21 Mayıs 2016 Cumartesi

Meczub





Bir apartmanın hiç bilmek istemeyeceğim kadar aşağısına inerken, aklımdan geçen düşüncelerin hızına yetişmek ister gibi kalbim çarpıyordu. Çok aydınlık sayılmayacak bir loşluk ile beraber kendine has kokusu ve dokusuyla insana "neden buradayım" sorusunu sordurtan bir ambains ile savaşmak her zaman kolay olmazdı. Aklınızdan geçen sorular karşılık atılan her bir adım ile bilinmezliğe yaklaşırken kararsızlık ile karamsarlık kadar yakın fakat merak kadar çekiciydi. Zaten ben bu hayatta " Merak" kadar çekici ve cazibeli başka hiç bir şey tanımadım. Tadını sezdiğiniz anda ulaşana kadar sizi içten içe kemiren, kemirgen bir duygu. 
Hava da asılı ne kadar nem ve toz varsa tüm bedenime yapıştıran ağır bir hava eşliğinde uzun dar bir koridoru takip ederek karanlık bir daireye doğru yürüdüm. Vazgecmek ile geçmemek arasında gidip gelse de aklim, kazananın en başından belli olduğu bir savaşı laf olsun diye yaşattım kendime. İçim de ürpertiler ile dans ederken kalbim.yerinden çıkacakmışcasına çarpmaya devam etti. Taki o nem kokulu ıslak halılı eve girene kadar. O an sanki durdu, yada yoktu.
İçeride kendine ait bir kalabalık barındıran matruskalar kadar boy boy insanın yaşadığı bir sardalya kutusunun kapısında duran bir soluk benizliydim. Solunacak havanın bile az olduğu böyle bir evi daha önce hayal dahi etmemiştim. İçeriyi özel kılan hiç bir şey olmaması kadar sıradan yapan da hiç bir şeye sahip değildi. Kapıda beni karşılayan uzun boylu esmer bir adam geldiğimden emin olmak ister gibi beni süzdükten sonra ben yokmuşum gibi umursamadan içeride bir masaya kadar eşlik etti, sonra hiç bir şey söylemeden dışarı çıktı ve ben tüm içimdeki sesler ile birlikte o sessizliğe hapsoldum. Odanın havası tütsü ile katmanları ayrılmış, pis diyemeyeceğiniz ama eskilerden dökülen bir ortamdı. Dokunsanız un ufak olacakmış kadar eski bir anıyı izliyormuş gibiydim.
Etrafa yayılan rahiyalı koku ile masanın üstünde yanan tütsünün kokuları birbiri ile uyum içinde içimi bayarken, odaya elinde iki kahve fincanı ile içeriye giren küçük kız ile birlikte eklenen kahve kokusunun yayılması ile tüm tüylerim diken diken olmuştu. 
Karmaşık bir duygu seli içinde o girdap senin bu girdap benim gibi aklım uçurum duygular arasında dolaşırken kapının kenarından beni izleyen onu gördüm. Çingene vari giydiği bol eteği ile vücudunu saran tuniği, bal rengi gözlerine çektiği siyah sürme ile baktığı her yeri yangın yerine çevirebilecek bir kadın ile beklentilerimin çok üstün de bir karşılama sundu bana. Yaşadığı ev ile tezat zengin bir ruhu vardı. Öyle ki bu dünyaya ait olmayan bir bedeni  taşır bir eda ile ağır ağır karşıma gelip oturdu.
İçimi okuyan bakışları ile beni baştan aşağıya süzerken insan kendini çırılçıplak hissediyordu. Savunmasızdım. Baştan aşağıya tüm bedenimi saran o ürpertinin ne anlama geldiğini bilmeden gözlerine bakıyordum. Hiç bır kelimeye ihtiyacımız yoktu. Onda bana ait bir şeyler vardı öyle ki beni her hücreme ulaşacak kadar derinden anlıyordu. Hatta o kadarını ben bile başaramamışken bir kadının bunu saniyeler içinde çok doğal bir şeymiş gibi  yapabilmesi inanılır şey değildi.  Çırılçıplak karşısında durmaktan daha iyi bir seçeneğim olmasa da değişken duygular içerisindeydim.  Bir an kendine güvenen çok güçlü biri, bir an korkağın teki gibi hissediyordum. 
Uzandığı sigarasından bir tane çıkardı ve bir kibrit kokusunda içine çekti. Kahvesinden aldığı bir yudum ile başlayalım mı diye sormasıyla kendime geldim.
"Emin değilsin" dedi sakince. Eliyle elime dokunurken emin oldum. "Güzel" demesiyle başladı anlatmaya. Değişik isimler ve tarihler söylerken hedefi vurduğunun farkında bir avcı misali ile adım adım ilerledi tüm anılarımdan. Aklımdakileri sözlere dökerken ya da hiç çekinmeden anlatırken tüm yanlışlarımı, girdabına kapılmış bir tekne misali dönüyordu başım. Kapattığım anlatmadığım, hatırlamadığım her şeyi söylerken başka bir yaşama aitmiş gibi görünüyordu. Sonra birden duru "Biliyorsun" dedi. Söyle bakalım dedi ilk ne zaman başka birine ait duyguları kendi duygularınmış gibi yaşadın yada daha doğrusu bunu ne zaman fark ettin? "Hayır demeden önce Emin ol" dedi sakince. Biliyorsun sende merak ettiğin her şeyi. Sadece bilmediğine inanmak istiyorsun dedi. Yoksa şu anda ben ne hissediyorsam sende onu hissediyorsun biliyorum dedi. 
"Çocukken hep bir büyücü olmak isterdim." diyerek başladım anlatmaya. "O zamanlar Tatlı cadı Samanta diye bir dizi vardı. Burnumu oynattığımda tüm dnyanın değiştiğine inanırdım. Hayallerimde hep öyle olurdu. Sonra biraz büyüdüğümde mistik olaylara dayanılmaz bir ilgi ile merak saldığımda çok değişik şeyler öğrenmeye başladım. Ama benim en büyük problemmim kendimin o kadar sıradan olduğuna inanıyordum ki bu tip özellikleri olan insanlara içten içe imreniyordum. Ama istediğim şeylere karşı tutkuluydum, inatçı bir şekilde meraklı.İlk olarak İlkokulda annemlerin işten gelmelerini tahmin etmek ile fark ettiğim bu özelliğimi asıl 16 yaşımda daha net anladım. Çünkü ile defa benimle konuşmamasına rağmen aklından geçirdiklerini eksiksiz anladığım biri ile tanışmıştım. O zamanlar sadece bir kişiye karşı böyle bir özelliğim olduğunu düşünsem de sezgilerimin gücünü çok hafife aldığımı daha sonradan öğrendim. Her geçen gün ile birlikte bu durum daha da belirginleşti. Bu sefer en büyük problem aklımdan geçen düşüncelerin hangisinin sezgisel hangisinin zihnimin kurmacası olduğunu ayırt etmekti. Her zamana başarılı olamasam da her geçen gün daha da başarılı olduğum kesindi. Akabinde empati yeteneğimle baş etmek zorlaştı. Bu sefer bir başkasına ait düşüncelerden çok ona ait duyguları hissetmeye başladım ki buradaki handikap bağ kurduğum insanlar ile hangi duygunun bana hangisinin ona ait olduğunu ayırt edememek oldu. Hala da ayırt edemiyorum işin aslı. Yanında durduğum insan ile bir bağım yok ise ona ait duyguları ayırt etmekte hiç zorlanmasam da bana ait insanlarda durum çok daha karışık bir hal alıyor. Kendimi onlara kapatamıyorum. Hal böyle olunca hiç korkmadığım halde korka biliyorum yada öfke duyabiliyorum. İşin en kötüsü ne biliyor musun kendimi kör ve sağır gibi hissediyorum."
"İlginç" dedi. "İlginç olan nedir?" dediğimde "Bu kadar farkında olaman" dedi.
O anlattı ben bildim aslında... Değişik bir seans geçirdik beraber...
Artık seansın sonuna gelirken durdu elimi tuttu, "17 ay" dedi. "Ama daha önce değil" dedi. Görmek isteyen görür, bilmek isteyen bilir. Sen ne yapman gerektiğini biliyorsun, kalbinden ayrılma aklından akıllı unutma. Gönlünün kapılarını Lev-i Garam ile aydınlat.

"Korkma" dedi "Yine görüşeceğiz, biliyorsun " dedi.

Nemden çok terden sırılsıklam bir halde dışarıya attım kendimi. O loş karanlık koridorlarda kaybolmadan aydınlığı varmak bir ömür gibi geldi. O söylediklerine deli saçması demek için çok geçti. İnanmıştım. Beynime hücum eden tüm sorulara rağmen, beni anlamıştı, bana anlatmıştı. Gerisi sadece teferruattı. 17 ay olur 15 ay yada 3 ay hiç bir önemi yoktu. Sadece bildiğimi duymam gerekti.
Duydum...
17 Ay 23:59:59 saat

20 Mayıs 2016 Cuma

Korkuluk...



Çok mutluydum, uzun zamandır merak ettiğim, Noter Dame Katedrali' nin tam çaprazındaki  kitapçı dükkanın kapısına varmıştık. Yukarıdan düşen kar tanelerinin varlığı ile daha da masalsı görünmüştü gözüme. Gökyüzüne baktığımda uçuşan kar tanelerinin her birinin benimle beraber dans eden kelebekler olduğuna yemin edebilirdim. İçerinin ışıl ışıl sıcacık havasına kavuşmak isteyen bir gün kelebekleri. Eriyeceklerini bile bile konan minik kristaller. 

Elimdeki eldivenimin üstüne konan bir kar tanesinin eriyip suya dönüşmesini izlerken birden zamanın her duruma göre ne kadar farklı aktığını anladım. Dönüşümler, dizilimler her bir olay Tanrının avuçlarında hayat bulan bir avuç elementin eseri. Kar tanesinin suya dönüşümü ne kadar harika ve meşakkatli bir olaysa karbonun elmasa yada kömüre dönüşmesi de anlık bir dizilim meselesi. 

Baktığınızda dışarıdan hiç bir özelliği bulunmayan, o eski püskü bu dükkanın kapısını büyük bir heyecanla ama yavaşça araladım. İçeriye girerken sanki bir mabede girermiş gibi hissetmeme sebep olan o kitap kokusu, kapıda asılı misafirlerini sahibine takdim eden zilin sesi ve orada ışıl ışıl kar taneleri kadar çok, elmas kadar parlak taşlarla bezeli avizenin sıcak karşılamasını anlatmanın daha mümkün bir yolu yok.

Daracık koridorları ile size duvarları kitaplarla bezeli bir labirente geziyormuş hissi veren, tıkış tıkış ama samimi ve sizi her koridor ile başka bir yüzyıla, bambaşka hayatlara taşıyan bu atmosferde var olmak aynı Alice in harikalar diyarına girişinde yaşadığı ve anlatırken iliklerime kadar hissetmeme sebep olan o duygu ile eş bir heyecan her hücremdeydi.

"Alice: Sonsuzluk Nedir?
Tavşan : Bazen Yalnızca bir saniyedir."

    (Alice Harikalar Diyarında) 

İşte tavşanın bahsettiği sonsuz bir saniye bu olsa gerek dedim içimden. Evdeydim. Evim orasıydı. Dışarının soğuk karlı havasına rağmen içerinin sıcacık, kitap kokusu bezeli havasında saklıydı tüm yaşamım. Çok mutluydum. Dönüyordum dönüyordum dönüyordum. Kırmızı rugan ayakkabılarım ayağımda, eteğimin etekleri dalgalanırken şen kahkahalar atmamak mümkün değildi. Sanki annemin çikolatalı kekinden bir ısırık almışım kadar harika hissediyordum.  Ne keki dediğinizi duyar gibi oldum ama bu tamamen arkadaşlarım ile hayatımızda yaşadığımız olayları, hissettiklerimizi somutlaştırmak için oynadığımız küçük bir oyundu  sadece. Ve şimdi bu duygunun bendeki tam karşılığı çikolatalı kekti. Tarif etmek istediğim o kekten bir parça ağzınıza aldığınızda ; ıslak, doygun, akışkan  ve pudra şekeri kadar hafif bir tat kalırdı. Bu tadın tüm hücrelerinizde hissettiğiniz anda derin bir bağımlılık ile ikinci bir dilime karşı koymak imkansızlaşırdı. O imkansız anın içinde hapsolmak içindi tüm çabam. Şu an tam da orada hapsolmuştum.

Her rafın önünde beni çağıran eski bir dostu görmemek imkansızdı. Bir araya girdiğimde en köşe de bir adamın öfkeli ama gizli göz yaşlarını gördüm. Başını kaldırdığın da bakışları ile o içimdeki en karanlık noktaya kadar nüfuz eden bir tek kişi olabilirdi. Evet  Nietzsche tam karşımda ve belli etmek istemese de ağlıyordu. Bedeniyle ruhunu iki ayrı kişi olarak betimleyen biri için yaşam hiç de kolay olamazdı. Ne zor dönemeçlerden geçmişti, hele sorunlarının arasında sadece günahkar üçlüsünün en temel taşını oluşturan önceleri tutkulu bir aşkla fakat sonraları derin bir nefretle bağlandığı Salome'un yarattığı hayal kırıklığın yanı sıra ailesi için çabalarken kendini kimi zaman daha büyük uçurumlardan attığını düşünürsek, akan göz yaşlarının ne kadar derinden geldiğini kestirmek mümkün olmazdı.


Gözlerimi kapadığımda gördüğüm an kadar gerçekti her şey. Delilik bir adım ötemde benimle eğlenirken bu anın tadını çıkartmamak fazlaca akılıca bir davranış olurdu. Ve ben hiç bir zaman o kadar akıllı olmadığım için hep çok şanslıydım. Öyle ki ellerimin arasına aldığım her kitabın içindeki karakterleri sayfaların arasından bana göz kırpıyor, el sallıyor ve nedeyse hepsi bana gülümsüyordu.   Nerdeyse diyorum çünkü Anna Karenina' nın gözlerinde ki hüzün hiç geçmedi. Ama onu tanıdığım için ona hiç alınmadım. Tam tersine farklı bir şekilde ona yardım etmek istedim. Sanki alsam evime götürsem kütüphanemin içinde ona arkadaşlık edersem, acısını biraz olsun azalta bilirmişim geldi. 

Azaltamadım. Azaltamazdım da... 

İçeride dolaşan insanların her birine baktığınız da farklı bir hikaye, farklı bir yaşam görürdünüz. Bu farkı yaşamlar ve tercihler ile seçilen kitaplar değişse de en temelde herkes kendini anlatan hikayeleri okumaktan hoşlandığı gerçeği şaşmaz bir gerçekliktir. Dolayısıyla bir insanı anlamak için onun hangi kitapları okuduğuna bakmak bile kafidir. Ama her işin sarrafı gibi bunu görmek büyük bir meziyet içerir. Maskelerinden arınan yüzler kadar yeni maskeler edinen kişilerle de berber yaşanır bu koridorlarda. Ama görmeyi bilen bir göz için bu sadece ufak bir ayrıntıdan daha fazlası olamaz. Şu anda benimle beraber gezen bu kalabalığın içerisinde hikayesini arayanlar kadar hikayesinden kaçanlar da var. 

Onunla tamda bu kalabalığın içinde sessizliğin ortasında kendi hikayesinden kaçarken karşılaştık. Yalnış atılmış dikkatsiz bir kaç adım ile çarpışan bedenimizden çok kaderimiz olmuştu. Bazı şeyleri anında anlamak ve bilmek mümkün olmasa da bugün bildiğim en gerçek şey bu. Bir sebep ile girmiştik hayatımıza, tam bir kaza olsada yaralanmak yada iyileşmek tamamen bizim seçimlerimize bağlı kılınan bir tel tanesine bağlı ince bir kader kesişmesiydi yaşadıklarımız.

Kitabımda ki cümlelerin toplamından daha büyük bir sessizlik vardı aramız da. Anlatımı bol, betimlemesi güçlü ama içi boş anlarda bir arada kalmaya çabalayan iki eleştirmen gibiydik. Var ettiğimiz hiç bir an da kattıklarımıza odaklanmadık çaldıklarımız kadar. Bir eksik bir fazla önemli değil diyerek geçiştirdiğimiz, her hesap gününün sonun da eksi bakiyeler de açıkları olan iki avare ruhtuk.

Ben ne kadar kendinden emin şen kahkahalı ve dik isem o en az o kadar temkinli, huzursuz, güvensiz ve bencildi. Birbirimiz için yaratılmadığımız aşikardı ama akıl almaz bir şekilde bir aradaydık. İlk başta çekici gelen bu farklılıklar zaman içinde aramızdaki en büyük kaosumuz oldu. 

Öyle ki ben ne kadar kişiliklere odaklanıyorsam, o da o kadar olaylara odaklanıyordu. Aynı resme bakan ama farklı manzaralar gören yada aynı kitabı bambaşka yorumlayan iki ayrı kişiliktik. Kavga sebeplerimizi bile birilerine anlatmak imkansızdı. Aynı şimdi size anlatamadığım gibi.

Öyle uyumsuzduk ki aynı dili konuşuyor gibi görünen iki yabancıdan başka hiç bir şey değildik. Elbette ilk başta hiç bir şey böyle başlamamıştı. Lakin vardığımız noktada bunların artık pek bir önemi yok gibi.

O kitapçıda o gün onunla karşılaşmasaydım  neler olabilirdi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Onu hiç tanımamış olsaydım yaşayacaklarımı düşünmeden geçirdiğim bir anım bile yok. İnsan beyni kendini korumaya bu kadar programlı olmasa delirmek dediğiniz olgu bir anlık bir vurgundan farksız olurdu. Ben çok direndim doktor. Uzun yıllar direndim. O kitapçıdan içeri giren kırmızı rugan ayakkabılı kızı bulmak için çok çabaladım. Ama bugün fark ediyorum ki o kız bana artık senden bile daha yabancı kalmış. Neyi severdi bilmiyorum yada neye gülerdi? Bunca zorluk bunca acı içinde beynim yapabileceği en muhteşem yeteneğini paylaştı benimle. Unuttu... Her şeyi unuttu. Ama önce unutmaya iyi olan ne varsa ondan başlayarak unuttu. Onları hatırlamamak ilk aşamaydı. Böylece acı daha dayanılabilir oluyordu daha sonra tüm yaşadıklarını kendi ile birlikte sıradanlaştırmaya başladı. O olmazsa acı da olmazdı. Tüm dünya yansa ne olacaktı ki. İşte bu fikir ilk aklıma geldiğinde denedim ölmeyi. Ölmeyi denemek kadar kötü değil bence ölmek. Eğer ölseydim şu anda burada olmamın bile bir önemi olmayacaktı. Benim için her şey derin bir sessizlik ile gömülecekti, toprak ile beraber yok olacaktım.Ama beceremedim doktor.

Ölmeyi defalarca denememe rağmen ölmedim. Bak şimdi senin karşındaki koltuğa uzanmış başka bir kişinin hayatını anlatır gibi her şeyi anlatıyorum. Ama en önemlisi ne biliyor musun?  Artık hiç bir şey hissetmiyorum. O gün olanlar, bedenimdeki tüm izler yada içimde yanıp yok olan ruhum hiç birini hatırlamıyorum.

- Peki Alex neden katlandın?

İşte cevabı olmayan bir soru daha benim için. Dayanmak için dayandım aslında. Nedeni olmadan geçti zaman. Bir gün daha çok acı çekmemek için, bir sonraki gün hak ettiğime onun kadar inandığım için. Korkmadığımı kanıtlamak için dayandım galiba. O kadar çok korkuyordum ki ondan bu korkaklığım en büyük cesaretimdi benim. Korkularımın üstüne giderek korkusuz oldum ben. Ve en korkusuz olduğum anda komada hastanedeydim. tam 45 gün komda kaldım doktor. Bana o 45 günü sorma hatırlamıyorum. arafta geçen 45 gün. Uyandığımda öğrendim. Hatırlamadım uzun süre, hatta konuşmadım. Ama sonra sanki çok gerekliymiş gibi her şey beynime bir anda hücum etti doktor. Sonrasını sen de biliyorsun, işte tam da karşında sana bunları anlatıyorum.

Sen de bana her şeyin geçeceğini söylemek için karşımda oturuyorsun. Söyle doktor geçecek olan ne? Bu anlattıklarımdan neyin geçeceğini sen anlat bana. 

Freud dan mı anlatacaksın, psikoanalist yaklaşımları mı konuşacağız yoksa Sipinozayı mı? Sen seç. Ama ben hep Nietzsche de kalacağım. Onun doğum sancısı ağrılarını yaşayacağım. Rus edebiyatının renkli ama vurdum duymaz sahnelerini hatırlayacağım, Fransız edebiyatının acı dolu aşk hikayelerini okuyacağım eğer bir gün varabilirsem Rumi'nin mısralarındaki huzuru bulacağım...

İyi ki kitaplar var doktor. İyi ki onlar... Kapağını kaldırdım mı bu dünya da yerim hiç yok. Gerçeklik yok, zaman yok, sınır yok ama en önemlisi ben yokum... 

İyi ki kitaplar var doktor.




10 Mayıs 2016 Salı

Mavi...




Unutkanlık hepimize ait, zaman zaman yaşadığımız gündelik bir durum değil mi? Stresli olduğumuzdan, yoğun olduğumuzdan ya da çok yorgun olmamıza kadar bir çok sebebi olabilirken benimkilerin hiç biri bu tanıma uymuyor. Sallanan sandalyemde otururken dün mü? bugün mü? olmadığını bilmediğim anlarım var. Üzerime örttüğüm çiçek işlemeleri olan örtünün üstünde ellerimi gezdirirken hatırlar gibi olduğum anlarım, sonra bir anda geçmişin bir su kadar berraklaştığı ama hiç bilmediğim bugüne ait bana bakan tanımadığım ama tanımak zorundaymışım gibi acı çekerek kendini anlatan insanlarım.

Anne diyen benden yaşlı çocuklarım var. Bir de bana ait olmayan ellerim. Hiç bu kadar buruş buruş, üstünde küçük küçük lekeleri olan beyaz ellerim olmamışken, bu fincanı tutan el kimin?

Bir insan nasıl olur da ellerini bile tanıyamıyorken, anılarını hatırlayabilir?  Hele ki ben gerçek ile rüyayı ayırt edemiyor iken nasıl bilebilirim ki bugünün ne ya da senin kim olduğunu. Basit bir yemek için bile karar alamıyorken çoğu zaman, nasıl seni unutmadığımı iddia edebilirim ki.

Edemem…

Neden ellerim bu kadar buruşuk, kırmızı oje mi? Bugün ne? Annem nerede? 

Çok eski de bir gündü. Hayal meyal aklımda asılı kalan anlardan karma bir demet. Ne çok ziyaretçi! Geçmiş geçmemiş gibi. Her an gelen davetsiz misafir misali. Bugün, kaçıp giden bir andan daha fazlası değil. Tariflerim var bana dair. Çikolatalı sufle halim var mesela ya da turşu kıvamında mutsuzluklarım. Kimi anlarım var meşe fıçılarına yatırdığım, olgunlaşınca yeniden keşfedeceğim. Kimi anılarım var ki yerin yedi kat altında dahi var olduğunu bilmek istemediklerim. Ama sanki hepsi için çok geç gibi...

Neredeyim?

Beynimin içinde olan hastalıklı bir kum fırtınası gibi. Çölümden içime dolan, doldukça tüm tümseklerimi düzleştiren yokmuş gibi gösteren boşluklarım, düzlük olmayan ovalarım, kayalık olmayan tepelerim var. Mesela hayallerim var hiç kurmadığım. Bir rüzgâr esintisinde hatırladığım arkadaşlarım. Ya da içtiğim kahvede tanıdık gelen birkaç nota. Ve ben en çok olmayan bir boşluğa sahibim. Hatırlamadığım, bilmediğim bir geçmişim, olduğundan şüphe duyduğum kocaman bir şimdiye esaretim var.

Odam da oturan üzerine çiçek işlemeli örtü örten o yaşlı kadın da kim? Neden ağlıyor? Benimle konuşuyor gibi yapsa da hiç sesini duymadım. Ama sanki dinliyor. Sanki tanıyorum bir yerlerden ama nereden? Ahh bir bulabilsem.

Yine yalnızım, saatin sesinin dışında bir ses yok. Tik Tak Tik Tak... Gecenin sessizliğinde pek seven yok olsa da bu sesi, bana huzur veriyor. Sanki o olmasa var olduğumu kendime kanıtlayamayacağım gibi geliyor bazen. Deli değilim ama deliliğin tanımı ne?

Biliyor musun kendimde olduğum, anılarımı, kim olduğumu hatırladığım anlarda en çok geçmişi doya doya hatırlamayı seviyorum. Beni ben yapan, bana ait her anıyı tekrar tekrar yaşamayı. Kısa da uzun da sürse bana ait o anlara ihtiyacım var. Ben olmaya muhtacım.

Saat Kaç? Yine odam da boş gözler ile bana bakıyor. O gözler, kimsin sen?

Hatırlamadığım kadar eski bir gündü, ne kadar diye sorma emin değilim. Ama anımsamalarım var. Mesela o mavi gömleğini unutmuyorum. Kumaşının dokusunu, dökümlü duruşunu ve o dik yakasını ve en çok tenin ile uyumunu. Aklı, yavaş hareketlerinin, vurdum duymaz hallerinin altındaki özündeydi. Neler neler vardı merak ettiği. Limitlerinin sınırında gezen bir gezgin kadar kararlı ama hiç şüphesiz eşiğinde kalacak kadar temkinliydi. Kendinden kendini koruyordu. Ruhunun dört bir yanında yaşanan her mevsime uygun bir cevabı vardı. Ama o hepsinin yaşandığı yerdeydi. Granit döşeli kalbinin içinde sakladığı o gizli hazinesini istiyordu. Şımarıklık ediyordu belki ama bilmeden talep ediyordu. Ateşten gömlekti üstündeki her an yanmaya hazır, her an yakmaya hazır. Talepkâr ama son derece kontrollü iken birden sohbetin en sıradan anına sıkıştırılmış bir şekilde seviyorum dedi, gözlerimin içine bakarak. Hiç çekinmeden, yekten. Çok korksa da hiç belli etmeden. Boşluğa astığı bir kelimeden fazlası olmuştu. Derin bir sessizlik... Huzursuz edici bir sessizlik. Yüzünü hatırlamıyorum ama gözlerinin içini hiç unutmadım.

Bazı bilgiler vardı ki tehlikeliydi, bileni yakar bilmeyene dokunmazdı. İşte bu öyle bir şeydi. Bilinmemesi gereken. Şimdi ise ne gerçek ne hayal bilmek mümkün değil. Sadece benim bildiğim bir şeyi kime sorarım ki.

Off o kadın yine bana bakıyor. Alın onu odamdan dediğimde herkesin suratın da önce şaşkın sonra hüzünlü bir ifade beliriyor, ne diye üzülüyorlarsa. Saçmalık...

Müzikler duyuyorum bazen, eskiden çok dinlediğim melodiler geliyor kulağıma. Plaklarımın çalarken çıkardığı çıtırtıları duyuyorum. Sonra bir anda bir balo salonunda beliriyorum ve dans ediyorum tüm gece. Çok tatlı bir yorgunluk ile ne zaman uzansam bu saçma yerde gözlerimi açıyorum.

Polisler neden burada? Ahh şu balo sahipleri, kimi konuk edeceklerini bilmedikleri için kesin taşkınlık oldu. Yoksa ne işim var benim karakolda(?)!

İyi de ne oldu? Neden hatırlamıyorum? Kimdim ki? ...

Bana yardım eden yaşlı insanlar çok tatlılar, koluma girip bana " Annecim hadi gel seni eve götürelim diyorlar." Onlar benden yaşlı ama olsun sen sakın söyleme üzülürler belki. Yine geldik aynı yere, burası benim evim değil ki! Şu yaşlı kadın ile en sonunda ben konuşmak zorunda kalacağım. Kimse beni dinlemiyor, kaç kere dedim benim odama yabancı almayın diye.

Şu verdikleri ilaçlar, hiçbir işe yaramıyor. Her geçen gün daha da kötüye gidiyorum. Oğlum geldi geçen gün, çok üzgündü ama onu hatırladım ve çok sevindi. Özlemişim kokusunu... Kokusunu duyunca yine hücum eden anılarım oldu. Sarıldığımda derin bir rahatlama hissetti tıpkı küçüklüğündeki gibi.

Hatırlıyorum bir gece vakti mutfağımda kahve yaptım kendime, en sevdiğim kitabım ile uykusuzluğumu alt etmeye çalışıyordum ki içeriden oğlumun çığlığı ile irkildim ve odasına koştum. Yanına gittiğimde yatağında kan ter içinde oturmuş bir halde ve ağlarken buldum. Derin bir şefkat ile korkmuş bedenini sardığımda küçücük bedeni tir tir titriyordu ama kısa bir süre içinde derin bir rahatlama hissetti. Kötü bir rüya görmüştü yine, o aralara ne kadar sık oluyordu. Sarıldıkça daha da içime işlemek ister gibi sokulmaya devam etti küçücük elleri ile o bana daha çok sarıldı. Huzur böyle bir şeydi.

Ama şimdi bu anılarım bile çalınıyor benden. Elimden alınan tüm benliğim, varlığım, geçmişim ve şimdim... Geleceğe varamıyorum bile. Çalınmış koca bir hayat benim yaşadığım... Saniyeler içinde çalınıp geri verilen sonra daha çok çalınan ve bir gün belki hiç geri verilmeyecek olan.

Yorgunum... O yaşlı kadında benim gibi çok bitkin görünüyor. Bir hafta oldu benimle beraber yataktan hiç çıkmadı. Ne çok ziyaretçisi var. Gelenler el üstünde tuttular onu. Kıskanmadım desem yalan olur ama önemi yok çünkü hatırlamayacağım bir anı daha... Bana da gelen var ama hiç tanımadığım kişiler, oğlumu bekliyorum ama okulu var gelemez biliyorum.

Yalnızım...

Rüyamda yine gördüm seni. İyi ki o mavi gömleği giymiştin, yoksa seni de hatırlayamayacaktım. Bu sefer deli gibi yağan bir yağmurda garajın kapısını kapamak için bahçedesin. Yağmur o kadar hızlı yağıyor ki baştan aşağıya sırılsıklam olmuştun. İşini ustaca halletmiş ama Munzur bir ifade ile evin içine girip koşarak gelip bana sarılmıştın. Evet bana sarılmanı hatırlıyorum, sımsıkı. Nasılda üşümüştüm. Yağmurun senin üzerine bıraktığı her damlayı benimle paylaşmaya kararlı bir şekilde beni yakalamıştın ve kahkahalar gözümde yaş, karnımda ağrı olmuştu. Sanki en çok seninleyken gülmüşüm gibi geliyor.  Hatırlasam! Ama hatırlamıyorum. Olsun özledim seni...

Tik Tak Tik Tak Çok karanlık... Neredeyim ben? Sen neredesin?  Neden gittin?

Sabah olunca ağzımın içi zehir. Sırtımda huzursuz bir ağrı. Hep o kadın yüzünden camı hep açık bırakıyor. Zaten o beyaz kıyafetli çocukların verdiği acı ilaçlardan sıkıldım. İki de bir yok şeker yok tansiyon diyorlar. Anlatamıyorum onlara... Hasta olan ben değilim. O! O yaşlı Kadın!  Nefes alamıyorum... Oradaki yaşlı kadın ölüyor ... Nefes alamıyorum...

Dışarıda esen deli bir rüzgâr, şimşekler çakıyor... Bir taraftan 360 joule diyor biri... Tekrar bir gök gürültüsü... Kaybediyoruz... 360 joule ... şimşek çakması Tekrar bir gök gürültüsü...

Kaybediyoruz... 360 joule ... Derin bir sessizlik... bip... bip... bip. Uzun düz bir çizgi gördüğüm…

Karmaşadan sessiz bir dinginlikle beni karşılıyor. Artık kızgın değilim.

Hoş bir huzur içimi dolduran!

En çok o maviyi sevdim, iyi ki giymiştin kokun değmişti maviye, yoksa seni nasıl tanıyacaktım derken Orhan Veli Kanık’tan Son olarak o şiir yankılanıyor içimde

"Hele martılar, hele martılar,

Her bir tüylerinde ayrı telaş!...

Gün olur, başıma kadar mavi;

Gün olur başıma kadar güneş;

Gün olur, deli gibi..."