28 Eylül 2024 Cumartesi

Fotograftaki Kız...

 


Bunaltıcı bir gün, pazar! Pazar olduğu için mi bunaltıcı yoksa bu bir tesadüf mü? Şu an tam bilmiyorum. Çocukluktan kalma bir pazar sabah gibi fonda klasik bir müzik dönüp duruyor usulca. “Bizim çocukluğumuzda” diyeceğimiz yaşlara gelince insan, kurulmuş saat gibi yeri geldiğinde bu girizgahı kullanmaktan geri kalmıyor anlaşılan.  Biyolojik saatin tik tak sesleri arasında fonda çalan müziği biliyorum ama hangi şarkı tam çıkaramıyorum aslında. Kafam dolu, kendi kendime sürdürdüğüm konuşmalarımdan bir tanesinde takılı kaldım. Haftalardır bitmeyen bir döngüde devam ediyorum. Bir takılıp bir bırakıyorum ama ne vaz geçiyor ne sonuç alıyorum.

Uyuyorum, uyanıyorum, yemek yiyorum, çalışıyorum, insanlarla konuşup sohbet ediyorum ama aslında o an(!) da değilim. Ben oradaymış gibi gülümserken çevreme, aslında içimde en derinimde bitmek tükenmek bilmeyen o oturumun kaldığım yerinde asılı; bir konuşup bin dinler haldeyim.

Ama geçecek biliyorum… Çünkü istiyorum…

Bu hiç normal değil! diyen içgüdülerim, bu arada “Normal” neydi? diyen beynimle farklı tarafta yer alınca aklıma Türk tarihin en ikonik filmlerinden biri olan “Selvi Boylum Al Yazmalım” da Asya isimli karakterin filmin yıllarca hafızalardan silinmeyecek, hatta tek bir cevapta birleşmeyecek “Sevgi neydi?” sorusunu sorduğu anı geliyor.

Filimde Asya’nın kalbi ile aklı arasında kalan “Sevgi” kavramı gibi benim de “Normal” tanımım aklım ile kalbim arasında bu aralar. Bir tarafım Normal kavramını; “Cemşit” gibi algılamak isterken (yani “olması gereken ama günümüz şartlarında masalsı bir kavram gibi kalan”), diğer tarafım “Normal” kavramı daha çok “İlyas” karakteri gibi (ipe sapa gelmez bir halde) algılıyordu.

Ne de olsa bu ara hiçbir şey normal değildi. Ya da benim normalim buydu! Ama bu aralar bildiğim Normal bir vardı, bir yoktu benim için. 

Böyle karmaşık iki uçlu duygusal algılamalar arasında olduğunu anladığında insan kendi kabullenişlerinden birinde olmadığını da anlıyor. Bu anın daha farklı bir varoluşsal krizin ayak sesleri olduğunu hatta belki de vazgeçmek ile tutunmak arasında asılı kalan ruhunun huzur arayışı olduğunu düşünüyor. Yoğun bakımda koma da olan bir hasta gibi yaşıyor olduğunu fark edip aslında yaşayamıyor olduğunu hissediyor.

Ben de o sebeple bir kabullenişten daha çok zihinsel bir bağımlılığın yoksunluk krizinin kıyısındayım anlıyorum. Öyle ki Terliyorum! Alınıma yazılan bir kaderin göz yaşlarımı bu terleme bilmiyorum ama boncuk boncuk terlerle dolu alın çizgilerim. Bedenim aklım gibi bir nevi isyanda, durmaz bir titreme kaslarımı silkelerken, sinir demetlerim itaat etmemek, göz bebeklerim büyümek için deli gibi bir arayışta. Kahkahalarla gülmek, bir taraftan da ağlamak istediğim bu halime bakınca varlığımın onaylanmasına olan bağımlılığımın son evresinde bir ben ile baş başayım. “Ben varım! Ve sadece var olduğum için değerliyim.” diye bağıran tüm hücrelerime inat hissettiğim o derin değersizlik duygusunun altında ezilirken ruhum, bedenim nefessiz kalıyor. Nefes alıyor ama boğulduğumu hissediyorum.

Benim içimde dönüp duran bu dönenceden bir haber herkes aynadaki aksimin gölgesinde hiçbir şey yokmuşçasına dinleniyor? Şaşırıyorum! İstekler, talepler ardı arkası kesilmeyen yaşamsal ihtiyaçlar bir bir sıralanırken ve hatta karşılanırken beni görmüyorlar.

“Ağlasam, Sesimi duyar mısınız, Mısralarımda” diye soran Orhan Veli Kanık kadar duyulmuyorum aslında. 1941 ‘den beri çığlık atmak isteyenlerin diline pelesenk ama duymak istemeyenlerin duymadığı bir çığlık bu. İmkânsız, çaresiz ve bir o kadar yalnız bir çığlık! Şair tarafından yazıldığı kişinin duymadığı, okusa bile anlamadığı, kendini o mısralarda bile bulamayacağı için kendi içinde saklı derin bir çığlık. Benim içim, o tek bir mısra içerisine sığdırılmış çığlığı atarken; tarih kendini tekerrür ettirerek, kendi içindeki çıkmaza saplanıp kalan o mısra da ki gibi kimse duymuyor. Sadece ben! Elbette ruhun tekâmül yolunda yürürken hayatına koşulsuz şartsız kattığı insanlarım var. Beni konuşmadan duyanlarım, ben söylemeden bilenlerim. Onlar benim ruh Ailem. Ama şu an derdim sesimi duyması gerektiğine inandıklarımla! En çok da kendimle galiba! Benim sesime kulakları sağır insanlarımın arasında kulaklarım kanıyor, dolaşıyorum, anlamak istiyorum ama kimse anlatmıyor. Zaman geçip sessizliklerin arasında çarmıha gerili kalan umutlar bir bir tükendikçe; Kendi kendine tanıdık çığlıkları duyanların yaşadığı ince bir sızı çalıyor bam telimde, sızım sızım sızlıyorum.

Sızladıkça, İskelet çiçeklerinin yağmurla kavuşmasındaki o an gibi damla damla renksizleşip sonunda yok oluyorum. 


Aklım, bir kendinde bir kayıp hallerinde gezinirken, fonda Yann Tiersen ‘in Dispute isimli o müziği çalmaya başlıyor. Başındaki o mızıka ezgisi bir harika, Öyle ki müziğin içine hapis tüm duyguların kulak zarında titremesi ve kalbe dokunması çok ilginç. Elime aldığım bir bardak su ile içimi soğutmak istesem de girdiğim girdabın farkındayım, bu pazar günü, bu ağaçlar, bu rüzgâr beni bana getirmeye niyetli. Belki bugün çocukluğumdaki gibi kendime en yakın gündür, kim bilir.

Karşılıksız sevginin kollarında, kahramanlarımın çatımın altındayken yaşadığım zamanları hatırladığımda içimi saran sıcacık duyguyu bırakmak hiç istemiyorum. Bende bu sebeple kendime gelmek için İki haftadır çocukluğuma ait annemle beraber çekildiğimiz bir fotoğrafı yanımda taşıyorum.

Evde uzun zamandır dokunmadığım çekmecelerden birini düzeltirken sanki yeniden keşfedilmeyi bekler gibi beni beklerken buldum o fotoğrafı. Fotoğrafta 10 yaşında ya var ya yokum.  Piknik yapmak için gittiğimiz ormanlık bir alanda çekilmiş. Yaza ait bit güne ait olsa da ormanın serinliğinde annemin omuzlarına aldığı beyaz hırkası var. Üstümde su yeşili bir tişört ile gökkuşağı renklerinde bir şort ile annemin kucağına yarı oturur yarı ayakta durur bir halde yaslanmışım. Saçlarım uzun, kâküllerim her zamanki gibi benimle. Güzel bir güne ait hatırlamasam da.

Ama o fotoğrafı yanıma almamın sebebim bunların hiçbirisi değil. O fotoğrafı yanıma aldım çünkü uzun zamandır özlediğim o dinginlik ile huzurun pervasız bir yansımasını kendi yüzümde gördüm. Gözlerimdeki o sakinliği ve yüzümdeki o gülüşü çok sevdim. Annemin kollarında olmak bana hep kendimi güçlü hissettirirdi, yeniden o duyguyu hissettim. O kadar içim ısındı ki, bir yerde kaybettiğim umutların yerini başka bir yerde kazanabileceğimi bana hatırlattı sanırım. Yalnız olmadığımı, sevildiğimi, hala fırsat olduğunu hatırlattı.

Ah bu fotoğraf harika bir nefes arası… Geçmişe ait ama şimdi taptaze hissettiriyor bana.  O fotoğraf çekilirken kadrajın arakasında duran babamın gülümseyin sesini bile duyuyorum. Güzel günlerimizi kötüleriyle değiştirmemize sebep hangi yaralarımız sebep oluyor acaba? Nasıl bir zihin ki bu kendini huzursuz bir yerde huzurlu hissetmeyi öğrenebiliyor. Ya da nasıl bir öğreti kendini, olduğun ya da olabileceğin kişiyi bir başkası uğruna yok saymayı öğretip içselleştirmene sebep olabiliyor? Düşünürken aslında temelde “Gitmeyi” öğrenmediğimi, bırakmanın da bir seçenek olabileceğini fark ediyorum. Savaşmaktan vazgeçmenin de onurlu bir yanı olduğunu hatırlatıyorum kendime. Kaybetmeyi de öğrenme zamanımın geldiğini anlıyorum aslında!

Kaybetmek (!) ?

Hayır! Bırakmayı Öğrenmek!

Allah’ım neler diyorum ben? Çağımızın egosu yüksek insanlarının öğrenmeyi hiç istemediği, ellerinden gelse lügatten kaldıracakları bir fiili öğrenmek hatta deneyimlemek nasıl bana iyi gelebilir ki? İnsan zihni çok hain. Hem de en çok kendine bu hainliği. Öyle ki zihnim kuruntularımı sinsi sinsi öne çıkarak usulca bana hiç yaşanmayacak ama yaşanabilirmiş gelecek birçok hikâyeyi anlatmaya başlıyorlar. Kuruntularımın anımı ele geçirdiği o anlarda içimde yükselen karmaşayı hissetmeye başlamam ile ayılıyorum aslında. İnsan bir kez fark ettikten sonra bir daha eski kişi olamıyor. Bende de öyle oldu bir anda. Artık fark etmiştim. İçimde bir şeyler değişmişti. Kurban rolünü oynayamayacak kadar aklım başımdaydı artık. Böylece uzun zamandır içimde süre gelen karmaşanın hediyesi, susmuş bir zihin ile kaldım baş başa.

Derin bir nefes aldım.

Nefes aldıkça içime dolan serin hava, zihnimde dolaşan fırtınadan savrulup arta  kalan son acıyı da bir nebze olsun dindirmişti. Belki de her şeyin çözülmesi gerekmiyordu.

İçimdeki bu kırılgan huzur, rüzgarın bana fısıldadığı bir sır gibiydi. "Bazen bırakmak da bir yol," diyordu sanki. Belki kaybetmek kötü bir şey değildi. Belki her kayıp, yeniden başlamak için bir fırsattı.

Yüzümü gökyüzüne çevirdim. Mavi. Derin, sonsuz bir mavi. Yann Tiersen’in melodisi hala kulaklarımda yankılanırken gökyüzüne baktım. "En çok o maviyi sevdim," dedim içimden.

 “En çok o maviyi sevdim, iyi ki giymiştin kokun değmişti maviye, yoksa seni nasıl tanıyacaktım” sözlerini okuduğum kısa öyküyü hatırlarken gökyüzünün mavisi beni kendine sakladı. Ve işte orada,  aklıma gelen Behçet Aysan’dan bir şiirin ilk üç mısrası ile bir gülümseme yayıldı dudaklarımda.

“Bilirim yarın diye bir şey var
çeliğin su katılmamış yanı
ırmakların geçilecek, fırtınaların dinecek

Bir yanı var
ömrümüzün
belki bir gün gülecek.

Selam verip
selam alacak…”

 

Hayat, karmaşıktı evet, ama bir yandan da çok basitti. Rüzgar esiyordu, yapraklar şakırdıyordu, gökyüzü maviydi ve ben, bu anın içindeydim. Var olmak için daha fazlasına gerek yoktu.

Yavaşça gözlerimi kapattım ve kendime fısıldadım: "Geçecek... Her şey geçecek."