş yavaş ama obur bir iştah ile yemeye koyuldu. Her lokma ile değişen vücudunu seyretmeye başladı. Ne kadar da garipti yaşam. Herkes gibi fakat hiç kimse gibi hissetmediğinden emindi. 

Tatlı nemli bir havanın eşliğinde hiç durmadan yiyordu, nereye kadar yiyecekti. Değişmesi gerekiyordu bir şeyler yanlış gidiyor olmalıydı. kendi küçük bedenine hapsolmuş gibi bir inancı vardı. Ne kadar da çılgıncaydı. Oysa arkadaşları hatta hiç kimse ona inanmıyordu. Kendi aralarında yaptıkları konuşmalarda bunun ne kadar imkansız bir şey olduğunu ona anlatmaktan başka hiç bir şey yapmıyorlardı. Kendine olan inancı sarsılıyor, kimi zaman ise bilinmez bir inanç ile depreşiyordu.

Bir gün kendini tüm herkesten ayrı hissetti. Oraya ait olmadığına dair inancı depreşmişti yine. Fakat bu sefer karşı konulmaz bir hal içerisinde kendini saklamak, diğerlerinden ayırmak istiyordu. Ne yapması gerektiğini bilmese de yavaş yavaş kendine ait bir yer yapmaya başladı. Her şey kendiliğinden oluyor, hiç başka bir çabaya ihtiyaç duymuyordu. Kendi etrafında dönmeye devam ediyordu bir taraftan, ilmek ilmek dokuyordu. Dokudu dokudu ve dokudu taki tepesinde küçücük bir açıklık kalıncaya kadar dokudu. Artık sona gelmişti, ya o deliği kapatacak ve kendi olacaktı yada oradan geri dışarı çıkacak ve herkes gibi ama hiç kimse olmaya devam edecekti. Karanlık artık onu eskisi kadar korkutmuyordu, hem çok uykusu vardı. Hiç bir şey olmaz dedi ve o son açık kalan yeri de yavaşça örerek kapattı. Tatlı bir güven duygusu ile görevini tamamlamış birinin huzuruna sahip serin bir uykuya daldı.

Uyandığında kendini hiç bu kadar sıkışmış hissetmemişti. Neler olmuştu, ahh tüm bedeni tutulmuştu, kıpırdatmak ne kadar da zordu. Eee olacağı belliydi zaten, dün akşam yaptıklarının elbet bir sonucu olacaktı.

Sıkılmıştı içeride, yırtar gibi açtı perdeleri, güneşin varlığını içine çekti. Islak bedenini esneterek güneşi izlemeye başladığında içinde hissettiği heyecana şaşırdı. Değişmişti sanki. Ne kadar orada durdu bilmiyordu ama vaktin geldiğini anladığında;

Kadın: En güzel kıyafetini giydi,çantasını aldı ve bir daha dönmemek üzere çıktı sokaklara...

Kelebek:Tüm bedenini esnetti, kanatlarını açtı bir iki çırpınış ve bir daha sürünmemek üzere yükseldi ağaçlara...



22 Mart 2016 Salı

Aşık Veysel



Zaman Bir Saniye (Kader) 



Zaman bir saniye yıl yetmiş yedi
Kahpe felek hiç yüzüme gülmedi
Geldin bu dünyaya gülmezsin dedi
Beni kabdan kaba koydu bu kader

On üç sefer hastahaneye yattım
Derman gelir diye yollar gözettim
Bugün yarın dedin gönlüm aldattın
Yıl yetmiş yediye gelene kadar

İstanbul'da Ankara'da Sivas'ta
Yüksek ihtisasta iyolur hasta
Ömrüne bereket hekimler usta
Ölüm erteledi bilmem ne kadar

Hastahane hastaların yuvası
Yataklardan gelir hastanın sesi
Çetin olur hastaların gülmesi
Sor ki neler çekmiş gülene kadar

Nice zehir içtim dost eli ile
Kafa çatlak gözü perdeli ile
Kırk üç yıl eğlendim bir deli ile
Tükenmez derdim var sanma bu kadar

Gam ile yuğrulmuş bu dertli beden
Yoksa tecelli mi bilmem ki neden
Vasiyetim size budur ölmeden
Oku çalış öğren ölene kadar

Veysel der tükenmez bu benim derdim
Katlandım cefaya şükrettim durdum
Yaşasın milletim bayrağım yurdum
Dilerim Allah'tan sonuna kadar
 
Aşık Veysel Şatıroğlu

21 Mart 2016 Pazartesi

Muteber #Vol6




Can parem,

Eski bir sesi işitmek, ne tatlı bir armoni bizim için. Yüzünde bin bir maske ile doğmuş insanoğlu, bazen ben bile şaşırıyorum bu kadar çok maskeye. 

Geçen gün gelen bir çin tiyatro gösterisine bilet aldım ve gittim. O kadar çok şeyi sözsel olarak bu kadar yalın anlatırken dekorlar ve kıyafetler açısından bu kadar şatafatın birleşmesi gerçekten de çok ilginç geldi benim için. Gittiğim oyun büyük ölçüde simgeler, baş vurarak tutulan ezgi, dans akrobasi ve sözsüz oyun sanatlarının en nadide örneğiydi. Doğu tiyatrosuna özgü göstermeci nitelikleri ön plana alan bir oyundu. Şiir konuşmaları ve simgelerden oluşan bir dekoru vardı. Ama bence Çin tiyatrosunun en can alıcı tarafı, oyuncuların rolü yaşayıp canlandırmak yerine onu yansıtmayı tercih etmeleri gibi seyircinin de rolün ne olduğu ile değil, nasıl oynandığı ile ilgilenmesi.

Çok gerçekçi bir yaklaşım değil mi? 

Oyun öyle bir zamanda oynandı ki inanamazsın. Tam da benim kendimi insanların maskelerini incelmeye adadığım bir döneme denk geldi, öyle ki yıllar içinde biriktirdiğim tüm maskelerimi döktüm önüme ve her birini ince ince işledim belleğime. Hatta bunun ile ilgili bir kitap yazma düşüncem de git gide pekişmeye başladı inan. 

Mektubunda bahsettiğin  Ekrem Abi' nin hikayesi hiç yabancı değil bizlere. Onu sevmek kadar nefret etmek içinde nedeni olan bir dolu insan vardır eminim. Uçlarda yaşanılan hayatların başkalarında bıraktığı yansımalar, ruhlarında öyle derin izler bırakır ki; kişi sözleriyle anlatmasa bile varlığıyla anlatır çevresindekilere. Ve sadece varlığı yeter kimilerini üzmeye, kimilerini sevindirmeye. 

Şu bir gerçek ki neredeyse herkesin hayatında bir tanıdık Ekrem abisi mevcut. Onun için gerçekten üzüldüm. Hikayesinin sonunun mutlu olmasını yine de arzu ederdim ama gördüğün gibi başkalarının gözyaşlarının üstüne atılan temellerde hayaller bile tutunamıyor. Sonuçta pişmanlık taşınması ağır bir yük. Her yiğidin harcı da değil öyle bir ömür boyu çekilesi. 

Pişman olmamayı sevdiğimi bilirsin; verdiğim kararları olduğu gibi tüm sorumluluğu ile sahiplenmek gibi bir huyum var, dolayısıyla pişman mıyım dersen inan değilim. Bir noktadan geçen sonsuz doğrunun arasında bir tek bu doğru var demek ne kadar yanlış ise o doğru değil demekte o kadar yanlış. Ben de kendime şahsıma münhasır olanı yaptım.Ve konu benim için kapanıp gideli yıllar oldu. 

Sözcüklerim deki neşeme rağmen sözlerimdeki hüznü de görebilen nadide bir dostsun benim için. Derin bir inzivada olduğum doğru ama gün ağarmadı henüz benim için. Ağaracak elbet lakin şu aralar en karanlık zamanlar. Şafak vaktinin habercisi diyerek avunmanın dışında henüz yüreğime düşen bir ışık yok anlayacağın. Öyle bir hesap kitap içine düştüm ki sağlamasını hala yapamadım desem yeri. Zaman kadar acımasız bir enstrüman yok, yoruyor artık beni. Ama bilirsin hiç bir zaman umutsuz kalamam ben, melankolik olamam dolayısıyla bu karanlığı bile kabul ettim desem yeri. Garip bir tat, duyu ama tam anlamıyla bana ait. Tam da ihtiyacım olduğu kadar gerçek.

Söylemeden geçemeyeceğim bu aralar Oğuz Atay okuyorum bol bol. Tutunamayan biri olunca başka birinden dinlemek ne hoş geliyor bir bilsen.. Özellikle yaptığı o soyadlarına atıflar bir harika. İnsan düşünmeden edemiyor hani eğer diyor, beni tanısaydı Oğuz Atay acaba bana hangi soyadını layık görürdü.

Bunu bilmek mümkün olmamak ile birlikte benim için tatlı bir oyun gibi ...

Herkese sevgi ve selamlarımla...


17 Mart 2016 Perşembe

Kadem


Kadem odanın içinde yavaş yavaş dolanıyordu. Kapana kısılmış bir yani olduğunu hissediyordu. hafif telaşlı olmasını açıklamak, gece kaçan uykuların hesabını sormak derken kendine bile itiraf etmekten çekindiği bir düşüncenin eşiğinden dışarı bakmaktaydı.
Ne zaman bu hale geldiğini merak etti. Hiç istememişti oysaki. Ne kadar çok ısrar etmişlerdi bu görev için. Kendi kendine güldü, bunun için mi emekli olmuştu. Dudaklarında asılı kalan gülüşüne inat o gerçeği biliyordu. İstediği her şeye sahip olduğu için bırakmıştı, en azından aklı ona bunu fısıldamak için çok çabalıyordu fakat o gerçeği biliyordu, kaçmıştı. Kaçtığını sanmıştı çok uzaklara ama şimdi anlıyordu ki kaderine yeniden yakalanmıştı.
Bir kez daha kızdı, çok uzun süre önce bıraktığı sigarasından hayali bir nefes aldı, usulca camın üstüne dalga yayılmasını hayal etti. Hayallerinde çok iyi bir tiryakiydi, bu özelliği ile gizliden gizliye övünmeyi de sevmez değildi hani. Yine öyle yaptı, usul usul içti sigarasını, yudum yudum üfledi. Nasıl olsa hayatında değişmeyen alışkanlıkları vardı, Leonard (Cohen) 'nun sesi odasındaydı her daim. Yine usul usul bir şeyler fısıldıyordu kulağına...
Ağustos ayının sıcak bir gününde yeni görevine başlamıştı. Başlarken bu kadar içine girmeyi hedeflemişti ama ne beklediği gibi gitmişti ki bu gitsindi. Yönetici olmayı hiç istememiş ama hep olmuştu. Kendi sorun olan, derdi olan gelirdi kapısına. Hiç hayırlı bir şey için çalınmamıştı kapısı, birde üstüne tüm o dernek toplantıları tam çekilmez kılıyordu yaşamı. Bir öğrencilerine kıyamazdı, onlarla iken kendini iyi hissediyordu. Ne de olsa onlar değil miydi ülkenin geleceği. Tamam, tamam her birinde olan o yaşam enerjisine hayrandı, onlarla iken kaygılanmasına gerek kalmıyordu. Onların varlığı kendi umutlarının suyu gibiydi. Varlıklarıyla suluyordu kendini. Adil bir alışveriş sayılırdı. Koca insanlığa çare olacak; yıllar içinde edindiği bilgi ve tecrübesini onlara verirken karşılığında sadece kendine yetecek kadar umut alıyordu. Onun verdiğinin yanında bir kırıntı tanesi kalırdı, neymiş birazcık umutmuş, pes yani.
Bir kez daha kızmadan edemedi, "hadi oradan sende " dedi boş odaya. Hayali bir sigara daha çekti canı, o da kendinden esirgemedi bu zevki. Bu sıralar anlamsız bir öfke doluydu içi. Ne zaman nerede açığa çıkacağı pek bilinmeyen.
Yine içi sıkıldı nereden de hatırladı tekrardan, o koridorların kasvetini. Nefret dolu bakışlar geldi gözünün önüne. Yine gözlerini kapadı, yavaşça yaktı sigarasını ve bu sefer derin bir nefes almayı tercih etti. İçinde bir yerlerde huzursuzluk hakimdi, sanki arkasına dönse odasının bir köşesinden ona bakan nefret dolu gözler görecekmiş gibi geliyordu hala ve o bakışları her hatırladığında içi sıkılıyordu.





Mırıldanmaya başladı, usulca eşlik etti şarkıya "Show me the place..." Koca odaya sığmıyordu benliği, öyle ki odanın içinde adımlayarak aşındırılacak başka hiç alan kalmamıştı. Ama kafasını toplamakta zorluk çekiyordu. "Ağustosta kabul etmeyecektim" diye geçirdi içinden. Kendi dahi farkında değildi nasıl olduğunun yada fazlaca farkındaydı kim bilir. Herneise ne önemi vardı ki artık. Sonuçta artık ağustos değildi, dışarıda yağmurlu bir hava bile vardı. Camın ötesindeki manzarada damla damla akan yağmur suları değil düşünerek geçirdiği günleriydi. Hiç bir şey değil bu belirsizlikti onun canına okuyan. Geceleri uyuyamadığı uykusuydu sinirlerini geren. Sabah olmak bilmiyordu gece uyandığı zaman. 

Anlamış olabilir mi? diye düşündü çok derininden, sessizce. Sanki orada bile rahat değildi, kendi bile duyabilirdi bu düşüncelerini ki, o bile duymak istediğinden artık o kadar emin değildi.

"Yok, Hayır" dedi tekrardan boş odaya "Mümkün değil" diye tekrar etti. Bildiğin boş oda ile sohbet ediyordu oturduğu yerden bir de Leonard 'ın o puslu sesi vardı yanında  "Show me the place, help me roll away the stone ,Show me the place, I can't move this thing alone, Show me the place where the word became a man "Oofff dedi, çok sıkılmıştı artık bu durumdan. Olabilirdi bal gibi, neden olmayacaktı ki. Hiç görülmemiş şey miydi sanki. Şimdi otursa saysa yüzlerce arkadaşının adını sayabilirdi.

Farkında olmadan o kadar çok konuşmuştu ki boş oda ile onu odasında hiç rahatsız etmeyen eşi bile merak edip ona bakmak için yanına uğrama ihtiyacı hissetmişti. İstemeye istemeye düşüncelerinden sıyrılmak zorunda kaldı. Yine akşam çökmüş, bir hafta sonu daha yaklaşmıştı. Cuma da bitti mi  Keyifli gündü cumartesi. Usulca yattı yatağına ve gözlerini kapadı tüm olanlara...

Ama ne hikmet ise sabah çok kötü başlamıştı yine, gece uykusundan uyanmış ve tekrardan uyuyamamıştı. Aklında uçuşan fikirlere sahip olamadığı gibi yakında aklına da mukayet olamayacaktı sanki. Herkes ondaki değişimin farkındaydı. Farkındaydılar da farkında olmadıkları başka şeylerde vardı. Nedenleri konusunda ciddi yanılgı içindelerdi. Huzursuz ve mutsuz görünüyordu, bu halini özgürce sergilemekten de çekinmiyordu. Yetmişti bu kadar süre, tak etmişti  canına artık o sinir bozucu tüm süreçler. Sağ olsun iş yeri de bu ruh halini özgürce sergilemesi için uygun koşulları bonkör bir şekilde sunuyordu önüne. Kimsenin çok da "Neden ?"diye sorması gerekmiyordu haliyle. Ama işi kimseler ve herkeslerle değildi ki. 

O da tatlı tatlı soruyordu ara sıra. Hatta bazı sohbetlerde baya koyulaşıyordu muhabbet. Tam dilinin ucuna geliyordu bir şeyler sonra başka bir zaman konuşuruz diyerek hep erteliyordu kendi kendine. Çok kendi kendineydi zaten, sinir bozucu olan da bu değil miydi? Ama artık o bile sinirine dokunuyordu. Her halden eğlenir bir hali, her lafa verilecek bir cevabı vardı sanki.  Anlamıyordu, sabah karşılaşmalarında üstü kapalı, söylemesi gerektiği ile ilgili zaten hem fikir kalmamış mıydı? Doğru muydu? Söylememi mi istiyordu? Huzursuzluğu kat be kat artmıştı, Mülayim efendi ile Solomon' un hikayesine dönmüştü olay. Varsın o da bilsindi. "Yok bilmesin" dedi yine usulca. Bir sağa bir sola gitti dayanamayıp soluğu onun yanında aldı.  Telaşlı hali devam ediyordu, kazara sussa vazgeçmekten korkar bir hali vardı. Bir hışımla içeri girmiş, karşısına geçip oturmuştu. "Hadi konuşalım bakalım" diyerek söze girmişti

Söylemek istediklerini söyleyemese de anlatmak istediğini anlatmıştı. Belki kafasında bu ana dair binlerce son yazmış, çizmişti Kadem ama şu an yaşadığı sona dair en ufak bir fikre dahi kapılmadığına yemin edebilirdi. İnanamıyordu tüm olanlara.Yanlış anlamak neyse işte onu yapmıştı, hatta bununla da kalmamış kendinden sakladığı sırrı ifşa etmişti hemde kendi ağzıyla. Kendine kızgındı ama ona daha çok. Düşünmesi lazımdı yeniden, uzak durmak, yok saymak en iyisiydi. Çok da güzel bir karar vermiş, açık açık ifade etmişti kendini. Bundan iyisi Şam da kayısı değil  de neydi ki? 

Değildi işte, zulüm gibi geçti ondan sonraki zaman. Aynı yükseklik korkusu olan birini yüksek bir alana çıkartıp "sakın aşağıya bakma" demek gibi bir şeydi bu yaptığı. Daha bakma derken bakma gafletine düşmek tamda böyle bir histi. Kaçan uykuları birleşip huzursuz bir ağırlık ile  göğüs kafesini sıkıştırıyordu. Sıkıştı, sıkıştı, sıkıştı nefes almak hızlanan nabzına rağmen imkansızlaştı, tıkanmıştı... Boğuluyordu sanki. Bir nefes alma çabası....

Ve kan ter içinde uyandı uykusundan. Bu rüyalar da fazla oluyordu. Yatak sırılsıklamdı, gecenin karanlığı odanın her yerindeydi. Sakinleşmek için içinden ona kadar saydı. Ve her zaman yaptığı gibi yatağından usulca kalktı, kitaplarından birini aldı ve çalışma odasına geçti.

Önce gözlerini kapadı ve yaşadığını sandığı şeyin rüya olmasından kaynaklı derin bir rahatlama hissinin tüm bedenini ele geçirmesine izin verdi.

Derin bir nefes aldı ... Sağ cebinde bulunan sigara paketinden bir sigara çıkardı ve hiç düşünmeden yaktı. Tütünün alev alıp korlaşmasını izledi. Derin bir nefes içine çekti ve yavaş yavaş üfledi. böyle bir kaç saniye bekledi...

Kitabını aldı kucağına, son bir nefes alıp sigarasından gecenin sessizliğinde, kitabında kaldığı sayfayı açtı, hafif bir gülümseme belirdi dudaklarında ilk cümleyi okudu, daldı gitti uzaklara...

10 Mart 2016 Perşembe

Uyumama izin verme baba, Çilem Doğan'ı Anlat bana




Masallarla büyüyen bir neslin çocuğunun, anlatılanlara inanma arzusu hep o kırmızı başlıklı kızı kurtaran ormancıya dayanır. Siz hiç sonu kötü biten masal duydunuz mu? Ben duymadım, Bende herkes kadar  pamuk prensesin prensiyle buluşup mutlu olduğu yerde kaldım. Kimse bana Pamuk prensesin sonrasından bahsetmedi. Mesela kilo problemi yaşadı mı? bilmiyorum, yaşadıysa hangi diyeti uyguladı dimi. Yada prens onu kurtardığı güne kaç kez lanet etti ? Seni öpeceğime cadıyı öpseydim dedi mi hiç onuda bilmiyorum? Ya o 7 cücelere ne demeli . Bu kadar uyumsuz bir grubun aynı evde nasıl geçindiklerini anlatan yok bize. Hiç mi biri istemedi çıkmak ayrı eve.

Sırf o sebep ile bu şarkının sözleri değişmeli, bana gerçekleri anlat baba demeli galiba. Kurt ile kuzu olsun ama bir annenin neden bilerek kızını o vahşi ormana gönderdiğini anlatmalı biri bana.

Yada anlatırken Hansel ile Gratel' den başla, hikayeyi anlatırken neden bir ailenin çocuklarını ıssız bir ormana terk ettiği gerçeğinin açıklamasını da unutma. Umut dediğimiz şeyin neden bir kırıntıdan fazla olamadığı söyle. Mesela kurbağa prensin prensesi ile karşılaştığında neden değiştiğini öğret bana. 

Bana gerçekleri anlat baba, içinde bütün oyunlar olsun.

Ben olmak varken neden gerçek bir çocuk olmanın tüm gerçeklerden daha önemli olmasının sebebini de anlatabilirsin. Anlata biliyorsan eğer  Pinokyo' nun kendine has özelliklerinden sıradanlaşmak için vazgeçme savaşını da öğret mesela. Farklı olmak bu kadar mı kötü baba yada sadece ben olmak.

Öğretebilirsen eğer bana neden prenseslerin hep kurtarılmak için bir prense ihtiyaçları olduğunu da merak ediyorum aslında. Madem prenses olmak böyle bir şey; ben kimsenin prensesi olmak istemiyorum, bana prensesim deme baba. Ben ben olmalıyım en nihayetinde, kim olduğumu bilmeliyim. Dışarının tüm dayatmalarına rağmen kendim olarak kala bilmeliyim özgürce.

Rakı sofralarının sohbetlerindeki gibi kurtarmasın kimse beni, uyumama izin verme baba...

Yağmur, kar olsun güneş ile ay ama değişen mevsimlerin dönen gezegenlerin nedenini anlat bana. Kelimelerin arkasına gizlenmiş cadının elmalarından bahset. 

Bir noktadan geçen sonsuz doğru gibi anlat bana. uyumama izin verme baba... 

Bana kendimi sevmeyi öğret baba, bana ben olmayı anlat. 
İçinde tüm sevdiklerim
İçinde gerçekler olsun.


Anlat ki, hiç bir hakim bizim hikayelerimizi dinlemek zorunda kalamasın baba. Yeşili ,ağaçta ormanda, çiçeğin dalında bilinsin. Hiç biri bilmesin 28. günden 29. güne geçen evliliğinde yediği yumrukla al olan elmacık kemiklerinin sonrasında öğrenmesin, tenindeki morlukların iyileşirken yeşile döndüğünü. Yeşili öyle bilmesin.

Evlilik cüzdanının sayfalarına sıkışmasın mahremiyet adı altında görmezden gelmeler. Bilmesin bir anne, sezmesin ölümün kapısını her akşam çaldığını. Hangi gün demesin mesela. Erkeklik onurunu anlat baba, fasulyenin tadına nasıl nüfuz ettiğini, halının püskülün de nasıl asılı kaldığını anlat bana.

Eğer anlatabilirsen bana, o kadının savcıya anlattıklarını ve suçun kimde olduğunu da anlat, Çilem Doğan' ı anlat baba... 






9 Mart 2016 Çarşamba

Mitomanya #vol2




Her karanlığın bir şafağı olan bir dünyada yaşarken şafaklara inanmamak hele o öncesindeki en karanlık anda benim için çok mümkün görünmüyor derken ne kadar da doğru bir tespitte bulunmuş yazarımız.

Mitomanya da işler gün geçtikçe kararmış da kararmış. Huzur beklentisi ile ülkede olan halkın yaşadığı belirsizlik beklediği belirsizliğin yanında küçük bir kırıntıdan başka bir şey değilmiş. Bay Obtuse ruhundaki fırtınaları başkalarına yaşatmadan durabilen bir adam olmamak ile birlikte huzurdan da nefret edermiş. Kendi içindeki o dipsiz kuyunun karanlığı benliğine yayıldıkça üstündeki sis perdesi aralanmaya başlamış. Başlamış başlamasına ama bir iken iki olan bir azınlık çoğunluk olmak için çabalaya dursun biz size biraz daha Bay Obtuse' dan bahsedelim.

Bay Obtusu' un ülkenin başına geçmesi ile işler gün geçtikçe değişmeye, doğrular eğrilmeye, eğriler yok olmaya başlamış. Devlet kademelerinde görevli yetkililerin hevesleri gün geçtikçe azalırken, yeni sisteme uyum sağlayan yeni mitomanların türemesi ve boşalan yerlere yerleşmesi de pek zaman almamış. Bu değişimler ile aşama aşama ülke kararnlığı bürünürken Bay Obtuse da kendi hayallerinin ülkesini yaratmaya başlamış. Bencillik denilen olgu bile dile gelse Bay Obtuse 'un önünde saygı ile eğilir bir halde hastalığın evreleri günden güne artarak devam etmiş. 

Yalanlar baş edilemez hal almaya başlamasıyla beraber, günlerden bir gün ülkede ekinler büyümez, ağaçlar çiçek açmaz olmuş. Daha çok tarım ile geçimini sağlayan halkın bu işe aklı ermemiş, Geçer, mevsimler değişiyor diyen bir kesimin yanı sıra bu uğursuzluğun sebebi Bay Obtuse diyen bir kesimde baş göstermeye başlamış.

Tabii insan aklı bu sınırlarını bilmek ne mümkün. Huzur mutluluk hakim olan sokaklarda, kaygı ve telaş baş gösterir olmuş. Bay Obtuse 'u başa geçmesi için ikna eden heyet bu seferde neler oluyor demek için onu ziyaret etmek istemişler. Ama konu Bay Obtuse olunca işlerin nasıl seyredeceği pek bilinmez olmasından mütevellit, bizim Ulu Mitoman nidaları ile başa geçirdiğimiz Bay Obtuse bu heyeti müsait olmadığını ileri sürerek kabul etmemiş. Tabii mümkündür, devlet meseleleri, yoğundur diyerek heyet geldiği gibi geri gitmek durumunda kalmış. Ama çiğ süt emen insan oğlu tek bir yerde değil ki, her yerde. Durum bu olunca heyetin içinde yükselmek isteyen Bay El-Hekim akşam saatinde haber etmeden Bay Obtuse' un yanına uğramış. Faka basılan Bay Obtuse red etme imkanını olmamasından dolayı çok sinirlenmiş olsa da, kabul etmenin daha akıllıca olacağı gerçeği ile beraber içeri buyur etmiş El-Hekim' i.

El-Hekim ona yalnız başına yapılamayacak işler olacağını, halkın bir süre sonra uykusundan uyanacağını ve bu eğer olur ise buralar da pek kalamayacağını ona  kibar kibar anlatmış. Bunları anlatırken kulağına da neler yapılırsa işleri istediği gibi yürüteceğini fısıldamadan da edememiş. Bu konuşmadan büyük keyif alan Bay Obtuse, kendine yeni bir nefer bulmuş olmanın heyecanı ile tatlı bir anlaşmanın sayfalarının arasına sıkıştırmış.

El-Hekimin verdiği akılları ile Bay Obtuse hakimiyetini iyice ilerletirken Halkı da ona sempati beslemeye devam etmiş. El-Hekim çıkarları doğrultusunda en güvendiği insan olmasını fırsat bilerek Üretim bandını yönettiği fabrikanın ele geçirilmesinin önemini fısıldamış Bay Obtuse'un kulağına. Duyduğu her fikri hemen sahiplenen Bay Obtuse bunun için ne yapılması gerektiğini kendi fikri gibi ona sorar hale gelince El-Hekim istediğini almak üzere olan bir çocuk misali sevincini gizleyemez olmuş. Ama profesyonel bir tavır ile bu durumu beretraf ettikten sonra küçük bir isyan çıkmasının işe yarayacağını anlatmış sinsi sinsi. İlk başta gözü korksa da Bay Obtuse'un El HEkimi kaybetmeyi de göze alamadığı için kabul etmiş isyan hazırlıklarını. Ve sıra Gün seçmeye geldiğinde diğer ülkelerin başkanlarının geleceği günü belirlemeye karar vermiş iki kafadar. 

Ülke başkanlarının geldiği gün her şey sıradan ilerlerken birden Ülke Fabrikanın üretimi durdurduğunun haberleri ile çalkalanmaya başlamış. El-Hekim başlarında işçileri ile çalışmayacaklarını bangır bangır herkese her yere ulaşmasını sağlamış. Tabi heyetin diğer üyeleri de El-Hekimi bilmelerine karşın böyle bir hain plan içinde olacağına ihtimal vermedikleri gibi fabrikada çalışan işçilere hak vermek ile bu durumu anladıklarını sanmışlar. Bay Obtuse olana biteni kendi yüksek duvarlarının arkasından sinlerken hiç bir şeyden haberi olmayan birinin edası ile tüm yöneticilerini olay için seferber etmiş.

El-Hekim bir grup isyancı ile görüşme talebini alınca işlerin istediği gibi gittiğine kanaat erdirmiş.Kendi seçtiği bir gurup insan ile Bay Obtuse' u ziyaret etmeye gitmişler.Odanın içi dört duvar, konuşulan konulardan buradan fizana yol olsa da anlamlı bir konuşmanın zerresi dökülmemiş dudaklardan. Laf kalabalıklarının içinde gelen heyet bir şey başardık sanarcasına dönmüş işlerinin başına.

Arkalarından dönen müzakerelerde elbette günah keçileri bulunmuş hemen. Planladıkları her aşamaya sadık giden iki zihnisinir üzüntü ve kızgınlık maskesi altında keyifli gülümsemeler atarak dolaşmışlar ortalarda. Ertesi gün Devletin ileri gelen kademelerinden seçilen ilk kurban ile kanlı bir ayrım baş göstermiş. 

Fabrika durmak ile çalışmak arasındaki git gellerinin uzaması ile Bay Obtuse yaptığı işin doğruluğundan şüphe içine düşmüş.Düşmüş ama girilen yoldan dönmek mümkün olmayınca kaderine razı bir şekilde oyunu Bay El-Hakimin kurallarına göre oynamaya karar vermiş. Altın yumurtlayan tavuk misali tavuğu kesmiş olmanın hazin sonunun kendi içinde yazıldığı kaygısı olsada bu durum ile baş etmenin diğer yollarını aramaya başlamış.

Fabrika bu elbet çalışır, Bay Obtuse ve El-Hekim nerde, ne yaparlar yazarımız şimdilik bilmese de Mitomanyadaki günlük güneşlik havaların kasvet yüklü bulutlarla bezendiğini görmezden gelemeyiz.

Ayrıca Ülkede süren önemli bir davanın da aynı zaman gelmesinin hınzır bir tesadüften ileri gitmemiş olması biz izleyenlerin gözünden de kaçmamıştır.

Mitomanya  bugün karalara bel bağlasa da yarının aydınlık günlerinde görüşmek ümidiyle...

Esenlikle kalın,



8 Mart 2016 Salı

Ahkam-ı Fer'iyye yani bizim MUTEBER #Vol 5





"Kır kahvesindeki o amca ile tanışmaya karar verdim ve yine oradan geçtiğim bir günde kır kahvesindeki amcanın orada olduğunu gördüm.

Yanına gittiğimde beni her halimden tanır bir eda ile masaya buyur etti. Hali vakti yerinde, belli gün görmüş geçirmiş bir  zatı muhteremdi. Kendisi ile yaptığımız sohbet ile o muteber gitti benim muteberim geldi.


Ahkam-ı Fer'iyye yani bizim MUTEBER #Vol 1"

Tabii önce sana Fırat amcayı anlatmam lazım. Zamanın hızlı delikanlılarından, racon bilen bir edası olan ama yüreği su gibi hafif bir adam. Dili, ister zehir ister panzehir. Arası yok kimseye. Zaman içinde okundukça okunan her yaş da başka anlamlar çıkan kitaplar gibi Fikret amca. Dışı yıprandıkça kıymet biçilenlerden, öyle söyleyeyim sana. 

Bir de bildiğin elma sevdalısı. Elmasını yiyenin vay haline. Çayını içer elması orada olur. Bir çırağı var zehir gibi, onun tüm yaşam saatini takip eder. Öyle şaşma duraklama Fikret amcama uymaz. Dolayısıyla olur da şaşar beşer ise vay o çırağın haline sorma gitsin. Yer kocaman paparayı üstüne de atılan bir ayakkabı, artık Allah ne verdiyse. Hızlı çevik olursa kurtulur bu işten. 

İlk celallli halinde kurtulur ise tövbe gelmez bu konunun devamı. Ne de olsa adamın yüreği su gibi dedik ya boşuna mı dedik biz bu sözü. Fırtınası kadar hızlı dinginliği ile de meşhur. Gerçi çırağı Ali de pek maharetli bir çocuk. Zamanın da okumayınca annesi Fikret amcadan rica etmiş, Arsız, hırsız olmasın yanında kalsın demiş kadıncağız. Kabul etmemiş Fikret amca, inatçı adam tabii Nuh demiş peygamber dememiş. Kadıncağız ne yapsın, koca adama ne diyecek başı önde evine giderken mahallenin fırınında Muteber ile karşılaşmışlar. Kadını o üzgün halde görünce muteber meğer dayanamamış halini hatırını sormuş. Nasip de var ya kadında dökmüş eteğindeki taşları, muteberin ayağına. O bizim Muteber meğersem Fikret amcayı ikna etmiş de sizin Ali olmuş bizim Çırak Ali. 
Neyse işte Fikret amca da tamam demesiyle Ali başlamış kahvede çalışmaya. Ali hızır gibi mübarek. Daha istemeden geliyor çayın, nargilen. Fikret amca da seviyor keratayı, hem dövüyor hem seviyor kendisi ama başka da kimseye kondurmuyor tozun zerresini dahi.

Anlayacağın Şimdi oturduğumuz kahvenin sahibi Ali ye bile iyiliği vardır Muteberin.

Neyse işte Fikret amcanın yanına oturp tanıştığım gün tüm bunları elbette bilmiyordum. O zamanların asi delikanlısıydım ne de olsa. Öyle kolay kolay laf söz dinlemez bir tarafım vardı. Rahatsızlığımın farkında, bundan keyif alan bir eda ile buyur etti sofrasına. Benim oturmam ile Alinin elinde çay tepsisi ile yanımızda bitmesi bir oldu. Hemen bir bardak tavşan kanı çayı önüme koydu ve geldiği hızla gitti yanımızdan. Tatlı bir gülümsemesi vardı. Hafif munzur ama terbiyeli.... İşte o nasıl olursa dersen öyle işte. Lafı hiç dolandırmazdı rahmetli. İlk kurduğu cümle ile beni benden aldı desem yeridir.

"Muteber" denilen kızımız bizim için "Bir varmış bir yokmuş..." ile başlayan masal misali; Gece varmış gündüz yokmuş, bugün varmış yarın yokmuş gibi sonrasız biridir. Kendine has özellikleri ile herkesi kendine hayatının bir süre zarfında hayranda bırakır, nefrette uyandırır. Ama biz onu olduğu gibi severiz. Gelmediğinde gönül koymak yerine geldiğinde sevincimizi dolu dolu yaşamayı tercih ederiz. Hal böyle olunca Muteber bize huzur kapısı oluverir. Muteber kızımız tabii pek kendi bildiğinden şaşan bir yapısı yoktur, bu özelliği sebebiyle hataya düştüğü zamanları da olmuştur. Ama gönlü hoş, temiz insandır. Onu kalıpların içine sokmak istersen sokamazsın. Onu kendi ahengi içinde değerlendirmelisin. 

Ben tabii şaşkın bir ördek yavrusu misali bakmış olacağım ki  Fikret amca bastı kahkahayı ve" görüyorsun yaa evlat gören gözler ve bakan gözler var bu dünyada. Çok şükür Rabbimize biz hiç bir zaman koyun olmadık. Gözlerimiz hep gördü, aklımız hep çalıştı."diyerek bağladı konuyu. Sonra biraz benden bahsettik, hikayeler ile günü sonlandırdık. İşte Fikret amcam ile tanışmamız taa o günlere dayanır.

Görüyorsun yaa üstadım, bakmak ile görmek arasındaki ince çizgide gezinirdi Muteber. Sanırım sırf bu sebep ile kimilerinin cenneti kimilerinin cehennemiydi. O günden sonra hep bir mabede yapılan ziyaret gibi Fikret amcanın yerine uğramaya başladım. Orada oluğum anlarda, oraya gelen bir çok kişi ile sohbet etmeye başlamıştım. Her sohbet ettiğim kişinin yaşamına konuk gibi davet edilmek beni heyecanlandıran bir zamanı da yanında getirmeye başlamıştı. Yeni yaşamlar, yeni kişiler tanıyor, onlara konuk olduğum o kısa süreler de gözlemlediğim süreçleri kendi yaşamımda da bakıyor ve geleceğime yada anlarıma dair kararlar alıyordum.  Büyüyordum üstadım, büyüyordum...

Büyümek her zaman keyifli olmasa da o kahve de geçirdiğim günlerin değerini hiç anlatamam. Oradaki o samimi itirafları hayatım başka bir anında ne kimseden duydum nede kimseye ben söyledim. Orası masalsı bir alemin açıldığı bir kapı eşiği gibi gelirdi bana her zaman. Masalımın baş kahramanı Muteber olsa da hikayesi o gün konuk olduğum zatın anıları olurdu. Çok şey yaşamadan çok şey görmüştüm, haa anladın mı hepsini dersen anladım desem yalanların en büyüğünü söylemiş olurum. Anlamadım elbet, düşmez kalkmaz bir Allah. Benim de egoma yeniliğim saflığımı yitirdiğim anlarım var elbet. Kendimi uyanık sandığım anlar... Şimdi dönüp o günlere baktığım da kocaman bir gülme alıyor beni. O zaman ki o kendine olan güvenimin yersizliğini değerlendirmek, ne kadar da şapşal mışım dememe sebep olur. Serde gençlik olunca tabii yapılabiliyor ilk olarak, en son yapılması beklenen hareketler. Bazı şeyleri anlamak güç değil elbet. Bazı hataları da kabul etmek ve hayata kaldığın yerden devam etmek gerekir. Her hatanın yükü omuzlarda dolanmak ne mümkün. 

Fikret Amcanın bana en büyük katkısıdır o anılar. Öyle anılara misafirlik ettim ki kimilerinin bir yaşama sığamazken ben de muteber gibi bin yaşama sığmak istedim. Ne kadarına sığdım ne kadarından taştım tam bilmiyorum ama Rahmetlinin çok babalığını gördüm şu fani hayatta.

Ali geldi tam bu sırada. "Abi " dedi 

Ali "Rahmetlinin hani şu çok sevdiği elma ağacı vardı hatırlar mısın?" dedi.  "Hatırlamaz mıyım oğlum, mahallenin çocuklarını az kovalamadı mı bizim yanımız da." Ali "Haa işte o ağaçtan, tam da mezarının başında bitmiş biliyor musun? Geçen gittiğimde çiçek açmıştı meret görünce gözlerime inanamadım. Ama içimden de geçirmeden edemedim Ebe rahmetli göçtün gittin, toprağa karıştın neredeyse toz oldun hala mı elma ister canın diye söylendim kendi kendime" 

Gözleri doldu Ali'nin. Gözlerim doldu benim. İkimizde sustuk ve bir an için yeniden Fikret amcanın oturduğu sandalyede onu seyre daldık...


Korkak...


Hücrelerime ne zaman kodlandı bu korku. Gece giyilen bir gecelik kadar hafif, bir tütsü kadar ağır. Gece uykumdan uyandığımda saat yine tam dörttü. Yine mi dedim içimden. Tam tamına 30 gecedir yaşanılan hep aynı senaryo. Bir nefes sıçramasında uyanmak ve bir nefes verişinde uykusuzluğa dalmak.

Tik Tak 03.58 Tik Tak 03.57 Tik Tak 03.59 Tik Tak 04.00 

Taşkın bir telaş içinde uyandım, evimde olduğumu anlamam her geçen gün hızlansa da o saniyeler arasındaki kaybolmuşluk hissinin etkisi hep aynı. Önceden koyduğum bir bardak su, başucumdaki lavanta bile içimdeki huzursuzluğu azaltmıyor, dehşet hissinin geçmesi için zamana ihtiyacım var her zamanki gibi. En iyisi kalkıp bir kahve fincanının buğusunda kaybolmak.

Gördüğüm rüya, hep aynı his, hep aynı koku. Sur altında dolaşıyorum ve o kanallar arasında denize doğru koştuğum andaki korku hissi hala boğazımda, kalp çarpıntıları kulaklarımda. saat 03.59.20 ve ağzımın içinde o dehşetin tadı saat. 03.59.45. Tam varmak üzereyken sırtıma dokunan o el ve saat 04.00.

Evet sonunda evimin en sıcak köşesinde kahvenin kollarına sığınıyorum. 

Açtığım gece lambasının altında oluşan gölgeler, ağaçlarımın yapraklarında dans eden zenneler gibi kıpırdıyor. Rüzgar ise tatlı bir meltem havasında girdiği cam kenarından çapkın delikanlı gibi bir ıslık misali geçiyor yanımdan. Ürperdim yine, o soğuk el her an arkamdan dokunacakmış gibi... Zihnimin oyunları ile bezeli gecelerden birisi daha işte olan. Canım uykuma yanarım. 

Kaç perdelik bir oyun bu yaşanılan? yada  Kaç gece daha zehir eder uykumu bana? hiç bilmiyorum.
Ben bilmiyorum ama gün ağırdığı gibi kararıyor.. saat akıyor Tik tak Tik tak gece oluyor.


Saat 03.59.20 ve ağzımın içinde o dehşetin tadı saat. 03.59.45. Tam varmak üzereyken sırtıma dokunan o el ve saat 04.00.

7 Mart 2016 Pazartesi

Muteber Vol #4




Muteberim can parem;

Sana mektup yazmam ile beraber kendimi eski bir heyecanın ellerinde buldum. İçimde akan kanım bile eskisi gibi aktı geçti damarlarımdan. Çocuksu garip bir telaş içinde düşünceleim doldu taştı aklımın her köşesine. Mektubum eline ulaştımı? cevap yazacak mı?  deli deli sorular işte.

İnsan büyüdükçe yalnızlaşıyor, bir sese muhtaç oluyor derlerdi de inanmazdım. Ama yaşadığım şeye bakınca ne kadar yalnızlaşmışım dedim kendi kendime. Yani sen sadece varlığınla yine bir yüzleşme yarattın hayatımda, o da ayrı.

Mektubun geldi nihayet. Sen yazarken ne duyduysan o piyanonun tuşlarında emin ol ben de okurken o notaları o ahengi yakaladım. Bir an, sadece bir an anlattığın o harkularde bahçenin içinde gezindim, kahvemden bir yudum aldım, ağaçlarınla konuştum  ve sen, senin kokun tüm varlığımı doldurdu.

Akıl çelen zamanlar bunlar, gençlikteki gibi... İnsanın bedeni yaşlanınca geri gençleşmiyor ama ruh öyle mi iki gözüm. İşte bak iki güzel anıya, bir tatlı seslenişle oluyorsun gencecik.

Derin bir inzivadan uyanan bir kişisinin kelimelerini okudum mektubunda. Toprağın derinlerinden çıkan bir cevher gibi parlamaya hazırlanıyorsun belli. Kim bilir aklın ne düşüncelere gebe kapattı o karanlık satırlara.Ve gün ağırmasıyla neler doğurdu senin o engin yüreğin.

Hep hayalini kurduğum o arsayı sonunda satın aldım can parem, ve istediğim o ev sonunda bitti yakında oraya taşınacağım. Camından baktığımda görmek istediğim ne varsa orada mevcut. Deniz ayaklarımın dibinde parıl parıl... Yağmur yağsa onun bile haşmeti ayaklarımın dibinde. Bilirsin denize ne kadar aşık olduğumu. Küçük bir kasabanın hemen dibinde, orada sahte olmayan daha saf insanlarla tanıştım. Onlarla sohbet ettikçe ne kadar kirlendiğimi fark ettim ve kendimden utandım bir an. Ferit amca gibi buraların da bir Ekrem abisi var. Ekrem abi 70 yaşlarında ama kendisine amca denilmesinden pek haz etmemesi sebebiyle en fazla abi denilebiliyor. Ekrem abi ile bir tesadüf eseri deniz kenarında bir rakı sofrasında tanıştık. Gerçi tesadüf eseri dememe bakma burası o kadar küçük ki eninde sonunda tanışırdık nasıl olsa. Yanlız bir adam, kimi kimsesi pek yok Ekrem Abi'nin bir evladı varmış o da taa Amerikaya göç etmesiyle bir başına kalakalmış bu diyarlarda. Benim yeni ailem balıklarım diyor da başka bir şey söylemiyor. Öyle deli bir tutkunluk hali ile yapıyor işini. Ben oraya gittiğimde açılıyoruz denize, bir küçük mutlaka zulasında mevcut tabii, başlıyoruz sohbet etmeye. Anlatıyor da anlatıyor ...

Geçen gün son bir kaç eksiğini tamamlamak için gittim evime ,tabii oraya gitmişken Ekrem abime uğramadan yapamam. Öyle değişik bir alışkanlık yapıyor biliyor musun, sanki orası onsuz olmazmış gibi geliyor sana. Neyse uzun lafı kısası bu gittiğimde pek üzgün gördüm onu, sordum haliyle neyin var diye. Başladı anlatmaya, o başlamasına başladı ama o anlattıkça bizim seninle yaptığımız bir konuşma geldi aklıma... dışım sustu içim çok konuştu... Uzun zamandır yalnız yaşayan insanların halinden yine yalnızlar anlar. Bir zamanlar Ekrem abi sevdalanmış bir kadına... Ama öyle böyle bir aşk değilmiş onun kisi, bildiğin tutkun. Hani bugün denize nasıl tutulduysa o zamanda o hatuna tutulmuş. Arkadaşları yapma etme dediyse de dinlememiş, hiç oralı bile olmadan bu hatun kişi ile görüşmeye başlamış. Ev de hatun bekler, yok çocuğum küçük demeden bir cenderenin içinde bulmuş kendisini. "Bu öyle bir illet ki insan başına gelmeden yok olmaz ben yapmam diyor. Ama başına geldi mi bir kere tövbe haşa önünde dağlar denizler durmuyor. Bir kalp çırpıntısına tüm dünyayı yakacağın anlar bile oluyor." diye anlatmaya devam etti bana.

Ama en çok ne dokundu bana biliyor musun ? O gözlerinin içinde yanan kor alevlerin yanında usul usul kıyıya vuran hüzün dalgaları. Çok puslu bakışları vardı. Eskinin koru diyorsun ama bakıyorsun ki bugünde alev alev. Hal böyle olunca sisi de pusu da çok oluyor anılarının. İşte o gözleri benim içimde bir yerlere dokununca seninle olan o anımız canlandı birden. Hani senin kardeşini anlattığın o akşam  vardı ya birden oraya gitti aklım. Tanıdık olan neydi biliyor musun? Gözleriniz. Senin gözlerinde gördüğüm o acı bugün Ekrem abi' nin gözlerindeydi. Ama aranızdaki en önemli fark sen kardeşin için her şeyi , Ekrem abi ise o kadın için tüm varlığını yok saymıştı. Seçimleriniz ne kadar faklı da olsa çektiğiniz acı benzer olmuş anlıyorum ki.

Ekrem abi o günü hayatının en kara günü olarak anımsıyor sözlerinde. Keşkelerden hoşlanmayan bir tarafı olmasa neredeyse keşke diyecek sanıyorsun. Neyse sende az çok anlamışsındır olanları Ekrem abi tüm ailesini bırakarak o kadınla gidiyor evinden, evladından uzağa. Hiç düşünmeden kabul ettim diyor. "Eşime bir cevabı bile çok gördüm, tek bir bakış verdim ona ama o sırada bana bakmayı bıraktığı için onu bile görmedi biliyor musun?" dedi.  "Ben bitti diyerek evden bavulumla çıkmıştım, dönüp bir kez arkama baktım. Eşim başını önüne eğmemişti,  daha bir dikleşmişti sanki. Benim yaptığımın ağır yükünü sırtlanmak yerine o yükü benimle beraber göndermeyi tercih etmişti. O anda onun için ölmüştüm. Ama oğlum için o güç gelmemişti omuzlarına. Ağlayarak çırpınarak çıkmıştı evden dışarı annesinin gözlerindeki kesin kanaati görmesiyle bana koşmuştu. O çocuk saflığıyla kendinin sebep olduğunu sandığı bir yanılsama içinde buhrana kapılmıştı. Bir taraftan ağlıyor bir taraftan bağırarark koşuyordu arkamdan. Ben onu sakinleştirmeyi bırak durup arkama bakmadım, anlatmadım bile içimdekisebepleri. Gerçi neyi anlatacaktım onuda bilmiyorum ama sadece döndüm ve gittim." dedi

"İşte böyle arkadaşım o günden sonra uzaktan uzağa haber almamız kaldı oğlumla aramda, bugünde öğrendim ki çok sevdiği bir kız ile düğünü olmuş. Rahmetli anasının sözünü tutmuş beni unutmuş. Ona kızgın değilim elbet, hangi yüzle ona kızacağım ki. Kendime kızgın mıyım diye sorarsan bana sorma şu merete sor." dedi ve rakı kadehini uzattı kadehime. Kocaman bir yudum aldı ve karanlığın içine daldı.

İçim acıdı ona o anda sonra kendi kendime ne üzülüyorum ona ki, yaptıklarının bedeli bu dedim. Evet acı olan bu biçtiğin pahanın ağırlığının o gün bilinmemesiydi belli ki... Eğer bilseydi, bugün o düğünde ait olduğu yerde olurdu. Ahh be iki gözüm ne hayatlar var baksana yaşanan, yarım kalan.

İnsan sormadan edemiyor sen de pişman mısın iki gözüm vaz geçtiklerinden? Ben mi? O da bir sonraki mektubuma konu olsun değil mi? Neyse yine çok laf ettim. Gözlerinden hasretle öperim...

Sevgilerimle,

2 Mart 2016 Çarşamba

Piyanomun Tuşları Muteber #Vol 3



Scat in the Dark 【Saori Yuki/Pink Martini 1969】-Tadashi Ohta (piano)


Merhaba can parem;

Ne kadar zaman olmuş görüşmeyeli gerçekten. Zaman dediğin şey bir süre sonra gerçekliği olmayan bir andan daha fazlası olmuyor. Ben de sana kimilerinin hiç ulaşamayacağı bir yerden yazıyorum. Mevsimlerin bile kaybolmaya yüz tuttuğu bu devirler hepimiz için çok farklı geçerken adı yaz olan bir mektup almak ne hoş.

Bana mektubum olduğunu söyleyen çocuk içeri girdiğinde eşsiz bir müzik dinliyordum, yeni keşfettim aslında genç bilinmeyen bir çocuk ama eminim yakında onu bilmeyen kimseler pek kalmayacak. Ama keşke yanımda olsaydın ve şu piyano dinletisini beraber dinleyebilseydik. Ne güzel olurdu değil mi tıpkı eski günlerdeki gibi.

Beni anman her zaman hoşuma gider bilirsin, sadece "abartı" hayatımın hiç bir evresinde bana eşlik etsin istemedim. Lakin görüyorum ki geçen zaman betimleme yeteneğini hiç azaltmamış. Anneni kaybettiğimi duyduğumda çok üzüldüm, sana ulaşmak istedim fakat olmadı yapamadım. Ama haberlerin hep çaldı kapımı ve ben onları hiç geri çevirmedim.

Ferit amcanın yerinden bahsedince burnumun direği sızladı. O masalarda anlatılan hikayeler hala kulaklarımda. Ama en özeli  "Tülsüyü sevmek" oldu bilirsin."Tülsüyü sevmek"sadece bir hikayeden fazlasıydı hep. Bir hayat felsefesi, bir yaşam biçimiydi. Varmak istediğimiz bir limandı, yeni yerlere yelken açacağımız. Umutlarımızın kısa bir adıydı.

Saman alevi misali yanıp tükenen insanlarla çevrili hayatlar görünce, anılarda kalan kor alev misali yanan insanlara sahip hayatları kıskanmamak elde değil. Sukunetim sahipsiz bir kuş misali uçtu gitti bu aralar. Yorgunum ...

Hayatımda değişenler kadar değişmeyen bir çok şey mevcut. Kitaplarımla beraber mutluyum, onlarda yaşamak gerçekte var olmaktan daha kolay bazen. Kahvemin tadı hala aynı. Çikolatalı pastaya zafiyetim her zamanki kadar gerçek.

Bin bir kılıkla doğduğumuz bu hayatta, hangi kıyafeti seçeceğimiz yada o kıyafeti ne kadar süre giyeceğimiz zaman zaman bizim seçimimizken bazen de bize ait olmayan seçimlerin eseri olduğu aşikar. Benim eskittiğim kılıklarım kadar, daha hiç giymediğim de bir dolu  kıyafetim mevcut. Demem o ki yaşam dediğimiz bu olgu süprizlerini hiç eksik etmeyen kendi içinde de yaşayan bir organizma resmen. Hayata ne kadar müteşekkür olduğumu senden daha iyi kimse bilemez. Bana verdiği kimliğin renkliliği herkese bahşedilmiş bir şey değil.

Ama eskiyi özlememek elde değil. Şimdiki evimin bahçesinde ıhlamur ağaçlarının kokusu sarmaşık güllerimin kokusuna karışıyor. Yağmur ile birlikte evimin her köşesine sinen o toprak kokusunun eşliğinde var olmayı sevdiğim bir eve sahibim. İçimdeki bin bir kadınla beraber yaşıyorum. Hepsi ile geçim çok kolay olmasa da kimilerinin bir ömre sığdıramadığı bir yaşamı, benim binlercesini sığdırmam ne hoş değil mi?

Lafı uzatmak adetimden değildir pek bilirsin, geçmişten gelen bir selam her zaman hoşuma gider. 

Sevgi ve saygılarımla

Muteber