Bir iç savaş bizimkisi baş rolünde Muteber var elbette. O olmasa ne yapardım ki acaba... Bilmiyorum. Bilmemek iyi galiba, her şeyi bilenlerin hali de ortada üstadım. Bu Muteber ismi gibi bir hatun, tanısaydın ne demek istediğimi çok iyi anlardın. Öyle çok eşine rastlanır cinsten değil. Deli desen deli değil akıllı desen o hiç değil ama yanlış bir söz söylediği de görülmüş şey değil. Hal böyle olunca Muteber de muteber diyor insan.
Bizim muteber ile tanışmamız çok eskiye dayanır, o benim doğduğum zamanı bile bilir efendim, hukukumuz o kadar eskidir yani. Lakin benim onu keşfetmem hayli zaman aldı bilmeden. İnsan istiyor ki keşke doğduğum anda onu tanısaydım, varlığının anlamını bilseydim diyorsun ama boş laf işte bizimkisi hiç mümkün mü el kadar çocuğun Muteberi anlaması, hiç mümkün mü dünkü Muteberin bugünkü Muteber olması, elbette değil. Zamanın çarkında olgunlaşmak diye bir şey insan içinde var tabii. Ama insan gönül dilini konuşturduğun da kelimeler fütursuzca çıkıyor işte, siz bizi bağışlayın.
Muteber benim için önceleri pek fark edemediğim, bu sebep ile de anlayamadığım bir sual ve cevaplar bütünüydü. Her işin sarrafı bilir sözü bu husus içinde çok uygun kaçıyor bu sebep ile.
Eee bizim de sarraf olacak kıvama gelmemiz hayli zaman alınca Muteber ile yollarımızın kesişmesi için hayattan çok dayak yememiz, kaybolup bulunmamız, hatta bilakis bulmamız gerekti.
Hiç unutamadığım günlerden birindeydim. Dışarıda gün öyle bir yaşam kokuyordu ki her nefes alışınız da içinize doğanın bin bir rengini, kokusunu çekiyordunuz. Öyle bir gün ki neredeyse toprakta yatan ölüler analarından doğar gibi topraktan tekrardan doğacaklardı, yani anlayacağınız öyle mis bir hava vardı dışarıda.
Hava o gün muazzam da siz gelin bir de beni sorun, sen o gün ne haldesin ? diye ...
Evet, ben bir garip haldeydim... Öyle bir haldeydim ki dışarıdaki tüm bu anlattığım yaşama inat içime karanlık çökmüş , ölüler diyarının bekçisi gibi mübarek bir halde dolanıyordum ortada. Yani anlayacağınız içimde bin bir fırtına, her bir köşeye saçılmış bin bir parça, karman çorman dağılmış bir haldeyim. Size nasıl desem, sonbahar yaprakları gibi oradan oraya savrulduğum, karamsarlığın kanımın her noktasında varlığını belli ettiği zor bir günde uzun zaman sonra karşılaştık muteber ile. Ya da Martin Heidegger'in noksanlık tanımı gibi olduğum bir günde yani; Birbirine ait olanın henüz bir arada olmayışı şeklinde. Noksan bir günde...
Öyle bir andı ki o; bir kitabın satırları arasında dolaşan, bilinmez anlamların kavşağında çarpıştık aslında. Görmeye bilirdik, uzun yıllar boyunca görmemiştik; kısa, görmezden gelecek kadar ezbere söylenen bir özür kadar geçen sürede kaybedebilirdik.
Kaybederdik ki o zaman bugün ki ben olabilir miydim ? Hiç bilmiyorum. Şimdi bu kaybetme ihtimali dahi düşünsem içim titriyor, garip bir korku kaplıyor varlığımı. Ama neyse ki o anı yakaladık da, bu düşünce vesvese ile karışık bir korku olarak zihnimin karanlık bir yerlerinde kaldı.
Muteber ilk başta varlığı ile sizi doldurup boğan ve her an aklınızda olan kadınlardan ziyade hayatınıza yavaş yavaş nüfuz eden ve yokluğu ile sizi öldüren kadınlardandı. Bu sebep ile benim için çok tehlikeli bir varlık, söylemeden geçemeyeceğim. Artık bir bağımlılık... Belki zihinsel ama yine de derin bir bağımlılık... Bu özellikleri sebebiyle Muteber ile ilk karşılaşmamız ve akabinde geçirdiğimiz süre içerisinde onun benim varlığım için ne kadar değerli ve hastalıklı bir varlık olduğunu anlamam pek mümkün olmadı. O zaman içersin de gelen tüm güzellikleri başkalarından bilmek gibi bir gaflete ne yazık ki bende düştüm. Ve bu gaflet ile beraber şimdi hiç de hatırlamak istemediğim ama ne yazık ki gerçekte yaptığım bir çok nahoş anıya da sahiplik etmekteyim.
Her neyse bu nahoş anılarımı sonraya erteleyip sana muteberi anlatmak istesem de, ben bile kafi gelmeyebilirim bu konuya sanırım. Ne de olsa, Muteber öyle bir kadın ki her tanıyanın kendi kadarını bildiklerindendi aslında. Sırf bu sebep ile kimilerine fazla gelir, kimilerine az kalırdı. Yani demem o ki üstadım ben sana benim penceremdeki muteberi anlatırım lakin sen sadece kendi pencerendeki muteberi tanırsın. Tanıdığını sever misin?, kendini kabul eder misin? bilemem, ve hatta daha fazlasını da sana vaad edemem. Tanımanın sonunda azar mı yersin, iltifat mı alırsın onu da bilemem ama fırsatın varsa sana sadece "Kendini yaşamadan sakın ölme!" derim...
Benim Muteber'im hırçın, vahşi bir ok misali olan yüzü ile girdi hayatıma, uzaktan baktığında o gördüğün zarafet, ulaşılmazlık hissi yakınına vardığında sıcacık bir adanmışlık olarak bana bahşedildi. Gençliğinde getirdiği serkeşlikle onu içimde bambaşka büyüttüm ben. Elbette ki onunla geçirdiğim her zamanı mutlu bir masal havasında yaşamadım lakin sonu hep benim için bir gerçeklik içerdi, orası kesin. Muteber ile her karşılaşma başka bir hikayeden alınmış gibi farklı ve kendine has bir doku içerirdi, sanırım Benim için Muteber'imi vazgeçilmez kılan şey tam da buydu.
Bir gün onu balık halinde, bir diğer gün kır kahvesinde görebilirdiniz. Hep anlatacak bir hikayesi vardı birilerine. Zamane Meddahları gibiydi. Konuşmaya bir başladığında farklı bir esenlik içinde içerdiniz çayınızı. Sustuğunda ise bambaşka. Başka bir dünyadan gelen bir havada anlatırdı, kendince ince bir acı ile içinize işlerdi. İlk başlarda Muteber'i anlamak herkes gibi benim için pek kolay olmadı, sanki tüm dünya ile birlikte benimle dalga geçer gibi bir hal içerisinde bir hal ve eda ile karşılandım. Ne zaman Muteber 'in yanından kalkan birini görsem tanırdım. Muteber ile yüzleşenlerin yüzünde rüzgardan çarpılmış hatlar ile oturtulan hafif bir gülümse eşliğinde boş gözler olurdu.
İlk başlarda latife zannettiğim bu durumun giderek artması ile birlikte kendi içinde edinmeye başladığım o kandırılmışlık hissi ile birlikte hesap sorma arzusu ve günden güne baş edilemez bir merak hal olmaya başlamıştı. Kendi içimde yaşadığım bu karmaşayı anlamaya duyduğum açlık giderek büyüdükçe, daha çok izlemeye ve her baktığım yüzde Muteberi aramaya daha da meyilli oldum.
Muteber, sanki oyuncaklarını başkalarından sakınan çocuk o değilmiş gibi, yeni aldığı oyuncağını göstere göstere götürüp mahallenin en sevmediği çocukların önünde oynamayı severdi. Ve Sonra sanki hiç böyle bir amacı yokmuş gibi çocuklara selam verir, etekleri uçuşa uçuşa kalkıp evine gitmeyi iyi bilirdi. Ama ben hiç öyle bir çocuk olmadım. Kendi içimdeki korkaklığı göstermek istemeyen, çekingen bir yüzdüm. Üstüne de aşırı sıradan halimle hep bir görünmezlik pelerinine sahiptim. Muteber benim sahip olmadığım her şeydi.
İşte o günde; Muteber, tam da kendine yaraşır bir şekilde etekleri yere göğe sığmaz bir koşuşturma ile çıkmıştı karşıma, Garip bir çarpışma, anlamsız bir utanma, düşmekle ayakta kalmak arasında istemsizce yapılan bir seçimin yalpaklığın da kalmıştım. Konunun dışında olan bir başka göz bizi görseydi Muteberin çok eğlendiğine yemin bile edebilirdi. Mor elbisesi ile uçuş uçuş bir hali vardı o gün. Uzun zamandır mahallenin sokaklarında karşılaştığımızda utangaç bir selamlaşmayı adet edinmiş olsak da o gün sanki ilk kez karşılaşmış gibi kırmızıydı yanaklarım. Kızarmak az kalırdı ne de olsa yeni yetmelik zamanlarımızın ulaşılmaz kalesinin eteklerine yapılan küçük bir temastı benimkisi. Ondan selam almak şöyle dursun bir göz göze gelmek bile büyük bir meseleydi bizim için. Mesele Büyüktü ama çarpışıp önüne düşmek yoktu bu senaryoların hiç birinde.
Muteber bizim mahallenin en görmüş geçirmiş ailelerinden birinin en küçük kız çocuğuydu. İki abisi ve iki ablası ile kocaman bir konakta yaşarlardı. Babası doktor olması sebebiyle mahallede pek sayılan sevilen bir insandı. Kimin derdi olsa onlara gider, Doktor Raşit beyde hiç geri çevirmezdi kimseyi. Ya da biz bilmezdik öyle şeyleri. Annesi Hüma hanım sade gösterişsiz bir ev hanımı olsa da pek bir becerikli olduğu söylenirdi hep. Hatta Mahallenin kadınlarına göre, her konuda (!) öyle hünerli olmasa, Raşit bey ona mı bakardı hiç, çoktan boşardı! Klasik mahalle dedikodularında hepsinin bir yeri olsa da; O evde asıl göşterişli ve korkutucu olan Hüma hanımın annesi Nakşidil Sultandı.
Sultan dediğime bakmayın, bilmem kaçıncı göbekten Osmanlı ile bağları olduğu dilden dile konuşulsa da Nakşidil Hanıma sultan denmesinin sebebi, kendisine aldığı yaşların sevimsiz bir hediyesi olarak bahşedilen zihin bulanıklığıyla kendini sultan sanmasından başka bir şey değildi. Tabii bir de ona sultan denilmediğinde verdiği hükümlerle mahallede edindiği yerde eklenince, Nakşidil Teyze oldu tüm mahalleye Nakşidil Sultan.
Bu sebeple Mahallede herkes bazen şaka, bazen küçümseme, bazense alışkanlık ile "Nakşidil Sultan" derdi, Nakşidil teyzeye!
Nakşidil Sultan; Yarı deli yarı akıllı hali ile kimi zaman çocukların korkulu rüyası kimi zaman ise masallarının bir parçası olurdu. Bugün bile ne zaman aklıma gelse, belli belirsiz bir korku ile munzur bir bakış beliriverir gözlerimin önünde.
Bu renkli ama bir çok açıdan sıradan bir ailede dünyaya gelmiş Muteber ise kardeşlerinin aksine en çok Nakşidil sultana benzeyen torunuydu. Gerçi bu aileyi tanıyan herkes, Muteberin onun birebir kopyası olduğu konusunda hem fikir olsa da, Hüma hanıma sorsanız hiç alakası olmadığını söylerdi. Ona göre Muteber kadar başına buyruk, aksi bir çocuk olamazdı. "Nakşidil hanım bile o kadar sivri dilli değil." diye bitirirdi lafını bu bilindik konunun açıldığı her mecrada. Tabii burada bir mecazi bir anlam, ince bir nükte ile içten içe Nakşidil hanıma beslediği derin öfkenin payı var mıydı bilinmez ama Nakşidil Hanım ile zamanında pek anlaşabildikleri de söylenemezdi.
Muteber tabii ki çok okumuş, görgülü, görgüsüz kalabalık bir ailenin en küçüğü olmanın getirdiği bir şımarıkla karışık başına buyruklukla bezenmiş bir çocuktu. Dolayısıyla yaramazlıkları kadar hayat görgüsü de görgüsüzlüğü de bir o kadar zengindi.
Hepimizin hayata tutunma kimlikleri vardı. Muteber 'in de hayata tutunmak için kullandığı birbirinden başka kimlikleri vardı. Öyle ki ; Bir sorunun pençesinde can çekişirken bile size öldüğünü hissettirmeden, yaşam kokan başka bir kimliğini altın tepside sunabilirdi. Ve genellikle de o kimlik toplum tarafından o kadar çok kabul görürdü ki, kimse gerçekte ne olduğunu anlayamazdı. Bu sebeple çoğu zaman gerçek, Muteber' in gözlerinde sır olmaya devam ederdi.
O günde bana karşı inandığı değerler yıkılmaya başlamış, gözleri benim olduğum tarafa bakıyormuş gibi görünmenin ötesine geçmiyordu. Görmüyordu beni, içinde bir şeyler kopmuştu belli. Kendi kendini kandırmaya çalışır o hali ile ilk tanışmam hala gözlerimin önünden gitmez.
Benimse o güne ait duyduğum büyük utanç hala hatırladığımda korku ile atan kalbim kadar gürültü ve yanaklarımda ortaya çıkan amansız kırmızılarda saklı.
Basit bir konudan sohbet ediyorduk aslında. Kitaplardaki kahramanların hayatı ile gerçek hayatın kahramanlarını kıyaslıyorduk aklımızca. O hararetli bir şekilde başkaları için gerçek olan bir durumun bir başkası için masal olabileceğini anlatmaya çalışıyordu bana. "Sadece bu sebep ile masallar gerçek sayılabilir." dediği tezini öne sürüyor ve ben kabul etmedikçe daha hararetli bir şekilde savunmaya gayret gösteriyordu. Kabul etmemi, onunla aynı baktığımız penceredeki bir manzarayı, benimde aynı gördüğümü duymak istiyordu. Kendince benimle bağ kurmanın bir yolunu arıyordu. Hem zaten İki insan aynı manzaraya bakıp farklı şeyler görebilir miydi hiç ?
O zamanlar çok toydum, Bakmak ile görmek arasındaki farkı, Muteber' in anlattığı diğer şeyleri bırakın anlamak , kendi kendime bir konu hakkında derin düşünemezdim bile. Bende, bu ağır felsefinin altında ezilmekten yorgun düşen her toy, isteksiz, bıkmış insan gibi tartışmanın en hararetli noktasında onu yok saymayı tercih ettim. belli belirsiz küçümseyici bir eda ile kendimce çaktırmadan dinlemeyi bıraktım. Her dinlemeyen insanın yaptığı gibi, kendi hayal dünyamda gezinmeye başladım. Oradan, Muteber 'den uzaklaştıkça tatlı bir huzurun kollarının beni sarmaladığını düşündüğüm bir gaflet anında Muteber' in bana bakan alaz alaz gözleriyle irkildim.
Evet yanlış duymadınız üstadım bir insanı yok saymanın en bilindik yolunu tercih ederek muteberin içine şüphe tohumları ekilmesine sebep oldum. O gün gözlerini benden kaçırırken; içinde dünyaları barındıran o gözlerinde, yıkılan kaleler ve yollardan kalkan toz ve dumandan başka hiç bir şey kalmadığına yemin edebilirim. Evet, ben bunu bugün size büyük bir utanç ile söyleyebiliyorum ama o gün bu olayları hiç önemsemediğimi de itiraf etmem gerekir. O gün Muteber' in yanını, karşında büyük bir zafer kazanmış komutan edasında terk ettim.
Çok sonraları, toyluk zamanlarım bitip, dinlemeyi öğrenmeye başladığım bir zaman da anlayacaktım, bu yaşanılan olayın benim için bir zaferden çok bir kayıp olduğunu.
İnsan görmediği, fark etmediği, anlamadığı bir durumu çözüme kavuşturamaz. Bizimki de öyle oldu. Muteber ile o gün yaşanılan bu hadise aramıza camdan kalın bir duvar örmekte geç kalmamıştı, günden güne uzaklaşan bir arkadaşlık hali içinde geçirdik günlerimizi. Dışardan bakıldığında yakın ve samimi ama içten içe çok uzak bir haldeydik. Zamanla Muteber kendi dünyasına dönmüş benimle sohbetlerini azaltmış fakat onunla karşılaşmalarımız da bir azalma olmamıştı. Yine hiç beklenmedik bir yerde karşıma çıkıyor ve kendi kendimi içten içe sorgulama sebep olmaktan da geri durmuyordu. Sanki bilerek bana rastlıyor sıcak bir selamlama ile geçip buz gibi bir mesafe hissiyatı ile beni günden güne cezalandırmaktan geri kalmıyordu.
Garip bir kıskançlıkla o konuştuğu herkese ne anlattığını merak ediyordum. Daha doğrusu merak ettiğim, benim anlamadığım ama diğer herkesin anladığı neyi anlatıyordu bu Muteber!
Ben de o kır kahvesinde uzun uzun sohbet ettiği o amca ile tanışmaya karar verdim.
Bu adam da kimdi canım ? Akrabası filan mıydı? Yoksa eski hocalardan biri miydi ? Nede olsa bizim buralardan çıkan çok okumuş adam vardı. Hattı hatırı sayılır şekilde Türkiye' de ünlü olmuş bir çok yazar bu sokaklardan çıkmaydı.
Yine oradan geçtiğim bir günde kır kahvesindeki amcanın orada olduğunu gördüm. derin bir nefes alarak, üstümü başımı düzelterek vardım yanına.
Yanına gittiğimde beni her halimden tanır bir eda ile masaya buyur etti. Hali vakti yerinde, belli gün görmüş geçirmiş bir zatı muhteremdi. Kendisi ile yaptığımız sohbet ile ben gittim yerime yeni bir ben geldi.
O Muteber gitti Benim Muteberim geldi.