27 Kasım 2015 Cuma

Rezonans Kanunu...





"Rezonans Kanunu" isimli kitap yazım tarzı ve kitap şekli ile çok basit bir kitap gibi bir intiba yaratsa da içeriğini anlamaya hazır bir kişi için gerçekten belirleyici ve vurucu bilgiler içeriyor.

Benim için yer yer çok sıkıcı olsa da okuduğum için gerçekten mutluyum. Ne de olsa içselleştirmeye çok hazırdım.Okumak istiyorsanız bence zaman kaybetmeden okumalısınız derim. Hele ki zaman bu kadar hızlı akıp giderken kaybedilecek zaman yok demektir.



6 Kasım 2015 Cuma

Kıvam artırıcı...




Zaman bu kadar hızlı akıp giderken, bir sabah uyandığımda 75 yaşında olmamamın tek sebebinin o yaşa varamadan ölmüş olmam olabileceğini düşünüyorum artık. Yoksa geçen yıllara baktığımda yükü kadar ağırlığı olmadan akıp gitmiş. Her işin eni sonu kıvamı tutturmaya dayanıyor. Böyle olunca da tutturduğun kadar vezir,tutturamadığın kadar rezil oluyorsun. Ritmi biraz fazla kaçırsan baş ağrısı, biraz az vursan ahenk yok oluyor.

benimde her insan gibi rezil de vezir de olduğum konular belli.Bu konuları aşabilmek adına yeni deneme hedefimde "Rezonans Kanunu" var. Pierre Franckhl isimli bir yazarın kaleme aldığı ve benim aramaya başlamam ile birlikte "dün geldi abla bugün bitmiş yine gelir" nidalarını kitapçılarda duyduğum ve kandırılmak ile umutlandırılmak arasında bir yerde kaldığım bir kitap olarak benim hayatında yerini aldı.

Henüz elde edememiş olsam da bu kitaptan  umutların çok büyük:) Sonuç itibariyle her sorunun benim b.k yemem olduğu konusunda hayat ile anlaşma sağlamanın ötesinde; bu işi o kadar abartmışım ki suçlayacak biri aranıldığında neredeyse "Abla ben varım beni suçlayın" diyecek kadar da ileri gitmiş olabilecek olmanın derin şaşkınlığına sahibim.

Razonans kanunu, şaşkın maşkın her neyse hadi çüzz size









27 Temmuz 2015 Pazartesi

Derin bir sığlık...





"Bir gün... " dedi kadın hikaye gibi anlatırken hayatını. Sesi buğulu ve gizem doluydu. Yaşamın tüm bilgisi içinde kendini bulmuş bir sükûnet vardı üstünde.

Birden başladı konuşmaya, çok uzaklardan gelmiş birinin aceleciliği vardı üstünde. "Dört dönemeçten geçerken hep aynı yöne gitmeyeceksin  yoksa başladığın yerde bulursun kendini dedi Bu dört dönemeç kuralı dedi birden duraksayarak. Sigarasından öyle derin bir nefes aldı ki, derinlik içinde sığlık gibi bir bulut yükseldi, sanki geçmişe çok uzaklara.
 
Devam etti birden anlatmaya; Dört dönemeç hep aynı noktaya çıkar çünkü insanlar bildikleri yollardan gitmeye meyillidir. Yeni her zaman çekici ama korkutucudur diyerek bir nefes daha çekti sigarasından. Ve hep bildiğin yolları seçersen hep aynı yere çıkarsın dedi ve durdu kesin bir tavırla. Sanki hali tavrı içinde bir bezginlik yüklüydü,  aynı dönemeçlerden kaç kez geçtiğini saymayı bırakmış bir kadının bakışlarıydı oturduğumuz yeri süzen. Garip bir bilmişlik ile hüzün karmaşasıydı teninin kokusu. Ağır geliyordu kendini kandırmaya meyilli ruhlara...
 
İçimde bir kasvet duygusu ile kaçma isteğim daha da artıyordu. Sigara dumanı eşliğinde teninin kokusundaki tanıdık hüzün, köşeye sıkışmama yetip de artıyordu bile. Kaçamadım kendi karanlığımdan. Öyle bir an geldi ki kaçacak yer kalmamıştı benim için sanki. Nereye gitsem hep orada olacaktı ve beni bitirmeden kendi son bulmayacaktı. İçgüdülerim devreye girmişti artık, savaşmak tek çareydi hayatta kalmak ve tutunmak için. Başka kaçış başka bir yol yoktu artık. Arkama bakacak kadar cesur değildim, önüme bakacak kadar da güçlü ama içgüdülerim hayatta kalamam için ne gerekiyor ise yapıyordu. Koştum koştum ve koştum. Emin olmadan, nereye gideceğimi yada varacağımı bilmeden koştum koştum ve koştum.
 
Durduğumda ya da ben durduğumu sandığımda bir aydınlık gün ışığı huzmesinin tam altında karanlıkta otururken buldum kendimi. Her yer karanlıktı ama o an aydınlıktı benim için. Karanlık her yerdeydi ama aydınlık tek bir yerde, gitmek ve varmak için bir yolum vardı artık. Yine bilmiyordum Yine emin değildim ama elimde olan o an, sahip olduğum tek gerçekti.
 
Karanlık, her yerde... Önümde, arkamda gözümü kapadığım her anda... Ama şimdi de değil... 
 

24 Temmuz 2015 Cuma

Elinde Bavuluyla, Evini Terk eden Kaplumbağa...

 
 
Kaybolmuş bir ruh, daha nasıl kaybolur diye sorsa biri bana cevabım "kendini bularak" olur. Ben kendimi en çok kaybettiğim anda buldum ve aslında bugüne kadar tek aradığım şeyin kendim olduğunu fark ettim. Her ne kadar anlatırken bir çırpıda çıkıyor olsa da bu konular insanın kaleminden yada ağzından lakin yaşarken çekilen sancı , herkese göre bambaşka.
 
Boşanır mıyım? Boşana bilir miyim? Boşanmalı mıyım? vb. sorular sorarken, bir gün geldi ve hiç soru sormadan sadece hareket ederken buldum kendimi. Yılların getirisi miydi? gerçekten yoksa bende ki değişimin eseri miydi? yoksa zaten her ikisi de aynı şey miydi? pek bilmiyorum. Düşününce hepsinden bir parça vardı galiba.
 
Ne yazık ki insan boşanıyorum dediğinde her şey hemen sonuçlanmıyor, hele çocuğunuz varsa ve kocanız sizden boşanmak istemiyor ise.
 
Bizim boşanma yolumuzun başlangıcı bir sabah benim kendime yeter dediğim ve öğlenine onun ehhh dediğinde başladı. gördüğünüz gibi karşılıklı bir başlatma söz konusu. Akabinde sözlü düellolar, önce atarlanmalar, sonra alttan almalar süreci izlerken süreç gerçek olmaya başladı ve evden ayrılmaya kadar geldi. Bir gün eve gittiğimde eşim evdeydi, bir saat sonra yoktu artık. Bavulunu toplamış ve gitmişti. Kendine göre barışma çabaları sonuçsuz kalmıştı. Oysaki benim bakış açımdan onlar barışma çabasından çok bugüne kadar hep yaptığı davranışlardan bir demetti. Dolayısıyla artık işe yaramayacakları kesindi. Ve o bunun farkında bile değildi.
 
Hala da farkında değil sanırım. 12 gün olmuş ayrı kalalı (ve şu an çok şaşırdım. bu kadar zaman geçtiğini hiç fark etmemiştim.) Bir tehtit bir alttan alma ile bu pazartesiye kadar geldi. Bu  pazartesi ne oldu diyecekseniz, ne olacak kavga noktasından dönüldü. Ben çok kızdım, yüksek ihtimal o çok kızdı. Ama sonuçta bana ilk defa saygı gösterdi ve beni aramayı bıraktı. İki kere konuştuysak çok kısa ve öz konuşuldu ve gerekçeler sebebiyle görüşüldü. Bu hafta sonu oğlum geliyor yanıma bakalım süreç de bizi neler bekliyor.
 
Sizinle neler hissettiğimi aslında paylaşmak istiyorum çünkü bu süreçte en zor şey bu!
 
Gerisi hikaye...

11 Haziran 2015 Perşembe

Yan(ıl)sa, Sar(ıl)sa...



İçimdeki sessizlik uzayıp gidiyorken, dingin bir heyecan var içimde bir yerler de. Aklım ile anlamlandıramadığım ama içten ayak seslerini hissettiğim bir heyecan. Bir şey geliyor hayatıma, bir kapı açılıyor önümde. Aramadan bulduğum bir şey gibi, yeni ama tanıdık sanki. Geçmiş yaşamlardan, genlerimden gelen bir şey belki de.
 
Fazladan bir yaprak düşer ise hayatın akışı değişir demişti biri bana. O fazladan yaprak düştü bir yerlerde ve şimdi ardı arkası kesilmeden gelen değişimler hissediyorum.
 
İyi ki varım...

9 Haziran 2015 Salı

Baykuş kanatlarına yüklü kelimeler....

Baykuş kanatlarında yüklü kelimeler sessiz ve duygusuz. Kanat çırpınışlarındaki bilgelikten eser yok benim çırpınışlarımda. Kulaklarımla duyuyor, gözlerim ile görüyorum ve en acısı içimde biliyorum geçmişi, şimdiyi ve geleceği... Çok bilen de yanılır misali bu kadar olasılık benim için bile fazla... Kararsızlık beni günden güne çökerten... Karar vermeyi zorlaştıran tek şey iyi anılar o kadar... Yoksa boşluğu olmayan birisinden vaz geçmek bu kadar zor değil. Günlerdir yalnızım ve aramıyorum onun varlığını... Sesini duymamak beni rahatsız etmiyor. Yılların elimizden aldığı şeyin, çıkan bilançonun bedeli sandığımızdan çok ağır. Bu duygu karmaşasının içinde kendime dönüp baktığımda tarifi mümkün olmayan bir sükûnet ve dinginlik ile sarmalanmış durumdayım. Korkularım esen rüzgar gibi bir var bir yok misali.
 
Ağustosu bekle diyor Bayan Yıldız. Haziran Temmuzu bir geçir... Bu kadar yıldır bekleyen biri için değişik bir tavsiye. Durmak istemiyorken biraz daha durmak, zor geliyor şimdi.
 
Karmaşaların insanı mıyım? Yoksa kendime en çok karmaşa içinde mi seviyorum bilemiyorum bazen. Saçma sapan bir yığın olayın içinde boğuluyorum....
 
Karman çorman zamanların kadınından selam olsun tüm kaderimdeki olasılıklara, korkmuyorum, hepinize açık kapım...
 
Hayat, canını yediğimin hayatı... Sakin ol dingin ol huzur dolu ol benim için...
 
 
 

6 Haziran 2015 Cumartesi

Yapma Haziran...



Yapma Haziran, deşme yaralarımı. Kanayan yaralarıma basma tuzunu... Kasvet dolusun, hüzün dolusun....

Akşam serinliği çöktüğünde bir sis iniyor üstüme, adımlarımın sıklaşması sırtımdaki ürpermeden mi bilemedim? Üşüyorum, haziran mı soğuk yoksa yüreğime inen kış mı ?

Olmuyor olmuyor olmuyor... Düzelmiyor yapılmıyor... Umutlarım kırık, taştan duvarlarım yüksek.

Kimsin sen? nesin ?

21 Mayıs 2015 Perşembe

Yol.000.000 (Yol Milyoneri) Vol#2



Artık ikimizde bahanelerin arkasına saklanamayacak kadar büyüdük. "Umutlar" besleyemeyecek kadar kora döndü. Çok tekrar yaptık sanırım. Ezbere bildiğimiz bir oyunu oynamak, içimize işleyen ikinci bir benlik gibi sardı etrafımızı.

Zaman korkularımız kadar büyüttü öfkemizi, gölgeleri hala ürkütse de bizim saklanacak, kaçacak bir yerimiz kalmadı.

Yüzleşmek her seferinde, ince bir çizgide yürümek kadar kırılgan.

Bu kırılganlık bulaşıcı bir hastalık misali agresif, bir savaş hattı kadar dinamikleştikçe "son" denilen şeyin "an" olmasına ramak kaldı. Her yeni günde o konuşmaları duymak, aynı sayfaları karıştırmak kadar bilindik. En kötüsü her hatırladığımda, uyandığımda yaşadığım o his. Ona karşı o kadar savunmasızım ki! Her şeyi değiştiren zaman, henüz bunu değiştiremedi hayatımda.

Zaten Zaman'ın çok sevdiğin birini kaybettiğini bangır bangır bağırdığı bir hal; Nasıl sevilebilir ki?

Semptomlar çok ağır. İçki ailemizin bir ferdi misali her an içimizde. Ve bu arsız misafir ile ilişkimizi bitirmek arsız metres misali zorlu ve çirkin. Okunan milyon tane yazının hepsi sanki aynı kalemden çıkmış gibi. Yaşanılanlar, hissedilenler ve söylenen yalanlar... Yalnız değilim dedirten yazılar, sanki bir işe yararmış gibi.

Yalnız olmadığını bilmek bu durumda kimseyi teselli etmiyor. Böyle bir şeye muhatap olmak, biliyor ve bildiği için araştırıyor,okuyor olmak yeterince kendini kötü hissettiriyor zaten. Öyle bir doygunluk ki bu, yeni bir kahroluşa ihtiyacı kalmıyor insanın...

Bu, ailemin en zayıf yanı. Bir zincir en zayıf halkası kadar güçlü değil mi? Eee neyi konuşuyoruz ki seninle...

Hayat öyle bir hoca ki öğretiyor ve içimde bir yerler deki bir his "Biliyorum ki final sorusu buradan gelecek  ve biz evliliğimiz ile sınanacağız" diyor..  "Ben" olgusu ne kadar dersini çalışırsa çalışsın, bu sınav "Biz" 'in vermesi gereken bir sınav. "Ben" kalırsa "Biz" kalır yani birimiz kalırsak hepimiz kalırız.

Dün ve benzer günlere bakınca durum pek iç açıcı görünmüyor. Sınav anında soruları görmesiyle sınıfta kaldığını bilen ama belki tuttururum diyerek cevap veren ve hoca kanaatine bırakan öğrenci misali kendimi kandırıyorum gibi geliyor.

Kandırıyor muyum? Sanki biraz biraz... hatta tatlı tatlı... Ama şu bir gerçek her yeni yıl darbenin şiddeti artsa da, karşılamanın gücü de bir o kadar artıyor ve acı aynı şiddette gelmiyor ve  hissetmemeye başlıyorsun. Bir nevi his soykırımı bu yaşanılan...

Öyle bir soykırım ki yalnızlaştığını bildiğin ve darbelerin acısını eskisi kadar hissetmediğin halde, kendini garip bir kalabalıkta kocaman bir boşlukta hissediyorsun. Öyle bir boşluk ki her şey yarım kalacakmış, hiç tam olmayacakmış gibi. Yarım bir hikaye ile yol alırken, bir evladı yarım bırakmak, onun hikayesinin yüklemi olarak yola devam etmek ve bu seçimin devamını bilememek en zor olanı galiba...

Lakin"Düzelmek" denilen olgu bizim için "Bir varmış bir yokmuş..." ile başlayan masal misali; Gece varmış gündüz yokmuş, bugün varmış yarın yokmuş gibi sonrasız


Gece çökmek üzere, Starkların dediği gibi "Kış Geliyor"...






5 Mayıs 2015 Salı

John Bramblitt


Çok mu zaman geçti renklerin üzerinden en son ne zaman görmüştüm seni kırmızı  yada mavinin sklemen tonunu yakalamak ne zaman bu kadar karanlık olmuştu ki? Evet şimdi sorsan söylerim sana gözlerimin önünde kararıp giden dünyayı. Tek bir atak, oysa her zamanki gibi gelmişti. Önce istemsiz kasılmalar, bulanık bakışlar ve derin bir karanlık. Karanlık bu sefer saha bir koyuydu sanki. Uyandığımda, uyandığımın farkında bile değildim. Sesler canlı, ışık ise yoktu hayatımda.

Ah karanlık öyle ani girdin ki hayatıma, bitmeyen bir rüya gibisin benim için... Karanlık koyuydu ve zordu çoğu zaman. Neden sorusuna verilecek bir cevap yoktu, kızgındım sadece. Nasıl olabilir diki bu ,nasıl benim başıma gelebilirdi ki?

Kaos bu olsa gerek.

Ses var ışık yok... Renkler... Kağıt ve bir kalem...

Günler geçerken ellerimde buldum renkleri... beyaz çok yoğun mavi daha kaygan sklemen ise biraz koyu biraz kaygan... evet her rengin dokusu farklı ...

Bugün daha da iyi hissediyorum, resmen görüyorum... Ellerim sihirli gibi, resim yaparken o 13 yaşındaki çocuk oluyorum.


Mavi sarıyla buluştuğun da ama en çok siyah renklerle buluştuğunda seviyorum... Ellerim güz oluyor,yağmur oluyor, güneş oluyor... Bana göz, yeni yepyeni umut oluyor.

Yaş(a)basmak...


Yüksek bir binanın tepesinden bakmak ve haykırmak içinden geçenleri... Aşağı bırakmak aklından omzuna yerleşen yük zerrelerini ve uçmak düşmenin ne olduğunu bilmeyen bir kuzgun misali...


Ahh işte bir sabahın daha gölgesine sığındık hep beraber... Yolda yürüyen nefes hızsızları ile karşılaşıyorum tesadüfen ve yeniden. İçlerine çektikleri dumanı paylaşmak , zehri bile başkasından yarım almak bana göre değil. Tam olmalı her şey, hele ben bu kadar yarımken...

Bu ara çok nefesimi çaldılar galiba benim...

Kaderimin oyunları pek bir cilveli pek bir benzer nedense. Bu aralar dönen senaryoyu hatırlıyorum, hiç sevmemiştim. Kanal değiştirir gibi oyun değiştirsem çok memnun olurum. Avukat olmaktan sıkıldım artık yönetmen olmak istiyorum. Yaşadığım bir şeyi sorgulamak değil henüz yaşamadığım şeyleri yaratmak istiyorum.

Evet geleceğimin mesleğini buldum sonunda, Yönetmenlik:))

21 Nisan 2015 Salı

Photosentez


 
Anlar ile yapılan değerlendirmedir photosentez. Çekip sakladığınız anlarınızın toplamıdır yargılarınız, tecrübeleriniz, hissettikleriniz... Her çekim öz barındırmadığı içindir belki de bu kadar acımasız ve önyargılı yaklaşımlarımız.
 
Kendimize toz kondurmayan beynimizin oyunları hepsi. Dün "Dedemin İnsanları" isimli filmi izledim. Her izlediğimde başka bir noktaya yapılan teması fark etme şansını yakalasam da, yaşadığım his aynı. Öyle bir dedenin torunu olamamanın garip bir kıskançlığını yaşıyorum içimden. Ne kadar garip değil mi? Bir dede istiyorum ve o filimdeki gibi bir dede. Hayat herkese aynı olanakları sunan bir olgu değil. ve benim şansıma öyle bir dedem hiç olmadı. Bir tanesi ben doğmadan ölmüştü bir tanesi ile hiç bir şey paylaşmamıştık. Dolayısıyla bilmediğim bir şey dede. Bayram gezmeleri hariç gittiğimiz, Annemlerden daha büyük hiç kimsem olmadı benim daha doğrusu ben kimsenin hiç bir şeyi olmadım. Beni özlediği için hiç amcam beni aramadı mesela. Yada dayım çıkıp gelmedi yanıma.
 
Bakmayın bu kadar dramatik anlattığıma çok şükür kendi kendimize yetenlerdeniz. Lakin şöyle filimler olduğunda imrenmemek, yada tarifi pek olmayan bir boşluğu yok saymak kolay değil.
 
Buna yapacak hiç bir şey yok, ölenler dirilmiyor, doğulacak aileler seçilmiyor. Fakat o filimdeki gibi  bir anne, büyükanne olmamız mümkün.
 
Haydi o zaman önce kendimin insanlarını, sonra annemin insanlarını ve daha sonrada ninemin insanlarına...

13 Nisan 2015 Pazartesi

Yol.000.000 (Yol Milyoneri) Vol #1


 
 
 
 
Ben bir milyonerim. Gidilecek yollarım, her an için alınacak nefeslerim ve aslında yaşanılacak bir hayat var  benim, senin, bizim için...
 
Bir çoğul olur mu? diyeceksin bana. Olur diyeceğim, inanmayacaksın. Nasıl gördüğünü hiç sorgulamayacaksın, hemen itiraz edeceksin. Oysa sana hayat bir ilüzyon dediğimde, belki bir an duracaksın. Kim bilir, küçük küçücük bir an. 
 
Sonra sana hiç bir hayat tekil olur mu ? diye soracağım tüm öğretilen doğrulara inat. Kabul etmek istemeyeceksin. Sonra bir şey hem tekil hem de çoğul olmaz diye savunacaksın, biliyorum ama içinde bir yerlerde düşünürken, kendi dediğine inanmamaya başladığını hissedeceksin ve işte o an değişmek için hazır olacaksın.
 
Düşünsene içinde insanlar, şehirler kısacası milyon tane seçim ve yol barındıran bir şey tek olabilir mi? O zaman nasıl tek bir hayattan bahsedebiliriz ki?
 
Bir noktadan sonsuz sayıda doğru geçer diye öğrenmedik mi kitaplardan? O zaman sen evren de  küçücük bir nokta iken neden sonsuz seçeneğin olmasın ki?
 
 
 
 


28 Mart 2015 Cumartesi

Tencit Pilavı Günlükleri vol #1


 
 
Bir insan kendini ne kadar cezalandırır? Ya Bir Kadın? Ya  Ben?
 
Bu sorunun cevabı eksik kalan umutlar da saklı hep, "zaman" sıkıştırılmış eksikliklerde. Kimisi koynunda ömre bedel bir cezayı sığdırırken kimisi ilk vuruşta kurtuluyor prangalarından.
 
Peki ben ?
 
Yağmur yağıyor bugün penceremden içeri, sanki gönlüm başkaymış gibi. Sorsam yağmura, kaç damlan acıma şahit diye? Mahşer de şahitlik edecek bir deniz çıkar huzura. Peki neden bugün bana cevap vermiyorsun yağmur?
 
 Neden?



  
Bugün herkes susabilir ama şarkılar onlar benimle...Bugünün anlam ve önemine ait şarkımı Adele söylüyor en derinden, benim için. Camdan dışarı baktığımda yüreğimdeki acı ve isyanın yağışını görüyorum resmen. İçinde alev barındıran yağmur taneleri düşüyor yukarıdan üstüme. Her damla yeni bir şahitlik için buharlaşıyor tenimden. Rüzgar daha çok şahite ihtiyacım varmış gibi üstüme üstüme gönderiyor, onları. Ama daha çok şahit istemiyorum , tek isteğim sükûnet.
 
Yorgun değilim, artık olmaz zaten. Kızgın da değilim, kızgın olacak bir şey yok ki ortada artık. Kalmamış bitmiş, ona dair içimde kalan kırıntıların ne olduğunu bile anlayamıyorum, o kadar yok. İçimde bir yerde olan o genç kızın sesi de yok artık kulaklarımda, olmaması iyi duymak istemiyorum onun aptal haykırışlarını. Zaman geldi biliyorum.
 
Ayrılmak bu kadar zor mu?