Güneşin sıradan doğduğu anlarda hissettiğim anormallik halinin bir başka adıydı sonbahar. Sonbahar bir mevsimden çok daha fazlasını içinde barındıran bir cümbüş gibiydi hayatımızda. Öyle bir cümbüş ki dokunduğu yeri acıtan taraflarıyla tüm mevsimlerden benzersiz. Böyle bir mevsimin pençesinde, yorucu anlardan bir demetin içinde kaybolmuşken insanın düşüncelerinde kaybolmaması pek mümkün olmuyor. Güneş doğuyor, güneş batıyor gece oluyor dünya dönüyor ve yaşam tüm canlılara inat kendi bildiği gibi dönüyor. Böyle bir döngünün bir parçasıyken "inkar " tatsız bir şaka gibi görünüyor.
Kırık dökük ilişkilerin yükünü omuzlarınızda taşırken bir yerlere insanın kendisini saçamaması gibi bir durum pek mümkün olmuyor ki. Gittiğiniz bir dostta, okuduğunuz bir kitapta, bir öykünün bir cümlesinde kendinizi kaybediyorsunuz. Kaybolmuş anlarda dağılıp, gece kendinizle toplandığınızda, kendinizi kahve içtiğiniz fincanın yan tarafındaki ruj izi gibi yarım yamalak hissediyorsunuz. Bu yarım kalmışlık hissiyle beraber en acısı bütünü koruyamamakla suçlarken buluveriyorsunuz kendinizi. Suçlamalarla dolu anların, gecelere dönüştüğünü uykusuzlukla tecrübe ediyorsunuz. Bu tecrübelerde aklınıza anılar, anılara ait resimler gelmeye başladığında eşlik eden konuşmalar üşüştükçe etrafınıza dolan bir sisle boğuluyorsunuz. Evinizin her köşesine astığınız resimlerle kendinizi kalabalıklaştırıken, boşluklara körleşiyorsunuz. Her sabah evden çıkarken arkanızda bıraktığınız kalabalığa söylenen "hoşçakal" kelimesinin evimizin boş duvarları arasında asılı kaldığını umursamıyoruz. Akşam eve geldiğimizde bizi karşılayan resimlerdeki anılar içimize dolup taşarken yenilerini yaratmaktan kaçtığımızı bile göremez oluyoruz. Öyle bir zaman sonra tüm bu yalandan örülmüş kalabalıkları anlatan resimlere bakarken gördüğünüz insanların yerini alan boşlukları görüyoruz. Bu aykırı fark ediş ile ilk ret ediş ile tanışıyorsunuz. Bu tanışıklık ile resimlerdeki boşlukları insanlar varmış gibi doldurmaya, sanki oradaymış gibi yapmaya başlıyorsunuz. Bu "fark ediş", "ret ediş" ve "kabulleniş" üçgeninin gölgesinde geçen günlerde; sanki zorla oynan bir evcilik oyununun bir konuğuymuş gibi pembe plastik fincandan içmeyi öğrendiğiniz çay ile birlikte sergilediğiniz en sahte samimiyetinizi takınıp daha önce defalarca tekrarladığınız alışkanlığınızın gölgesine geçerek gerçekmiş gibi yapıyorsunuz.
Kırık dökük ilişkilerin yükünü omuzlarınızda taşırken bir yerlere insanın kendisini saçamaması gibi bir durum pek mümkün olmuyor ki. Gittiğiniz bir dostta, okuduğunuz bir kitapta, bir öykünün bir cümlesinde kendinizi kaybediyorsunuz. Kaybolmuş anlarda dağılıp, gece kendinizle toplandığınızda, kendinizi kahve içtiğiniz fincanın yan tarafındaki ruj izi gibi yarım yamalak hissediyorsunuz. Bu yarım kalmışlık hissiyle beraber en acısı bütünü koruyamamakla suçlarken buluveriyorsunuz kendinizi. Suçlamalarla dolu anların, gecelere dönüştüğünü uykusuzlukla tecrübe ediyorsunuz. Bu tecrübelerde aklınıza anılar, anılara ait resimler gelmeye başladığında eşlik eden konuşmalar üşüştükçe etrafınıza dolan bir sisle boğuluyorsunuz. Evinizin her köşesine astığınız resimlerle kendinizi kalabalıklaştırıken, boşluklara körleşiyorsunuz. Her sabah evden çıkarken arkanızda bıraktığınız kalabalığa söylenen "hoşçakal" kelimesinin evimizin boş duvarları arasında asılı kaldığını umursamıyoruz. Akşam eve geldiğimizde bizi karşılayan resimlerdeki anılar içimize dolup taşarken yenilerini yaratmaktan kaçtığımızı bile göremez oluyoruz. Öyle bir zaman sonra tüm bu yalandan örülmüş kalabalıkları anlatan resimlere bakarken gördüğünüz insanların yerini alan boşlukları görüyoruz. Bu aykırı fark ediş ile ilk ret ediş ile tanışıyorsunuz. Bu tanışıklık ile resimlerdeki boşlukları insanlar varmış gibi doldurmaya, sanki oradaymış gibi yapmaya başlıyorsunuz. Bu "fark ediş", "ret ediş" ve "kabulleniş" üçgeninin gölgesinde geçen günlerde; sanki zorla oynan bir evcilik oyununun bir konuğuymuş gibi pembe plastik fincandan içmeyi öğrendiğiniz çay ile birlikte sergilediğiniz en sahte samimiyetinizi takınıp daha önce defalarca tekrarladığınız alışkanlığınızın gölgesine geçerek gerçekmiş gibi yapıyorsunuz.
Lakin hayat, sizin bir varmış bir yokmuş arasına sığdırdığınız bir masaldan fazlası olduğunda ; yüzleşmeler ağırlaşmaya, darbeler sertleşmeye, baharlar kışa dönmeye başlıyor. Ve bu döngüde en çok "zaman" kavramsal olarak gerçekliğini kaybettiğin de yıllar dost meclisinde anlatılan hikayelere , hikayeler sessizliğe dönüştüğüne şahit oluyorsunuz. B12 deposu boşalmış ilişkilerle dalgalanan boş plastik torba misali kontrolsüz olarak dalgalanıyor, dalgalanıyor ve bir türlü durulamıyorsunuz.
"Kahramanını bekleyen kırk hanımlı" konaklardan, "varacağı yeri bilmeyenlerin" hanına varan yolculuklar arasında törpülenen ömürler de insan en çok yorulduğunu hissediyor. Çilekeş hayatların misafiri olmaktan çekinmeyenlerin kahramanları hep dışarıdadır. Mazlum çocukluğunda içine işlenen masalların olmayan kahramanını beklemeye meyil eden kişiden başkası değilir ki. Kahramanı ile arasına mesafeler koydukça, ondan uzaklaştıkça Varacağı Yeri Bilmeyenlerin Hanındaki o odayı kiralarken bulanların sayısı hiç az değildir. Odandaki yerini aldığında, aynı
günlerin aynı gecelerinde ezberlediğin hikayelerin raflardan indirilir. Okur kendini istemsizce geceleri çamurda batmış
hayallerine mum yakarken bulur. Öyle geceler çok uzun gelir insana, saniyelerin dakikaya kavuşumu hiç olmaz, saatler hiç bitmez sanırsın.
Kendi dönme dolabının içinde doğar büyür ve yaşlanırsın, ölüm bile sana aitmiş gibi gelmez şaşarsın. Gözlerden akmayan gözyaşlarının içinde boğulurken sessizleşir, susarsın...
Kendi dönme dolabının içinde doğar büyür ve yaşlanırsın, ölüm bile sana aitmiş gibi gelmez şaşarsın. Gözlerden akmayan gözyaşlarının içinde boğulurken sessizleşir, susarsın...
Ayaktasındır her şeye rağmen. Dimdik durursun her kapının eşiğinde. HEr eşikte biraz daha yorularak ama daha dimdik durarak yol almaya başlarsın. Ve öyle anlar gelir geçer ki gözünün önünden pes etmek ile devam etmek arasındaki o
garip savaşa bir taraf olman beklenirken bulursun. Her komutan bilir, askere karar hakkı verilmez. Verilse savaş olmaz. Her asker bilir savaşta pes edebilme hakkın olmadığını, ölümüne savaşacağını ve belki
küçük bir şans ile ölmeden devam edebileceğini.
Bugün tüm sorgularımın muhasebesindeyim işte. Şimdi anlattığım ne varsa hepsinin içinde tam göbeğinde. Bir savaşın ortasında atının üstünde dolanan bir komutandan çok savaş alanında kılıç sallayan can yoldaşlarımın yanındayım. Havadaki ağır kan kokusuna rağmen, kulaklarımdaki o dört nala uğuldayan süvarilerin sesi ile yer gök titrerken oradayım. Bir canım var hiç bir savaşımda veremediğim, verebilecek olsam bir seferde bitireceğim. Öyle bir cendere ki içinde eridiğim, toprağa düşen ben, kılıcı kanlı olan ben.
Öyle bir savaş ki öldüm desem ölemeyeceğim, yaşıyorum desem nefes alamayacağım...
Yağmurlu bir sonbahar akşamında, dışarıda toprak kokusu kulağımda piyanonun tuşları...
Öyle bir yaşam ki kaçsam kaçamayacağım kalsam kalamayacağım...
Ve bir ben...