29 Şubat 2016 Pazartesi

Muteber Vol2



Muteberim,

Nasılsın iyi misin iki gözüm? Geçen gün bir arkadaşım ile kahve içerken laf lafı çağırdı ve anılardan bahsetmeye başlamışım. Anılar bir başlayınca kurduğum cümlelerimin öznesi hep sen, ben dur durak bilmeden başlamışım seni anlatmaya. Bilirim böyle şeyler söyleyince kızarsın bana ama kızma  be canım iki haneli odası. İnan hepsi seni özlemekten.  Ne kadar zaman geçmiş görüşmeyeli farkında mısın? Ferit amcanın kahvesindeyim şimdi, tamda onun oturduğu yerden sana sesleneyim istedim. 

Buraları bıraktığından farklı artık.Ferit amcanın tam da dediği gibi bir yerin insanları değişti mi  o yerin çehresi de değişiyor ister istemez. Eskinin havası pek kalmıyor. Adı gibi dostluklarla beraber buranında her şeyi eskimeye başlıyor ve bir bakıyorsun kimseler kalmamış etrafında.

İşte o zaman yaşlandım diyorsun. Bilirim sen hiç sevmezsin yaşlandım dememi fakat gerçek artık bu. Senin o ilk gördüğün zamanki delikanlı değilim. Görüp geçirdiğim her anının tortusu var sesimin hafifliğinde. Gerçi insan nelere alışmıyor ki ...

Geçen gün oturduğum eski eve uğradım. tüm çocukluğum gözümün önünden geçti birden bire... Unuttuğum bir çok anı hücum etti, tatlı bir sarhoşluk ve tebessüm ile andım tüm olanları. Annemin evin içinde telaşlı dolanışlarını gördüm tekrardan, nasılda gezerdi o odadan odaya. Benim ise onun peşinden saklanarak yaptığım tüm muzurluklar hala o evin odalarında yaşıyor muteber. Bu inanılmaz bir duygu benim için.

Çok özlemişim eskiyi. Hani hep yeni cezbederdi insanları peki beni ise eskinin cezbetmesi normal mi? Hala büyüyememişim görüyorsun yaa.

Mahallenin delisi bile o hep oturduğu köşede sanki. Aynalı deliyi hatırlarsın sanrım. Hani şu insanlara direkt bakmak yerine aynadan bakarak gezen adamdan bahsediyorum sana. Onun o aynadaki yüzü hala gözümün önünde. Fark ettim de ben hiç onun gözlerine direkt bakmamışım. Ne acayip hep bir kırık aynadaki aksinden tanımışım onu. Gerçi kimi tanıdım ki muteber? Her tanıdığımı sandığım insanın elinde görünmez bir ayna yok muydu? Vardı galiba. Ama şimdi bunu bilmek ne mümkün. İnsanların göçüp gitmesiyle inen sır perdeleriyle dolu hayatım.

Ama bugün en çok ne mutlu etti beni biliyor musun? Kahvede okurken üniversiteli bir genç geldi, köşedeki o küçük masaya oturdu, çayını söyledikten sonra Aziz Nesin'in bizim dediğimiz kitabını çıkarıp okumaya başladı. Evet bildin "70 yaşım merhaba". Bu kitap üstüne ne sohbetlerimiz vardı. Tülsüyü severek okuduk o kitabı, baktığımız her yerde tülsü ile bir anı bıraktığımız o günleri hatırladığımda gözlerimin dolmasını engelleyemedim. Dokunacakmışım gibi yakın olan bu anılara bu kadar uzak olmak beni bir hayli üzdü. ama en azından elimizde bu anılarımız var öyle değil mi?

canımın iki gözü seni hatırlamak beni mutlu etti, senden de iki kelam duymak beni mesut eder.

Sevgi ve Saygılarımla..

26 Şubat 2016 Cuma

Ahkam-ı Fer'iyye yani bizim MUTEBER #Vol 1



Bir iç savaş bizimkisi baş rolünde Muteber var elbette. O olmasa ne yapardım ki acaba... Bilmiyorum. Bilmemek iyi galiba, her şeyi bilenlerin hali de ortada üstadım. Bu Muteber ismi gibi bir hatun, tanısaydın ne demek istediğimi çok iyi anlardın. Öyle çok eşine rastlanır cinsten değil. Deli desen deli değil akıllı desen o hiç değil ama yanlış bir söz söylediği de görülmüş şey değil. Hal böyle olunca Muteber de muteber diyor insan.

Bizim muteber ile tanışmamız çok eskiye dayanır, o benim doğduğum zamanı bile bilir efendim, hukukumuz o kadar eskidir yani. Lakin benim onu keşfetmem hayli zaman aldı bilmeden. İnsan istiyor ki keşke doğduğum anda onu tanısaydım, varlığının anlamını bilseydim diyorsun ama boş laf işte bizimkisi  hiç mümkün mü el kadar çocuğun Muteberi anlaması, hiç mümkün mü dünkü Muteberin bugünkü Muteber olması, elbette değil. Zamanın çarkında olgunlaşmak diye bir şey insan içinde var tabii. Ama insan gönül dilini konuşturduğun da kelimeler fütursuzca çıkıyor işte, siz bizi bağışlayın. 

Muteber benim için önceleri pek fark edemediğim, bu sebep ile de anlayamadığım bir sual ve cevaplar bütünüydü. Her işin sarrafı bilir sözü bu husus içinde çok uygun kaçıyor bu sebep ile. 

Eee bizim de sarraf olacak kıvama gelmemiz hayli zaman alınca Muteber ile yollarımızın kesişmesi için hayattan çok dayak yememiz, kaybolup bulunmamız, hatta bilakis bulmamız gerekti. 

Hiç unutamadığım günlerden birindeydim. Dışarıda gün öyle bir yaşam kokuyordu ki her nefes alışınız da içinize doğanın bin bir rengini, kokusunu çekiyordunuz. Öyle bir gün ki neredeyse toprakta yatan ölüler analarından doğar gibi topraktan tekrardan doğacaklardı, yani anlayacağınız öyle  mis bir hava vardı dışarıda. 

Hava o gün muazzam da siz gelin bir de beni sorun, sen o gün ne haldesin ? diye ... 

Evet, ben bir garip haldeydim... Öyle bir haldeydim ki dışarıdaki tüm bu anlattığım yaşama inat içime karanlık çökmüş , ölüler diyarının bekçisi gibi mübarek bir halde dolanıyordum ortada. Yani anlayacağınız içimde bin bir fırtına, her bir köşeye saçılmış bin bir parça, karman çorman dağılmış bir haldeyim. Size nasıl desem, sonbahar yaprakları gibi oradan oraya savrulduğum, karamsarlığın kanımın her noktasında varlığını belli ettiği zor bir günde uzun zaman sonra karşılaştık muteber ile. Ya da Martin Heidegger'in noksanlık tanımı gibi olduğum bir günde yani; Birbirine ait olanın henüz bir arada olmayışı şeklinde. Noksan bir günde... 

Öyle bir andı ki o; bir kitabın satırları arasında dolaşan, bilinmez anlamların kavşağında çarpıştık aslında. Görmeye bilirdik, uzun yıllar boyunca görmemiştik; kısa, görmezden gelecek kadar ezbere söylenen bir özür kadar geçen sürede kaybedebilirdik. 

Kaybederdik ki o zaman bugün ki ben olabilir miydim ? Hiç bilmiyorum. Şimdi bu kaybetme ihtimali dahi düşünsem içim titriyor, garip bir korku kaplıyor varlığımı. Ama neyse ki o anı yakaladık da, bu düşünce vesvese ile karışık bir korku olarak zihnimin karanlık bir yerlerinde kaldı.  

Muteber ilk başta varlığı ile sizi doldurup boğan ve her an aklınızda olan kadınlardan ziyade hayatınıza yavaş yavaş nüfuz eden ve yokluğu ile sizi öldüren kadınlardandı. Bu sebep ile benim için çok tehlikeli bir varlık, söylemeden geçemeyeceğim. Artık bir bağımlılık... Belki zihinsel ama yine de derin bir bağımlılık... Bu özellikleri sebebiyle Muteber ile ilk karşılaşmamız ve akabinde geçirdiğimiz süre içerisinde onun benim varlığım için ne kadar değerli ve hastalıklı bir varlık olduğunu anlamam pek mümkün olmadı. O zaman içersin de gelen tüm güzellikleri başkalarından bilmek gibi bir gaflete ne yazık ki bende düştüm. Ve bu gaflet ile beraber şimdi hiç de hatırlamak istemediğim ama ne yazık ki gerçekte yaptığım bir çok nahoş anıya da sahiplik etmekteyim.

Her neyse bu nahoş anılarımı sonraya erteleyip sana muteberi anlatmak istesem de, ben bile kafi gelmeyebilirim bu konuya sanırım. Ne de olsa,  Muteber öyle bir kadın ki her tanıyanın kendi kadarını bildiklerindendi aslında. Sırf bu sebep ile kimilerine fazla gelir, kimilerine az kalırdı. Yani demem o ki üstadım ben sana benim penceremdeki muteberi anlatırım lakin sen sadece kendi pencerendeki muteberi tanırsın. Tanıdığını sever misin?, kendini kabul eder misin? bilemem, ve hatta daha fazlasını da sana vaad edemem. Tanımanın sonunda azar mı yersin, iltifat mı alırsın onu da bilemem ama fırsatın varsa sana sadece "Kendini yaşamadan sakın ölme!" derim...

Benim Muteber'im hırçın, vahşi bir ok misali olan yüzü ile girdi hayatıma, uzaktan baktığında o gördüğün zarafet, ulaşılmazlık hissi yakınına vardığında sıcacık bir adanmışlık olarak bana bahşedildi. Gençliğinde getirdiği serkeşlikle onu içimde bambaşka büyüttüm ben.  Elbette ki onunla geçirdiğim her zamanı mutlu bir masal havasında yaşamadım lakin sonu hep benim için bir gerçeklik içerdi, orası kesin. Muteber ile her karşılaşma başka bir hikayeden alınmış gibi farklı ve kendine has bir doku içerirdi, sanırım Benim için Muteber'imi vazgeçilmez kılan şey tam da buydu.

Bir gün onu balık halinde, bir diğer gün kır kahvesinde görebilirdiniz. Hep anlatacak bir hikayesi vardı birilerine. Zamane Meddahları gibiydi. Konuşmaya bir başladığında farklı bir esenlik içinde içerdiniz çayınızı. Sustuğunda ise bambaşka. Başka bir dünyadan gelen bir havada anlatırdı, kendince ince bir acı ile içinize işlerdi. İlk başlarda Muteber'i anlamak herkes gibi benim için pek kolay olmadı, sanki tüm dünya ile birlikte benimle dalga geçer gibi bir hal içerisinde bir hal ve eda ile karşılandım. Ne zaman Muteber 'in yanından kalkan birini görsem tanırdım. Muteber ile yüzleşenlerin yüzünde rüzgardan çarpılmış hatlar ile oturtulan hafif bir gülümse eşliğinde boş gözler olurdu.

İlk başlarda latife zannettiğim bu durumun giderek artması ile birlikte kendi içinde edinmeye başladığım o kandırılmışlık hissi ile birlikte hesap sorma arzusu ve günden güne baş edilemez bir merak hal olmaya başlamıştı. Kendi içimde yaşadığım bu karmaşayı anlamaya duyduğum açlık giderek büyüdükçe, daha çok izlemeye ve her baktığım yüzde Muteberi aramaya daha da meyilli oldum.

Muteber, sanki oyuncaklarını başkalarından sakınan çocuk o değilmiş gibi, yeni aldığı oyuncağını göstere göstere götürüp mahallenin en sevmediği çocukların önünde oynamayı severdi. Ve Sonra sanki hiç böyle bir amacı yokmuş gibi çocuklara selam verir, etekleri uçuşa uçuşa kalkıp evine gitmeyi iyi bilirdi. Ama ben hiç öyle bir çocuk olmadım. Kendi içimdeki korkaklığı göstermek istemeyen, çekingen bir yüzdüm. Üstüne de aşırı sıradan halimle hep bir görünmezlik pelerinine sahiptim. Muteber benim sahip olmadığım her şeydi.

İşte o günde; Muteber, tam da kendine yaraşır bir şekilde etekleri yere göğe sığmaz bir koşuşturma ile çıkmıştı karşıma, Garip bir çarpışma, anlamsız bir utanma, düşmekle ayakta kalmak arasında istemsizce yapılan bir seçimin yalpaklığın da kalmıştım. Konunun dışında olan bir başka göz bizi görseydi Muteberin çok eğlendiğine yemin bile edebilirdi. Mor elbisesi ile uçuş uçuş bir hali vardı o gün. Uzun zamandır mahallenin sokaklarında karşılaştığımızda utangaç bir selamlaşmayı adet edinmiş olsak da o gün sanki ilk kez karşılaşmış gibi kırmızıydı yanaklarım. Kızarmak az kalırdı ne de olsa yeni yetmelik zamanlarımızın ulaşılmaz kalesinin eteklerine yapılan küçük bir temastı benimkisi. Ondan selam almak şöyle dursun bir göz göze gelmek bile büyük bir meseleydi bizim için. Mesele Büyüktü ama çarpışıp önüne düşmek yoktu bu senaryoların hiç birinde.

Muteber bizim mahallenin en görmüş geçirmiş ailelerinden birinin en küçük kız çocuğuydu. İki abisi ve iki ablası ile kocaman bir konakta yaşarlardı. Babası doktor olması sebebiyle mahallede pek sayılan sevilen bir insandı. Kimin derdi olsa onlara gider, Doktor Raşit beyde hiç geri çevirmezdi kimseyi. Ya da biz bilmezdik öyle şeyleri. Annesi Hüma hanım sade gösterişsiz bir ev hanımı olsa da pek bir becerikli olduğu söylenirdi hep. Hatta Mahallenin kadınlarına göre, her konuda (!) öyle hünerli olmasa, Raşit bey ona mı bakardı hiç, çoktan boşardı! Klasik mahalle dedikodularında hepsinin bir yeri olsa da;  O evde asıl göşterişli ve korkutucu olan Hüma hanımın annesi Nakşidil Sultandı.

Sultan dediğime bakmayın, bilmem kaçıncı göbekten Osmanlı ile bağları olduğu dilden dile konuşulsa da Nakşidil Hanıma sultan denmesinin sebebi, kendisine aldığı yaşların sevimsiz bir hediyesi olarak bahşedilen zihin bulanıklığıyla  kendini sultan sanmasından başka bir şey değildi. Tabii bir de ona sultan denilmediğinde verdiği hükümlerle mahallede edindiği yerde eklenince, Nakşidil Teyze oldu tüm mahalleye Nakşidil Sultan.

Bu sebeple Mahallede herkes bazen şaka, bazen küçümseme, bazense alışkanlık ile "Nakşidil Sultan" derdi, Nakşidil teyzeye!

Nakşidil Sultan; Yarı deli yarı akıllı hali ile kimi zaman çocukların korkulu rüyası kimi zaman ise masallarının bir parçası olurdu. Bugün bile ne zaman aklıma gelse, belli belirsiz bir korku ile munzur bir bakış beliriverir gözlerimin önünde. 

Bu renkli ama bir çok açıdan sıradan bir ailede dünyaya gelmiş Muteber ise kardeşlerinin aksine en çok Nakşidil sultana benzeyen torunuydu. Gerçi bu aileyi tanıyan herkes, Muteberin onun birebir kopyası olduğu konusunda hem fikir olsa da, Hüma hanıma sorsanız hiç alakası olmadığını söylerdi. Ona göre Muteber kadar başına buyruk, aksi bir çocuk olamazdı. "Nakşidil hanım bile o kadar sivri dilli değil." diye bitirirdi lafını bu bilindik konunun açıldığı her mecrada. Tabii burada bir mecazi bir anlam, ince bir nükte ile içten içe Nakşidil hanıma beslediği derin öfkenin payı var mıydı bilinmez ama Nakşidil Hanım ile zamanında pek anlaşabildikleri de söylenemezdi. 

Muteber tabii ki çok okumuş, görgülü, görgüsüz kalabalık bir ailenin en küçüğü olmanın getirdiği bir şımarıkla karışık başına buyruklukla bezenmiş bir çocuktu. Dolayısıyla yaramazlıkları kadar hayat görgüsü de görgüsüzlüğü de bir o kadar zengindi. 

Hepimizin hayata tutunma kimlikleri vardı. Muteber 'in de hayata tutunmak için kullandığı birbirinden başka kimlikleri vardı. Öyle ki ; Bir sorunun pençesinde can çekişirken bile size öldüğünü hissettirmeden, yaşam kokan başka bir kimliğini altın tepside sunabilirdi. Ve genellikle de o kimlik toplum tarafından o kadar çok kabul görürdü ki, kimse gerçekte ne olduğunu anlayamazdı. Bu sebeple çoğu zaman gerçek, Muteber' in gözlerinde sır olmaya devam ederdi. 







O günde bana karşı inandığı değerler yıkılmaya başlamış, gözleri benim olduğum tarafa bakıyormuş gibi görünmenin ötesine geçmiyordu. Görmüyordu beni, içinde bir şeyler kopmuştu belli. Kendi kendini kandırmaya çalışır o hali ile ilk tanışmam hala gözlerimin önünden gitmez. 

Benimse o güne ait duyduğum büyük utanç hala hatırladığımda korku ile atan kalbim kadar gürültü ve yanaklarımda ortaya çıkan amansız kırmızılarda saklı.

Basit bir konudan sohbet ediyorduk aslında. Kitaplardaki kahramanların hayatı ile gerçek hayatın kahramanlarını kıyaslıyorduk aklımızca. O hararetli bir şekilde başkaları için gerçek olan bir durumun bir başkası için masal olabileceğini anlatmaya çalışıyordu bana. "Sadece bu sebep ile masallar gerçek sayılabilir." dediği tezini öne sürüyor ve ben kabul etmedikçe daha hararetli bir şekilde savunmaya gayret gösteriyordu. Kabul etmemi, onunla aynı baktığımız penceredeki bir manzarayı, benimde aynı gördüğümü duymak istiyordu. Kendince benimle bağ kurmanın bir yolunu arıyordu. Hem zaten İki insan aynı manzaraya bakıp farklı şeyler görebilir miydi hiç ?

O zamanlar çok toydum, Bakmak ile görmek arasındaki farkı, Muteber' in anlattığı diğer şeyleri bırakın anlamak , kendi kendime bir konu hakkında derin düşünemezdim bile. Bende, bu ağır felsefinin altında ezilmekten yorgun düşen her toy, isteksiz, bıkmış insan gibi tartışmanın en hararetli noktasında onu yok saymayı tercih ettim. belli belirsiz küçümseyici bir eda ile kendimce çaktırmadan dinlemeyi bıraktım. Her dinlemeyen insanın yaptığı gibi, kendi hayal dünyamda gezinmeye başladım. Oradan, Muteber 'den uzaklaştıkça tatlı bir huzurun kollarının beni sarmaladığını düşündüğüm bir gaflet anında Muteber' in bana bakan alaz alaz gözleriyle irkildim.

Evet yanlış duymadınız üstadım bir insanı yok saymanın en bilindik yolunu tercih ederek muteberin içine şüphe tohumları ekilmesine sebep oldum. O gün gözlerini benden kaçırırken; içinde dünyaları barındıran o gözlerinde, yıkılan kaleler ve yollardan kalkan toz ve dumandan başka hiç bir şey kalmadığına yemin edebilirim. Evet, ben bunu bugün size büyük bir utanç ile söyleyebiliyorum ama o gün bu olayları hiç önemsemediğimi de itiraf etmem gerekir. O gün Muteber' in yanını, karşında büyük bir zafer kazanmış komutan edasında terk ettim.

Çok sonraları, toyluk zamanlarım bitip, dinlemeyi öğrenmeye başladığım bir zaman da anlayacaktım, bu yaşanılan olayın benim için bir zaferden çok bir kayıp olduğunu.

İnsan görmediği, fark etmediği, anlamadığı bir durumu çözüme kavuşturamaz. Bizimki de öyle oldu. Muteber ile o gün yaşanılan bu hadise aramıza camdan kalın bir duvar örmekte geç kalmamıştı, günden güne uzaklaşan bir arkadaşlık hali içinde geçirdik günlerimizi. Dışardan bakıldığında yakın ve samimi ama içten içe çok uzak bir haldeydik. Zamanla Muteber kendi dünyasına dönmüş benimle sohbetlerini azaltmış fakat onunla karşılaşmalarımız da bir azalma olmamıştı. Yine hiç beklenmedik bir yerde karşıma çıkıyor ve kendi kendimi içten içe sorgulama sebep olmaktan da geri durmuyordu. Sanki bilerek bana rastlıyor sıcak bir selamlama ile geçip buz gibi bir mesafe hissiyatı ile beni günden güne cezalandırmaktan geri kalmıyordu.

Garip bir kıskançlıkla o konuştuğu herkese ne anlattığını merak ediyordum. Daha doğrusu merak ettiğim, benim anlamadığım ama diğer herkesin anladığı neyi anlatıyordu bu Muteber!

Ben de o kır kahvesinde uzun uzun sohbet ettiği o amca ile tanışmaya karar verdim. 

Bu adam da kimdi canım ? Akrabası filan mıydı? Yoksa eski hocalardan biri miydi ? Nede olsa bizim buralardan çıkan çok okumuş adam vardı. Hattı hatırı sayılır şekilde Türkiye' de ünlü olmuş bir çok yazar bu sokaklardan çıkmaydı.

Yine oradan geçtiğim bir günde kır kahvesindeki amcanın orada olduğunu gördüm. derin bir nefes alarak, üstümü başımı düzelterek vardım yanına.

Yanına gittiğimde beni her halimden tanır bir eda ile masaya buyur etti. Hali vakti yerinde, belli gün görmüş geçirmiş bir zatı muhteremdi. Kendisi ile yaptığımız sohbet ile ben gittim yerime yeni bir ben geldi. 

O Muteber gitti Benim Muteberim geldi.



13 Şubat 2016 Cumartesi

Umutların güçlendiği saniyeler... Saniyelerin değiştiremediği gerçekler...



 Mevlana Derki;

"Kaderimi ben seçmedim, Rabbim ikram etti. Elhamdulillah!
İyiyim desem yalan olur, kötüyüm desem inancıma dokunur.
En iyisi şükre vurayım dilimi, belki o zaman kalbim kurtulur."

"Dua'm belli Duyan belli, gerisi takdiri ilahi"




Mitomanya


"Bir varmış bir yokmuş pireler berber,develer tellal iken Mitomanya isiminde bir ülke varmış. Bu ülke bir yaşayan bir de yaşaman pişmanmış. ilk görüşte "işte hayatın anlamı", "ben burada var olmalıyım" dedirten, dört bir tarafı ışıl ışıl güzellikler ile kaplı minik ama içinde devler barındırabilen sevimli bir ülkeymiş. Ülkede turistler hiç eksik olmaz, Mitomanya ile ilgili hikayeler dünyanın dört bir tarafına ulaşır her kesimden, milletten kişiler yaşamak için bu ülkeye gelmek için hayaller kurmasına sebep olurmuş.

Masalsı bu hayat kendi içinde tezatlıkları,zorlukları saklar ve ülke vatandaşı olmayan hiç kimse ile de bu sırlar paylaşmaz dolayısıyla hayal dünyası geniş insanların varlığında ününe ün katarak hikayeler diyar diyar gezmeye devam edermiş.

Ama Ülkenin içinde yaşam hiç de göründüğü gibi değilmiş, burada yaşayan halkın tamamına yakını körmüş. Nedeni ne olduğu bilinmese de burada doğan çocuklar ya kör doğar yada belirli bir yaşa gelmeden kör kalırlarmış. Bu öyle bir illetmiş ki başka ülkelerden gelip ülkeye yerleşen kişilerde bile belirli bir zaman sonra görülmeye başlar ve orada kalmakta ısrarcı olurlarsa onlarda kör yaşamaya mahkum olurlarmış. O sebeple gelip gezen çok olur  ama yerleşen az olurmuş.
Fakat turistlerin ülkeye sağladığı fayda azımsanmayacak kadar çokmuş.Turistler ülkeyi gezerken buradaki güzelliklerden bahseder, halkı da kendi görmediği bu güzellikleri düşünerek mutlu olmaya teşvik edermiş.

Hayat bu ülkede öyle masallarda anlatıldığı kadar güzel değilmiş, tam tersine gerçek hayatın içinde barındırdığı ne kadar hile hurda varsa bu ülkede en ufak tezgahlarda pazarlanır ve en önemli masalarında unutulurmuş. Hal böyle olunca bu durumu fark eden herkes ilk olarak bu ülke ile ilgili çeşitli fantezilere kapılır, Kendi menfaatleri için ne yapabileceklerini araştırmak isterlermiş. 

Fakat bu ülkenin başında karanlık ve kötü başkanları ulu mitoman Bay Obtuse bulunurmuş. Bay obtuse zamanında buranın büyülü hikayelerine kapılarak başka bir ülkeden kalkıp gelen ve o dönemin başkanının evinde kalmak şerefine erişen nadir kişilerden biriymiş. Rivayete göre çok güzel bir sesi olan Bay Obruse için bu ülkede yaşamak nefes almak kadar kolaymış. O dönemin başkanını ülkesi ile ilgili anlattığı hikayeler ile büyüler, bu güzelliklerin varlığı ile gurur duyarmış. Başkan her gün onun anlattıklarını dinler ve kendi gözleri ile göremediği bu ülkeyi hiç değilse onun gözünden yaşamayı severmiş. Bu karşılıklı dostluk Bay Obtuse için o ülkenin sınırları içerisinde yaşanan hayatları gözlemlemesine ve kendi içinde beslediği hırslarını pekiştirmesine sebep olmuş. Başkanın en büyük korkusu Bay obtuse unda bu ülkede kalmasıyla o amasız hastalığa kapılacağı ve kör olacağıymış. Ne de olsa zamanla beraber başkan kendi gerçeklerini unutup Bay Obtuse'un hayallerine göre ülkeyi yönetir olmuş. Onun gözleri olmaz ise hikayelerinin de bir kıymeti kalmayacağının farkında olan Bay Obtuse bu sorun için bir çare ararken, hiç görmese bile kendi hayal dünyasından yarattığı hikayeler biriktirmeye başlamış. Her gün değişik değişik hikayeler yazarken artık eskisi kadar dışarıda dolaşmamaya, gerçeğe dair olan bağını kopararak olup biteni kendi hayallerinden uydurmaya başlamış. 

Başkan bu sinsice hareketten habersiz  tüm hikayeleri dinlemeye ve kararlarını bu şekilde almaya devam etmiş  taa ki artık halkın belli bir kesiminin  dayanacak gücü kalmayıp isyan edene kadar. Bu isyanı içine sindiremeyen başkan kararlarında ısrarcı olmaya devam ettiğinde ise korkunç bir felaket yaşanmış ve bir sabah ülke başkansız bir sabaha uyanmış.

Doğa boşlukları sevmez. Dolayısıyla ülke o gün her şeyin güzel olacağına olan tam inancıyla,zafer çığlıkları ve kutlamalar ile günü geçirmiş. Sadece çok az bir kesim yaşanılan süreçten onlara kadar emin değillermiş. Ülkenin ileri gelenleri bu karmaşa ortamının çok sürmemesi adına Başkanla hep yakın ilişki içerisinde olan ve hala gördüğüne inanadıkları Bay obtuse  'tan yardım istemeye karar vermişler. Toplanıp onuna yanına giderek gözlerinde yeni heyecanları saklamadan ama usulüne uygun olarak  durumdan duydukları üzüntüyü dile getirmişler ve kendisini başkan olarak görmek istediklerini ifade etmişler. Uzun ve meşakkatli bir çalışmanın ardından istediğini elde eden Bay Obtuse mağrur bir yüz ifadesi ile karşıladığı heyeti şeref ve onur sözleri eşliğinde uğurlamış.Bay obtuse onlar için bir halk kahramanı olarak gelse de halka da bu şekilde duyurulsa da, bir kesim bunun gerçek olmadığını anlayacak kadar kör değilmiş.

Bir sorunu fark etmek onu çözmek ile eş anlamlı olmamasından ayrıca azınlıkların sesi cılız ve çatlak çıkmasından sebep onların sesini de kimse duyulmamış ve Bay obtuse yeni dönem başkanı olarak ülkenin başındaki hep hayal ettiği yeri almış. 

Kendisi Ulu Mitoman olma şerefiyle beraber herkesi hakimiyeti altına alması çok uzun süre almamış. Girmediği nüfus etmediği delik olmamasından sebep kendi aleyhin oluşabilecek her çatlağı öncden sıvarayarak yada duvarı komple yıkarak ilerlemesine devam etmiş. Boyunduruğu altına alamadığı herkes ülkeden bir bir kaybolmaya yada gitmeye başlaması bile halkın ilk başlarda çok dikkatini çekmemiş. Fakat Zaman denilen hain Bay Obtuse un en  büyük düşmanı olmakta kararlıymış.
Ama getirilen yeni kanunlar ve uygulamalar ile her yerden bilgi almaya ve o bilgiyi işleyip hikayeleştirerek sunmaya dayalı bir sistem ile halk baş başa kalmasıyla beraber uyku ile uyanıklık gerçek ile kurgu birbiri içinde eriyerek kaybolmaya başlamış.

Bay obtuse çok akıllı zeki olmasının yanında çok sinsi bir hainmiş. Kendi bencilce istekleri ile ülke çıkarlarını karıştırmakta üstüne yokmuş. Olur da bir kişi herhangi bir konu ile alakalı bir soru sorarsa daha önceden yazdığı hikayelerinden bir kaç sayfa okuyarak onu sakinleştirir ve yaptığı her olayı meşrulaştırırmış. 

Orantısız bir hikaye yazma kapasitesi ona tüm bu süreçlerde dönemeçleri sakin sakin atlatmasına sebebiyet vermişti. Herkesin kendine göre eksiklikleri olması bu dünyaya ait bir zaaf olsa da  Bay obtuse'un da en büyük zaafı, kendi dışındaki herkesin  aptal olduğuna olan yıkılmaz sarsılmaz olan inancıymış.  Anlatılacak hikayelerin sadece ona ait olmasına karşın içinde beslediği sarsılmaz inanç yüzünden, zaman onun aleyhine işlerken o ise en güçlü zamanlarını yaşadığını düşünerek kendi keyifli hikayeleri içinde sarhoş sarhoş dolanmaya devam etmiş..."

 Aslında bu hikaye hiç kimse olarak gelen birinin içindeki ulu mitoman sayesinde edindiği bir başarının hikayesi. Aynı zamanda kör bir halkın tekrardan görmek için verdiği şanlı bir mücadelenin anlatıldığı büyüklere ait çok kanlı bir destan. Bu masaldan destan çıkar mı onu bilemeyeceğim ama Bay Obtuse a ait çilenin henüz sonlanmadığından eminim. Bu sebep ile hikayenin ikinci kısmında bay obtuse'e ait sırlardan ve düşüş hikayesinin detaylarından bahsedeceğim. Hepimizin hayatında olan bay obtuse ile olan bu savaşına ışık tutarmı onu bilmek  mümkün değil... Ama her karanlığın bir şafağı olan bir dünyada yaşarken şafaklara inanmamak hele o öncesindeki en karanlık anda benim için çok mümkün görünmüyor.