Bunaltıcı bir ağırlık içinde geçen bir ağustos gecesi. Bu ağırlığın altında ezilen bir tek biz olamayız değil mi? Öyle ki o susmak bilmez Ağustos böceklerinin yorucu sesleri dahi, pili biten biten bir kaset çalardan çıkar gibi baygın ve yayvan. Nemle ağırlaşan havanın içinde, suyu konmamış rakı misali bir sertlik var.
Hissizlikle hissedilen bir boşluk, ne demek ise ?
Her yer kırık dökük bir haldeydi. Sarsıntının şiddeti o kadar yüksek olmuştu ki kocaman bir yıkım gerçekleşmiş olmalıydı. Kocaman bir yıkım diyor olsam da umut denilen o sönük yıldızı kaybedeli yıllar olmuştu. Ama şimdi tozla kaplanan tüm dünya olmasaydı, bir geleceğin var olduğuna inanabilirdim bile. Ne kadar ironik bir an değil mi? Bulunduğum durumu göz önüne aldığımda dünden bir farkım olmadığını anlıyorum, inancım yok. Bu düşündüklerimin yarın için bir faydası var mı hiç bilmiyorum, ne de olsa yarın benim için var mı onu da bilmiyorum. Ama şu an düne ait olan her şeye benim ihtiyacım var ki bu tutunduğum tek gerçeğim. Bu toz kaplı yerde sıkışıp kalmış birisi için bir parça umut! Umut etmeyi bile beceremesem de, ne kaybederim ki, en fazla yeni bir hayal kırıklığı olur. Öyle olsa dahi bilme şansımın olmadığı bir talepten daha fazlası değil. Hiç yaşanmamış gibi.
İnsan zihninin karmaşık doğasının en karanlık tarafıyla, böyle karanlık bir gecede baş başa olmak ilginç bir deneyim oluyordu benim için. Öyle bir an ki hormonal bir zehirlenmeye maruz kalmış bir beyin ve hayatta kalmak için verilen içgüdüsel bir savaş ile kuşatılmıştım.
Zifiri karanlık ve tozdan oluşan korkunç bir karışımı daha da berbat edebilecek tek şey susuzluk olabilirdi ki; ben çok susadım! Yıkılmanın etkisiyle sersemlemiştim, her yerim ağrıyor olsa da vücudumu hissedebiliyor olmak büyük bir nimet gibi geldi bana. Karanlığa ne kadar alışırsa alışsın gözlerim yakınlarımda ne olduğunu görebilecek kadar bile ışık sızıntısının olmaması beni ürkütüyordu. Ne kadar aşağıdaydım, ya da ne kadar dayanabilecektim? Durumum ile ilgili pek fazla bilgim olmasa da ayağımın üstündeki ağırlık ile hareket etmek mümkünnatı olmayan bir ızdırab olacağını anlayacak kadar acım mevcuttu.
Fazla hareket etmeden beklemek, enerjimi harcamamak şimdiki en iyi seçeneklerimden biriydi ya da sadece o vardı. Ama ilk halimi düşününce içimde solmaya yüz tutan umuda biraz arkadaşlık edebilir gibi gelmişti. İzlediğim onca belgeselden öğrendiğim tek bir şey varsa o da zihnen pes etmeme gerektiğiydi. Anılara sığınmak, ama kendini iyi hissettirenleri hatırlamak... Ne garip bir gece...
"Güneş tabii ki sensin! Seni görene kadar her yer zifiri karanlık." demişti aşkımızın ilk yıllarında kulağıma. Ne kadar gençtik, hayat bizim için dönen bir atlı karıncadan daha farksız değildi. Günler geceleri devirdi, zaman hızlıca akıp gitti ve ben her geçen gün derin bir zifiri karanlıkla baş başa kaldım.
"23 yıl." dedi sessizce birden. Hiç söylememesi gereken bir yerde. Kafasındaki sohbet ile o kadar meşguldi ki, ne söylediğinin bile farkın da değildi. "Ne için 23 yıl ?"diye sorduğumda yine yüzünde o tatlı ama düşünceli tebessüm belirdi. Daha önce gördüğüm ama anlamadığım o huzursuz edici tebessüm. "Boş ver." dedi sakince...
Anılar ne kadar da çoklar. Unuttuğu mu düşündüğüm ama unutmadığım bir sürü yaşanmışlık. Çok yorgunum. Uyku ne kadar da tatlı. Ama dayanmalıyım..
İlk karşılştığımız zamanı hatırlıyor musun? Bana haritadan bir ülke seç demiştin. İstediğin bir ülke, gidelim ve orada yaşayalım. Gerçek olabilirdi, gidebilirdik. Hiç gitmedik, hiç yaşamadık. Gençtik yaşlandık hayallerimiz gibi.
Zaman benim için gittikçe bulanıklaşıyor. Hangi andayım ? Bugün ne ?
-Hey, İyi ki geldin. Bende bir şey arıyordum ...! ama.. Hatırlayamıyorum!
Mavi gömleğin ile çok hoş görünüyorsun. Hımm kokunu özlemişim. Şekerli, baharatlı tam sen gibi... Gözlerinde kendimi görmeyeli ne kadar uzun zaman olmuş, unutmuşum.
Mavi gömleğin ile çok hoş görünüyorsun. Hımm kokunu özlemişim. Şekerli, baharatlı tam sen gibi... Gözlerinde kendimi görmeyeli ne kadar uzun zaman olmuş, unutmuşum.
Zihnimin oyunlarından sıkıldım artık, rüya ile gerçek karmakarışık. Karanlığa gözlerimi açmaktan yoruldum. Kaç kez uyudum uyandım? Bugün günlerden ne? Neden kimse beni aramıyor? Neden bulunmuyorum. O kadar mı kayboldum zihnimin labirentlerinde.
Ne demişti bir yazar " Labirent; kişinin kendini bulması için aştığı yolların toplamıdır." Ben bu labirentin neresindeyim. Buldum mu kendimi? Ne kadar yapmak istediğim ve yapamadığım hayalim varmış benim. Nasıl da unutmuşum hepsini?
Gün doğuyor belki, hatta belki tam batmak üzere. Dışarıda birileri yeniden gülüyor hayata, kimileri küsüyor. Samimiyetsizlikle bezenmiş hayatlar yaşanıyor şehrin karmaşık sokaklarında. Zihinsel kaoslarla savaşlar çıkıyor bir yerlerde ,neler neler oluyor bir yerlerde ama ben ölüyorum belkide.
Annem dışarıda bir yerde benim için ağlıyor, kimileri öldüğümden emin. Annemin kucağında küçücük bir bebek olduğum bir anı beliriyor, teninin kokusunu duyuyorum. Yüzüm ıslanıyor hıçkıracak gücüm yok. Bedenime ait son su damlalarıda yaş olup akıyor dışarıya.
Pişman bile olamıyormuş insan ölürken, onu bile kendine yakıştıramıyormuş. Son gurur çabaları demek ki. Karanlık çok boğucu, hava yeterince ağır... Bacağımı hatırlamıyorum dahi.
Bir anı daha.. Ne kadar karmaşık bir kavga , hemde bu evin duvarları arasında hatta şimdi üstümü örten bu çatının kiremitlerinin altında. Oysa ne kadar manasız bir an daha. Ritüelleri olmayan bir hayat. Yaşam çoşkusu kaybetmiş bir birliktelikten daha ezici bir gerçek var mı? Ne için beraber olduğunu bilmeyen bir çiftten daha kayıp bir gençlik olabilir mi?
O an içinde yeşeren bir bebeğin haberinin geldiği o dünya dışı zaman; ne kadar da acı vermişti bana. Bilinmezlikle ilk karşılaşmamız değildi lakin son da olmayacaktı. Bedenimle beraber değişen duygularım sevgiden çok nefret barındıyor olması bebeğimin saflığına bir ihanet miydi? İçimdeki yaşama isyankar olmasam da dışarıdaki yaşama isyan etmemek elde değildi. Ne kadar zor zamanlar... Çaresizlikle iç içe geçen aylar.
Nasıl bir insan hayatında ilk defa çoğulken kendini bu kadar yalnız hissedebilirdi ki? Hissedebiliyordu. Kocaman bu dünyada tek başına kalmış, köşeye sıkışmış kendi kendine inşaa ettiği hapishanesinin parmaklıkları ardına sığınmış bir fani. Kurtuluşunu fani olmasına bağlayan bir aciz.
Peki nasıl bir insan bu kadar kaybolmuşken bir bebeğin ağlamasında kendi kalp atışlarına duyabilir? Nasıl tekrardan yaşayabileceğine inanabilir? Her doğumun mucize olmasının sebebi bu olsa gerek. İçinde canlı büyürken ölen anneleri dirilten bir ses ile dünyaya gelen bebekler. Küçükler ama verdikleri güç tarif edilemezken, yolunu kaybeden ruhlara ışık olan nurdan bir hare gibiler. Küçücük yüzlerindeki kocaman gözlerini açarak içindeki karanlık kuyuyu derinleştirirken kendinizi içinde derinlerinde bir yerinde var olduğunuzu anlattıkları o an, vazgeçilemeyen o an.
Evet orada olmak, o an da takılı kalmak. Şu an istediğim tek gerçek bu. Bu karanlık zamanda o aydınlık anda kalmak evet tek dileğim o...
Gün doğuyor belki, hatta belki tam batmak üzere. Dışarıda birileri yeniden gülüyor hayata, kimileri küsüyor. Samimiyetsizlikle bezenmiş hayatlar yaşanıyor şehrin karmaşık sokaklarında. Zihinsel kaoslarla savaşlar çıkıyor bir yerlerde ,neler neler oluyor bir yerlerde ama ben ölüyorum belkide.
Annem dışarıda bir yerde benim için ağlıyor, kimileri öldüğümden emin. Annemin kucağında küçücük bir bebek olduğum bir anı beliriyor, teninin kokusunu duyuyorum. Yüzüm ıslanıyor hıçkıracak gücüm yok. Bedenime ait son su damlalarıda yaş olup akıyor dışarıya.
Pişman bile olamıyormuş insan ölürken, onu bile kendine yakıştıramıyormuş. Son gurur çabaları demek ki. Karanlık çok boğucu, hava yeterince ağır... Bacağımı hatırlamıyorum dahi.
Bir anı daha.. Ne kadar karmaşık bir kavga , hemde bu evin duvarları arasında hatta şimdi üstümü örten bu çatının kiremitlerinin altında. Oysa ne kadar manasız bir an daha. Ritüelleri olmayan bir hayat. Yaşam çoşkusu kaybetmiş bir birliktelikten daha ezici bir gerçek var mı? Ne için beraber olduğunu bilmeyen bir çiftten daha kayıp bir gençlik olabilir mi?
O an içinde yeşeren bir bebeğin haberinin geldiği o dünya dışı zaman; ne kadar da acı vermişti bana. Bilinmezlikle ilk karşılaşmamız değildi lakin son da olmayacaktı. Bedenimle beraber değişen duygularım sevgiden çok nefret barındıyor olması bebeğimin saflığına bir ihanet miydi? İçimdeki yaşama isyankar olmasam da dışarıdaki yaşama isyan etmemek elde değildi. Ne kadar zor zamanlar... Çaresizlikle iç içe geçen aylar.
Nasıl bir insan hayatında ilk defa çoğulken kendini bu kadar yalnız hissedebilirdi ki? Hissedebiliyordu. Kocaman bu dünyada tek başına kalmış, köşeye sıkışmış kendi kendine inşaa ettiği hapishanesinin parmaklıkları ardına sığınmış bir fani. Kurtuluşunu fani olmasına bağlayan bir aciz.
Peki nasıl bir insan bu kadar kaybolmuşken bir bebeğin ağlamasında kendi kalp atışlarına duyabilir? Nasıl tekrardan yaşayabileceğine inanabilir? Her doğumun mucize olmasının sebebi bu olsa gerek. İçinde canlı büyürken ölen anneleri dirilten bir ses ile dünyaya gelen bebekler. Küçükler ama verdikleri güç tarif edilemezken, yolunu kaybeden ruhlara ışık olan nurdan bir hare gibiler. Küçücük yüzlerindeki kocaman gözlerini açarak içindeki karanlık kuyuyu derinleştirirken kendinizi içinde derinlerinde bir yerinde var olduğunuzu anlattıkları o an, vazgeçilemeyen o an.
Evet orada olmak, o an da takılı kalmak. Şu an istediğim tek gerçek bu. Bu karanlık zamanda o aydınlık anda kalmak evet tek dileğim o...
