8 Mart 2016 Salı

Ahkam-ı Fer'iyye yani bizim MUTEBER #Vol 5





"Kır kahvesindeki o amca ile tanışmaya karar verdim ve yine oradan geçtiğim bir günde kır kahvesindeki amcanın orada olduğunu gördüm.

Yanına gittiğimde beni her halimden tanır bir eda ile masaya buyur etti. Hali vakti yerinde, belli gün görmüş geçirmiş bir  zatı muhteremdi. Kendisi ile yaptığımız sohbet ile o muteber gitti benim muteberim geldi.


Ahkam-ı Fer'iyye yani bizim MUTEBER #Vol 1"

Tabii önce sana Fırat amcayı anlatmam lazım. Zamanın hızlı delikanlılarından, racon bilen bir edası olan ama yüreği su gibi hafif bir adam. Dili, ister zehir ister panzehir. Arası yok kimseye. Zaman içinde okundukça okunan her yaş da başka anlamlar çıkan kitaplar gibi Fikret amca. Dışı yıprandıkça kıymet biçilenlerden, öyle söyleyeyim sana. 

Bir de bildiğin elma sevdalısı. Elmasını yiyenin vay haline. Çayını içer elması orada olur. Bir çırağı var zehir gibi, onun tüm yaşam saatini takip eder. Öyle şaşma duraklama Fikret amcama uymaz. Dolayısıyla olur da şaşar beşer ise vay o çırağın haline sorma gitsin. Yer kocaman paparayı üstüne de atılan bir ayakkabı, artık Allah ne verdiyse. Hızlı çevik olursa kurtulur bu işten. 

İlk celallli halinde kurtulur ise tövbe gelmez bu konunun devamı. Ne de olsa adamın yüreği su gibi dedik ya boşuna mı dedik biz bu sözü. Fırtınası kadar hızlı dinginliği ile de meşhur. Gerçi çırağı Ali de pek maharetli bir çocuk. Zamanın da okumayınca annesi Fikret amcadan rica etmiş, Arsız, hırsız olmasın yanında kalsın demiş kadıncağız. Kabul etmemiş Fikret amca, inatçı adam tabii Nuh demiş peygamber dememiş. Kadıncağız ne yapsın, koca adama ne diyecek başı önde evine giderken mahallenin fırınında Muteber ile karşılaşmışlar. Kadını o üzgün halde görünce muteber meğer dayanamamış halini hatırını sormuş. Nasip de var ya kadında dökmüş eteğindeki taşları, muteberin ayağına. O bizim Muteber meğersem Fikret amcayı ikna etmiş de sizin Ali olmuş bizim Çırak Ali. 
Neyse işte Fikret amca da tamam demesiyle Ali başlamış kahvede çalışmaya. Ali hızır gibi mübarek. Daha istemeden geliyor çayın, nargilen. Fikret amca da seviyor keratayı, hem dövüyor hem seviyor kendisi ama başka da kimseye kondurmuyor tozun zerresini dahi.

Anlayacağın Şimdi oturduğumuz kahvenin sahibi Ali ye bile iyiliği vardır Muteberin.

Neyse işte Fikret amcanın yanına oturp tanıştığım gün tüm bunları elbette bilmiyordum. O zamanların asi delikanlısıydım ne de olsa. Öyle kolay kolay laf söz dinlemez bir tarafım vardı. Rahatsızlığımın farkında, bundan keyif alan bir eda ile buyur etti sofrasına. Benim oturmam ile Alinin elinde çay tepsisi ile yanımızda bitmesi bir oldu. Hemen bir bardak tavşan kanı çayı önüme koydu ve geldiği hızla gitti yanımızdan. Tatlı bir gülümsemesi vardı. Hafif munzur ama terbiyeli.... İşte o nasıl olursa dersen öyle işte. Lafı hiç dolandırmazdı rahmetli. İlk kurduğu cümle ile beni benden aldı desem yeridir.

"Muteber" denilen kızımız bizim için "Bir varmış bir yokmuş..." ile başlayan masal misali; Gece varmış gündüz yokmuş, bugün varmış yarın yokmuş gibi sonrasız biridir. Kendine has özellikleri ile herkesi kendine hayatının bir süre zarfında hayranda bırakır, nefrette uyandırır. Ama biz onu olduğu gibi severiz. Gelmediğinde gönül koymak yerine geldiğinde sevincimizi dolu dolu yaşamayı tercih ederiz. Hal böyle olunca Muteber bize huzur kapısı oluverir. Muteber kızımız tabii pek kendi bildiğinden şaşan bir yapısı yoktur, bu özelliği sebebiyle hataya düştüğü zamanları da olmuştur. Ama gönlü hoş, temiz insandır. Onu kalıpların içine sokmak istersen sokamazsın. Onu kendi ahengi içinde değerlendirmelisin. 

Ben tabii şaşkın bir ördek yavrusu misali bakmış olacağım ki  Fikret amca bastı kahkahayı ve" görüyorsun yaa evlat gören gözler ve bakan gözler var bu dünyada. Çok şükür Rabbimize biz hiç bir zaman koyun olmadık. Gözlerimiz hep gördü, aklımız hep çalıştı."diyerek bağladı konuyu. Sonra biraz benden bahsettik, hikayeler ile günü sonlandırdık. İşte Fikret amcam ile tanışmamız taa o günlere dayanır.

Görüyorsun yaa üstadım, bakmak ile görmek arasındaki ince çizgide gezinirdi Muteber. Sanırım sırf bu sebep ile kimilerinin cenneti kimilerinin cehennemiydi. O günden sonra hep bir mabede yapılan ziyaret gibi Fikret amcanın yerine uğramaya başladım. Orada oluğum anlarda, oraya gelen bir çok kişi ile sohbet etmeye başlamıştım. Her sohbet ettiğim kişinin yaşamına konuk gibi davet edilmek beni heyecanlandıran bir zamanı da yanında getirmeye başlamıştı. Yeni yaşamlar, yeni kişiler tanıyor, onlara konuk olduğum o kısa süreler de gözlemlediğim süreçleri kendi yaşamımda da bakıyor ve geleceğime yada anlarıma dair kararlar alıyordum.  Büyüyordum üstadım, büyüyordum...

Büyümek her zaman keyifli olmasa da o kahve de geçirdiğim günlerin değerini hiç anlatamam. Oradaki o samimi itirafları hayatım başka bir anında ne kimseden duydum nede kimseye ben söyledim. Orası masalsı bir alemin açıldığı bir kapı eşiği gibi gelirdi bana her zaman. Masalımın baş kahramanı Muteber olsa da hikayesi o gün konuk olduğum zatın anıları olurdu. Çok şey yaşamadan çok şey görmüştüm, haa anladın mı hepsini dersen anladım desem yalanların en büyüğünü söylemiş olurum. Anlamadım elbet, düşmez kalkmaz bir Allah. Benim de egoma yeniliğim saflığımı yitirdiğim anlarım var elbet. Kendimi uyanık sandığım anlar... Şimdi dönüp o günlere baktığım da kocaman bir gülme alıyor beni. O zaman ki o kendine olan güvenimin yersizliğini değerlendirmek, ne kadar da şapşal mışım dememe sebep olur. Serde gençlik olunca tabii yapılabiliyor ilk olarak, en son yapılması beklenen hareketler. Bazı şeyleri anlamak güç değil elbet. Bazı hataları da kabul etmek ve hayata kaldığın yerden devam etmek gerekir. Her hatanın yükü omuzlarda dolanmak ne mümkün. 

Fikret Amcanın bana en büyük katkısıdır o anılar. Öyle anılara misafirlik ettim ki kimilerinin bir yaşama sığamazken ben de muteber gibi bin yaşama sığmak istedim. Ne kadarına sığdım ne kadarından taştım tam bilmiyorum ama Rahmetlinin çok babalığını gördüm şu fani hayatta.

Ali geldi tam bu sırada. "Abi " dedi 

Ali "Rahmetlinin hani şu çok sevdiği elma ağacı vardı hatırlar mısın?" dedi.  "Hatırlamaz mıyım oğlum, mahallenin çocuklarını az kovalamadı mı bizim yanımız da." Ali "Haa işte o ağaçtan, tam da mezarının başında bitmiş biliyor musun? Geçen gittiğimde çiçek açmıştı meret görünce gözlerime inanamadım. Ama içimden de geçirmeden edemedim Ebe rahmetli göçtün gittin, toprağa karıştın neredeyse toz oldun hala mı elma ister canın diye söylendim kendi kendime" 

Gözleri doldu Ali'nin. Gözlerim doldu benim. İkimizde sustuk ve bir an için yeniden Fikret amcanın oturduğu sandalyede onu seyre daldık...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder