31 Ekim 2016 Pazartesi

Üşürsün Sinsice... Uyuyamazsın...





Bu gel git hissiyatlı yarı bozuk aklım ile karanlıklardan doğan kahramanlık hikayeleri yazmak zorlaşıyordu git gide. Kaybolmuşluğun koyu kuytu grisindeki yeşil kadar soluktu tenim öyle ki sabah yüzüme sürdüğüm allık tanelerinin bile renk veremediği bir sukunet hali vardı üstümde. 

Kısacası kaçmak için güzel bir gündü doğan, yok olmak ve yeniden var olmamak, susmak ve konuşmamak için... 

Piyanomun başına geçtiğim de yalnızlığım doğmak üzereydi, ben sustum, tüm kaybolmuşluğum aktı geceme...

Tünelin sonundan önceki son çıkışa gelmek üzereydim parmaklarım dolanırken piyanomun tuşlarında. Etrafımda uçuşan tülden şeffaf anıların arasında, yerden kalkan eski anılar gibi puslu bir halimiz vardı. Alın yazısı diyemeyecek kadar bize aitti her şey. Tırnaklarımız ile azimle günden geceye geceden güne kazıyarak kapatmış, var ve yok etmiştik tüneldeki tüm çıkışları. 

Öyle bir ana denk gelmiştik ki artık burada verilecek olan karar; orta sahadan atılan bir gol kadar tekrar edilemez, var edilemez duruyordu. Öyle ki yaşamımızdaki tüm oyuncuların konumunun değiştiği de hesaba katıldığında imkansız teriminin kıyılarını çöken bir gölge kadar kararıyordu içim tülden anıların arasında. 

Tünele devam etmek de bir seçenekti elbette. Ama o da bilinmez bir merhaba kadar tanıdıktı yüreğime. Bildiğin bir ayrımın pençesinde yıllarımız geçerken tanımamak daha iyiydi belkide; ne de olsa tanımlar ile köşe bentleri belli olan bir sorun değil miydi varlığımı çepeçevre sarıp, avucumda tutup kök salmasına seyirci kaldığım...

Yalnızım... Piyanomun tuşlarından akan notalar kadar, yalnızlık senfonisi çalamayacak kadar yalnız...


Öyle bir yerdeyim ki, gecenin yıldızlarını yitirdiğinde hissettiği kadar karanlık ve yıldızlarını bulduğunda hissettiği kadar ulaşılmaz. Elimde tutmaya çalıştığım bir avuç su, tutamadığım ise zaman. Bana bıraktığı tortularının arasında geçip giden, benden hesapsızca kaçan zaman.

Piyanomun tuşlarında akan melodinin hikayesi yalnızlık, yoksunluk, yorgunluk ama asıl yokluk... Öyle bir yokluk ki bastığım her notada içime işleyen soğuğun bir perdesi, bir tonu...

Yoksun, huzursuz gecelerin sabahlarında güneş doğmaz bazı evlere. Kahve kokusu olmaz mutfak tezgahlarında  yada tatlı bir parfüm esintisi taşımaz banyonun duvarları... Soğuk bir gri dolar evin odalarına. kocaman bir boşluk doldurur odalarını sığamazsın. Sığındığın bir kaç parça eşya bile küçük gelir bedenine içinde kalamazsın. İşte böyle zamanlarda kalorifer peteklerinin ısıtmadığı, üstündeki yünden şalın bir işe yaramadığı bir soğukluk girer yüreğine. Üşürsün! Üşürsün sinsice... İçinde karlar yağarken sen yanarsın alev alev. Öyle yanarsın ki seni gören herkes bir yok oluşun ışıldamasını şenlik ateşi sanar da olmadığını anlatamazsın. Uyumak istemediğin yatağında uyanmak istemediğin sabahların olur, engel olamazsın. Kahkahası olmayan gülüşlere hapis bir yürek kadar mahsunlaşır, yarım kalırsın bunu bir gün kendine bile anlatamazsın.

Öyle sabahların olur ki aynanın karşısında bulursun kendini, tanıyamazsın. Gece bıraktığını arar, yatarken süslü, parfüm şişeleri ile bezeli  komidininin üstüne bıraktığın maskelerde bulduğunu sanarak çıkarsın. Savaşmak istersin, yakıp ve yıkmak. Öyle bir savaş ki hiç var etmemek istersin, istersin de kazanamayacağını bildiğinde savaşamazsın bile; Umutların olmadığında elinde tüm kanlı savaş aletlerin olsa bile oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi kalırsın da ağlayamazsın, tıkanırsın. Susarsın, susarsın ve susarsın... O kadar çok susarsın ki tüm istediğin isyan etmek olsa bile edemezsin, susarsın. Yok olur tüm duyguların zamanla, hatırlayamazsın. 

Bir gün gelir bir masanın başında durur da hatırlamak istediğin bir şey varmış gibi hissedersin ama anımsayamazsın ya işte o an da "her şey" senden elinde topladığı  tüm bavullarıyla gitmiş ve sen hatırlamadan kaybetmiş olursun ama bilemezsin. Öyle bilemezsin ki her gün eksilirsin aslında çoğaldığını sanarken ve bir gün anlarsın en çok olduğunda yok olduğunu ya işte bende öyle yok oldum ben.

Piyanomun tuşlarında akan benim hikayemin melodisi... Bastığım her notada basmadığım her notaya atıfta bulunan bir bilinmezler senfonisinin hiç olmayan sonesi.


Gün doğuyor geceye ve ben hep zamanı zinadan eden bir mahlukat idim kendime. Ama bu geceler bana zindan olalı hiç bir sabah o tahtanın üstündeki bıçak darbesinin derinliğinin sığlığında ki dik durma çabası kadar aydınlatıcı olmamıştı. Bilindik bir gecenin doğan sabahıydı işte.

Piyano tuşlarına tüm anıların yükü ile isyan ederek son bir kez bastım ve kapattım kapağını piyanomun. Sukunetim, sessizliğim  bu gece için yeterli, bu sabah için fazlaydı. Hatıra yükleri olan bir eskici gibi zihnime hücum eden anıların altında ezildiğim bir gün geldi aklıma. Bir sabah hatırladım yanında uyandığım için mutlu olduğum ve sonra bir gece geldi aklıma kokunu sadece sen uyurken hissedebildiğim için üzüldüğüm. Ve sonra başka bir an geldi evde olmadığın için huzursuz olduğum ve sonra geçen bir gün geldi aklıma evde sadece olduğun için huzursuz olduğum... O an döndü kırmızım, beyazım, fuşyam ve anladım mavim, siyahım  ve en çok içimden sızan grim

Kırmızı ve maviydi geceler... 
Zaman siyah ve beyaz...  
Sen benim fuşyam şimdi  bakıyorum içimden sızan boz bir gri ...



8 Ekim 2016 Cumartesi

Fuji Dağının gölgesinde güneşlenen çocuklar...




"Fuji Dağının gölgesinde güneşlenen çocuklar gibi kelimelerden kurduğum yalan dünyamı yine kendi başıma ben yıktım. Yalanlarla bezeli kirli dünyamda kaç bahar yaşadım hiç bilmiyorum. Emin olduğum tüm dünyayı silip bir bir kahve fincanı süresinde yok ettim. Konuşulanlar, laflar büyüdüler benimle beraber; ben kimim derken... 

Benim tüm sevgim sokulup içimden sızarken bedenimden, dışarıda tebeşir çizilen bir ceset izinden fazlası kalmadığında boş bir kabuktan fazlası değildim . Ölünün arkasından kaç gün ağlanırdı 5 gün, 7 gün yada 40 gün mü? Ben kaç gün ağladım? Bilmiyorum. Tek bildiğim ağlarken kayboldum, yok oldum sigara dumanında. 

Dumanlı havalardan olsa hiç dağılmadı içim. Karardı gözlerim. Göz yumdum tüm kaçışlara. Dedim ki kendime "Soru bilene sorulur." ama bilmeyen ben olunca bocaladım,düştüm sokaklara. Kulağımda Cohen düşündüm ve konuştum içimden tün bilinmeyenlere " Yıldızsız bir gökyüzü ne kehanet eder bize, kocaman bir bilinmeyen bahşetmekten başka. Hiç bir şey... Kim olduğunu bilmeyen bir fani dağda taşta ne bulur... Kocaman bir "Hiç", duymak istemiyorum artık boş lafları... Boş duyguları... icindeki boşluğu büyümekten yorulmuş kadınlarla doluyum tıka basa. Fonda çalan müzik belli... yürüyen bir kütüphane gibi içimde okumadığım ne çok kadın var. Elveda tüm bilinen yönlerim. Üstüme örtülen kalın bilincim, süper egom elveda..." Ne diyorum ben dedim birden, kimle konuşuyorsun diye kızdım kendime sanki biraz önce yaptığım başka birşeymişcesine...

Ne kadar çok özlü söz biriktirmişim diye geçirdim içimden. Her gün için bir şiir mısrasına sahip bir ajandanın içinde dağılmış parçalardan toplama bir derlemeydim sanki. Her sayfada aynı hikaye, farklı anlatımlar, kelimeler ile bezeli.

Sadece bir parçasında çektiği bir acı da, ne kadar boğulabilirdi ki insan? Ne kadar yapabilirse işte en fazla o kadar olurdu. Sevinçleri de eksik yaşasa ne fark ederdi ki. Fazlası için ne ayrılacak bir zaman ne de yanacak bir ruh olurdu. Oda yoktu zaten. Kaybolmuştu kendi kurgusunun gölgesinde yaşadığını sandığı hayatında. 

Kaybetmekten korkarken kaybedenlerdendi. Ne kadar çok korktuysa kaybetmekten, yalnız kalmaktan, yok olmaktan o kadar sahip olduğunu fark etti. Ve tüm korkularını kaybetmekten bile korktuğunu anladığında yıkıldı dünyası. Öyle ki ne çok çalışıp, dinmişti. İlmek ilmek örmüştü, var etmişti kendini. Yıllar içinde büyük hummalı bir çalışmanın eseriydi. Bu kadar çalışıp didinip akabinde yarattığı kadının kendi olmadığını, onu ve tüm dünyasını istemediğini anladığında sade bir akşam üstüydü. Sakince oturdu bir koltuğa ve yavaş yavaş kendi ile övündüğü her ne varsa içinden çıkarıp o akşam çöpe attı, birer birer... "

Okuduğumda bu hikayeyi içimden, kendini parçalara ayırmış bir ruhun serzenişiydi yaşadıklarını ifade etme şekli diye geçirdim. Öyle ki bütününde sahip olduğu her şeyi sadece bir parçasında parçalamak, orada yok etmek, orada öldürüp diriltmek gibi bir huy edinmiş bir karakterle karşı karşıyaydım. Merak ettim bir sonraki kayboluşlarında kendini buluşlarını ve nasıl bir kadın diye devam ettim soluğumu tutarak.



"Zihnimdeki zindanlara hapsettiğim tüm kadınları çıkardım, bir yudum su verdim, şefkatle sarıldım hepsine... Sessizliğimi, ifadesizliğimi çıkardım üstümden paralanmış yırtık pırtık haliyle, gözlerimdeki sükunet maskesini söküp attım, yaktım bir ateş ki içim ısınsın. Ama en çok o kendimi merak ettim, kim olduğumu, kendimin. Ayna da ki aksime bakarken, itinayla omuzlarımdaki yükleri aldım, üstlerinde birken tozları silkeledim önce sonra yavaş yavaş indirmeye başladım teker teker. Şımarıklık kadının teninde güzeldi omuzlarımdaki yüklerde değil. Yüklerim direndiler omuzlarıma sarılıp bırakmak istemediler. Yaramaz bir çocuk misali hepsiyle teker teker konuşup vedalaştım. Kolay olmadı bırakmaları,direndiler. Ben de şefkatli ama kararlı bir şekilde baktım uzun uzun, sonra baktıkça yabancılaşan ve uzaklaşan yüklerimin gidişini izledim. Yüklerim uzaklaştıkça göğsümün üstünü sıkan iç sıkıntısının bağları çözüldü birden ve içimdeki tüm katran karası solukların önce birer fısıltıya ve akabinde birer sessizliğe dönüşmesine kadar izledim. Gözlerinden akan bir iki damla katran da katılırken aralarına içimde derin bir huzur vuku buldu sanki.

Tezgahın altından özel bir gün için sakladığım şarabını çıkartıp içmek için hazırladım. Bir insanın hayatında kendisi ile yüzleşmesinden daha özel bir an olabilir miydi ki? Olamazdı bu sebep ile bir kadeh kendime bir kadeh de yanımda olmayan herkes için boş tezgahın üstüne koydum. Basit bir düşüncenin esiri zihninin ışıklarını açtı ve geç kalmış tüm soruları toplayıp çöpe atarken bir yudum şarap bulanıklığı hediye ettim kendine. 

Dışarıda yağan yağmur, sıkışan trafik ve çalan kornalar eşliğinde uğurladım hepsini. Dudaklarımdan sızan sigaranın dumanının tadını, içine sinen tütün kokusunu bardağımın kenarına hediye etmekte cömerttim bu gece. Ne de olsa bu gece zihnim bedenimden taşınıyordu ve ruhum her şeyi ele geçiriyordu. "

Bu nasıl bir kaybolmuşluktu böyle. Beyin tutulması yaşıyordum. İliklerime kadar irkilmiştim. Gece mi soğumuştu, okuduklarım mı beni bu kadar etkilemişti hiç anlayamadım. Ama inkar edilemez bir gerçeklikle her cümlenin içimde bir karşılığı olması soluğumu kesmişti. Hele ki yazarı anlamak için Cohen' den açtığım parça ile yazarın her duygusu içime hücum etmişti. Şaşırdım... Aynanın karşısında bakarken gözlerime, sakallarıma düşen beyazlarla daha bir yaşlı hissettim sanki. Günlerdir evden çıkmamış olmaktan mı bilemesem de bir yok olmuşluk çöktü üstüme. Boğuldum birden...

Nefes almak hırıltılı bir kavgaya dönüştükçe, kaçma hissiyatı ağırlaştıkça ağırlaştı ve üstümdekileri önemsemeden o paspaye halimle kendimi amaçsızca sokağa attım. Varmak istediğim bir yer yoktu, bekleyeceğim bir otobüsüm olmadığı gibi. Arabamın için bıraktım kendimi. Anahtarlarımı çalıştırdığımda radyo da çalan müzikle yok olup, defalarca dirildim saniyelerle ölçülebilen bir zaman aralığında. İnanamadım, hiç bir melodiden bu kadar nefret edip bu kadar sevmemiştim. Boşaldım birden. Gözlerimden boşalan yaşlarla, göğsümden sökülen hıçkırıklarla anladım her şeyi. Kaçacak yer yoktu... Cohen gibi o da  ben neredeysem oradaydı ... Kontağı kapatıp, yavaşça çıktım. Artık biliyordum tüm yok oluşumu; Ben de kendi Boogie sokağımdaydım ve geri dönmüştüm.