Çok mutluydum, uzun zamandır merak ettiğim, Noter Dame Katedrali' nin tam çaprazındaki kitapçı dükkanın kapısına varmıştık. Yukarıdan düşen kar tanelerinin varlığı ile daha da masalsı görünmüştü gözüme. Gökyüzüne baktığımda uçuşan kar tanelerinin her birinin benimle beraber dans eden kelebekler olduğuna yemin edebilirdim. İçerinin ışıl ışıl sıcacık havasına kavuşmak isteyen bir gün kelebekleri. Eriyeceklerini bile bile konan minik kristaller.
Elimdeki eldivenimin üstüne konan bir kar tanesinin eriyip suya dönüşmesini izlerken birden zamanın her duruma göre ne kadar farklı aktığını anladım. Dönüşümler, dizilimler her bir olay Tanrının avuçlarında hayat bulan bir avuç elementin eseri. Kar tanesinin suya dönüşümü ne kadar harika ve meşakkatli bir olaysa karbonun elmasa yada kömüre dönüşmesi de anlık bir dizilim meselesi.
Baktığınızda dışarıdan hiç bir özelliği bulunmayan, o eski püskü bu dükkanın kapısını büyük bir heyecanla ama yavaşça araladım. İçeriye girerken sanki bir mabede girermiş gibi hissetmeme sebep olan o kitap kokusu, kapıda asılı misafirlerini sahibine takdim eden zilin sesi ve orada ışıl ışıl kar taneleri kadar çok, elmas kadar parlak taşlarla bezeli avizenin sıcak karşılamasını anlatmanın daha mümkün bir yolu yok.
Daracık koridorları ile size duvarları kitaplarla bezeli bir labirente geziyormuş hissi veren, tıkış tıkış ama samimi ve sizi her koridor ile başka bir yüzyıla, bambaşka hayatlara taşıyan bu atmosferde var olmak aynı Alice in harikalar diyarına girişinde yaşadığı ve anlatırken iliklerime kadar hissetmeme sebep olan o duygu ile eş bir heyecan her hücremdeydi.
"Alice: Sonsuzluk Nedir?
Tavşan : Bazen Yalnızca bir saniyedir."
(Alice Harikalar Diyarında)
İşte tavşanın bahsettiği sonsuz bir saniye bu olsa gerek dedim içimden. Evdeydim. Evim orasıydı. Dışarının soğuk karlı havasına rağmen içerinin sıcacık, kitap kokusu bezeli havasında saklıydı tüm yaşamım. Çok mutluydum. Dönüyordum dönüyordum dönüyordum. Kırmızı rugan ayakkabılarım ayağımda, eteğimin etekleri dalgalanırken şen kahkahalar atmamak mümkün değildi. Sanki annemin çikolatalı kekinden bir ısırık almışım kadar harika hissediyordum. Ne keki dediğinizi duyar gibi oldum ama bu tamamen arkadaşlarım ile hayatımızda yaşadığımız olayları, hissettiklerimizi somutlaştırmak için oynadığımız küçük bir oyundu sadece. Ve şimdi bu duygunun bendeki tam karşılığı çikolatalı kekti. Tarif etmek istediğim o kekten bir parça ağzınıza aldığınızda ; ıslak, doygun, akışkan ve pudra şekeri kadar hafif bir tat kalırdı. Bu tadın tüm hücrelerinizde hissettiğiniz anda derin bir bağımlılık ile ikinci bir dilime karşı koymak imkansızlaşırdı. O imkansız anın içinde hapsolmak içindi tüm çabam. Şu an tam da orada hapsolmuştum.
Her rafın önünde beni çağıran eski bir dostu görmemek imkansızdı. Bir araya girdiğimde en köşe de bir adamın öfkeli ama gizli göz yaşlarını gördüm. Başını kaldırdığın da bakışları ile o içimdeki en karanlık noktaya kadar nüfuz eden bir tek kişi olabilirdi. Evet Nietzsche tam karşımda ve belli etmek istemese de ağlıyordu. Bedeniyle ruhunu iki ayrı kişi olarak betimleyen biri için yaşam hiç de kolay olamazdı. Ne zor dönemeçlerden geçmişti, hele sorunlarının arasında sadece günahkar üçlüsünün en temel taşını oluşturan önceleri tutkulu bir aşkla fakat sonraları derin bir nefretle bağlandığı Salome'un yarattığı hayal kırıklığın yanı sıra ailesi için çabalarken kendini kimi zaman daha büyük uçurumlardan attığını düşünürsek, akan göz yaşlarının ne kadar derinden geldiğini kestirmek mümkün olmazdı.
Gözlerimi kapadığımda gördüğüm an kadar gerçekti her şey. Delilik bir adım ötemde benimle eğlenirken bu anın tadını çıkartmamak fazlaca akılıca bir davranış olurdu. Ve ben hiç bir zaman o kadar akıllı olmadığım için hep çok şanslıydım. Öyle ki ellerimin arasına aldığım her kitabın içindeki karakterleri sayfaların arasından bana göz kırpıyor, el sallıyor ve nedeyse hepsi bana gülümsüyordu. Nerdeyse diyorum çünkü Anna Karenina' nın gözlerinde ki hüzün hiç geçmedi. Ama onu tanıdığım için ona hiç alınmadım. Tam tersine farklı bir şekilde ona yardım etmek istedim. Sanki alsam evime götürsem kütüphanemin içinde ona arkadaşlık edersem, acısını biraz olsun azalta bilirmişim geldi.
Azaltamadım. Azaltamazdım da...
İçeride dolaşan insanların her birine baktığınız da farklı bir hikaye, farklı bir yaşam görürdünüz. Bu farkı yaşamlar ve tercihler ile seçilen kitaplar değişse de en temelde herkes kendini anlatan hikayeleri okumaktan hoşlandığı gerçeği şaşmaz bir gerçekliktir. Dolayısıyla bir insanı anlamak için onun hangi kitapları okuduğuna bakmak bile kafidir. Ama her işin sarrafı gibi bunu görmek büyük bir meziyet içerir. Maskelerinden arınan yüzler kadar yeni maskeler edinen kişilerle de berber yaşanır bu koridorlarda. Ama görmeyi bilen bir göz için bu sadece ufak bir ayrıntıdan daha fazlası olamaz. Şu anda benimle beraber gezen bu kalabalığın içerisinde hikayesini arayanlar kadar hikayesinden kaçanlar da var.
Onunla tamda bu kalabalığın içinde sessizliğin ortasında kendi hikayesinden kaçarken karşılaştık. Yalnış atılmış dikkatsiz bir kaç adım ile çarpışan bedenimizden çok kaderimiz olmuştu. Bazı şeyleri anında anlamak ve bilmek mümkün olmasa da bugün bildiğim en gerçek şey bu. Bir sebep ile girmiştik hayatımıza, tam bir kaza olsada yaralanmak yada iyileşmek tamamen bizim seçimlerimize bağlı kılınan bir tel tanesine bağlı ince bir kader kesişmesiydi yaşadıklarımız.
Kitabımda ki cümlelerin toplamından daha büyük bir sessizlik vardı aramız da. Anlatımı bol, betimlemesi güçlü ama içi boş anlarda bir arada kalmaya çabalayan iki eleştirmen gibiydik. Var ettiğimiz hiç bir an da kattıklarımıza odaklanmadık çaldıklarımız kadar. Bir eksik bir fazla önemli değil diyerek geçiştirdiğimiz, her hesap gününün sonun da eksi bakiyeler de açıkları olan iki avare ruhtuk.
Ben ne kadar kendinden emin şen kahkahalı ve dik isem o en az o kadar temkinli, huzursuz, güvensiz ve bencildi. Birbirimiz için yaratılmadığımız aşikardı ama akıl almaz bir şekilde bir aradaydık. İlk başta çekici gelen bu farklılıklar zaman içinde aramızdaki en büyük kaosumuz oldu.
Öyle ki ben ne kadar kişiliklere odaklanıyorsam, o da o kadar olaylara odaklanıyordu. Aynı resme bakan ama farklı manzaralar gören yada aynı kitabı bambaşka yorumlayan iki ayrı kişiliktik. Kavga sebeplerimizi bile birilerine anlatmak imkansızdı. Aynı şimdi size anlatamadığım gibi.
Öyle uyumsuzduk ki aynı dili konuşuyor gibi görünen iki yabancıdan başka hiç bir şey değildik. Elbette ilk başta hiç bir şey böyle başlamamıştı. Lakin vardığımız noktada bunların artık pek bir önemi yok gibi.
O kitapçıda o gün onunla karşılaşmasaydım neler olabilirdi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Onu hiç tanımamış olsaydım yaşayacaklarımı düşünmeden geçirdiğim bir anım bile yok. İnsan beyni kendini korumaya bu kadar programlı olmasa delirmek dediğiniz olgu bir anlık bir vurgundan farksız olurdu. Ben çok direndim doktor. Uzun yıllar direndim. O kitapçıdan içeri giren kırmızı rugan ayakkabılı kızı bulmak için çok çabaladım. Ama bugün fark ediyorum ki o kız bana artık senden bile daha yabancı kalmış. Neyi severdi bilmiyorum yada neye gülerdi? Bunca zorluk bunca acı içinde beynim yapabileceği en muhteşem yeteneğini paylaştı benimle. Unuttu... Her şeyi unuttu. Ama önce unutmaya iyi olan ne varsa ondan başlayarak unuttu. Onları hatırlamamak ilk aşamaydı. Böylece acı daha dayanılabilir oluyordu daha sonra tüm yaşadıklarını kendi ile birlikte sıradanlaştırmaya başladı. O olmazsa acı da olmazdı. Tüm dünya yansa ne olacaktı ki. İşte bu fikir ilk aklıma geldiğinde denedim ölmeyi. Ölmeyi denemek kadar kötü değil bence ölmek. Eğer ölseydim şu anda burada olmamın bile bir önemi olmayacaktı. Benim için her şey derin bir sessizlik ile gömülecekti, toprak ile beraber yok olacaktım.Ama beceremedim doktor.
Ölmeyi defalarca denememe rağmen ölmedim. Bak şimdi senin karşındaki koltuğa uzanmış başka bir kişinin hayatını anlatır gibi her şeyi anlatıyorum. Ama en önemlisi ne biliyor musun? Artık hiç bir şey hissetmiyorum. O gün olanlar, bedenimdeki tüm izler yada içimde yanıp yok olan ruhum hiç birini hatırlamıyorum.
- Peki Alex neden katlandın?
İşte cevabı olmayan bir soru daha benim için. Dayanmak için dayandım aslında. Nedeni olmadan geçti zaman. Bir gün daha çok acı çekmemek için, bir sonraki gün hak ettiğime onun kadar inandığım için. Korkmadığımı kanıtlamak için dayandım galiba. O kadar çok korkuyordum ki ondan bu korkaklığım en büyük cesaretimdi benim. Korkularımın üstüne giderek korkusuz oldum ben. Ve en korkusuz olduğum anda komada hastanedeydim. tam 45 gün komda kaldım doktor. Bana o 45 günü sorma hatırlamıyorum. arafta geçen 45 gün. Uyandığımda öğrendim. Hatırlamadım uzun süre, hatta konuşmadım. Ama sonra sanki çok gerekliymiş gibi her şey beynime bir anda hücum etti doktor. Sonrasını sen de biliyorsun, işte tam da karşında sana bunları anlatıyorum.
Sen de bana her şeyin geçeceğini söylemek için karşımda oturuyorsun. Söyle doktor geçecek olan ne? Bu anlattıklarımdan neyin geçeceğini sen anlat bana.
Freud dan mı anlatacaksın, psikoanalist yaklaşımları mı konuşacağız yoksa Sipinozayı mı? Sen seç. Ama ben hep Nietzsche de kalacağım. Onun doğum sancısı ağrılarını yaşayacağım. Rus edebiyatının renkli ama vurdum duymaz sahnelerini hatırlayacağım, Fransız edebiyatının acı dolu aşk hikayelerini okuyacağım eğer bir gün varabilirsem Rumi'nin mısralarındaki huzuru bulacağım...
İyi ki kitaplar var doktor. İyi ki onlar... Kapağını kaldırdım mı bu dünya da yerim hiç yok. Gerçeklik yok, zaman yok, sınır yok ama en önemlisi ben yokum...
İyi ki kitaplar var doktor.