29 Haziran 2017 Perşembe

Ahkam-ı Fer'iyye yani bizim MUTEBER #Vol 14



Oğuz,

Tuhaf bir gece... Biraz huzur  bulmak için yazıyorum sana. Caddelerden sokaklara kıvrılırken tanıdık bir apartmanın kapı numarasında çalınan zil kadar aşinayım bu hisse. Kendim kadar yabancıyım yada...

Sessiz bir gürültü var. Abuk subuk rüyalarımdan bir demet ile zihnimin oyunlarına gebe bir geceden yazıyorum, aslında huzursuz gecelerde gündüzleri arıyorum galiba. Bir bardak su almak için mutfağa geldiğimde bana en son gönderdiğin gençlik fotoğrafımızı gördüm ve hemen tezgahımdaki anının karşısında oturup ve sesindeki tınının resmettiği yüzümüze gençliğimize bakmaya başladım.

Göz kapağımın altına saklanan anılarımdan kendimi gördükçe tanımıyor, tanıyamıyorm. Öyleki gözlerimi kapattığımda zihnimden akan dünyanın kapısından içeri adım atmak şöyle dursun , "kapısında ki toprak olamazsın." dediğinde kaybetmiş bir bedenin bulunmuş halinin cesetini teşhis ediyorum.. Filimlerdeki replikleri, bedenleri olan sahneler gibi tekrarı pek müsait olmayan bir çok ana eşlik etmekten kaybolmuş bir anıyı arıyorum. Zihnimin kıvrımları, surlar altında dolaşan kalabalıklar kadar hararetli.

Körler köyündeki o hasta kişiyim... Görüyorum... Görüyorum da yaşlandım sanki. Fark etmek için çok geç belki kim bilebilir? Ben bilmiyorum!

Ama itiraf ediyorum bir meziyetten çok eziyet gibi... Öyle ki her gün güneş en doğudan en tepeye vardığında başlayan en batıya indiğinde biten koca bir dünya yaratıp yeniden yıkıyorum. İlmek ilmek büyütüp parça parça yok ediyorum. Öyle bir dünyadayım ki, bu dünyanın hem alimi hem de zalimiyim. Beyazı seçip siyahın karanlığına susamak gibi yaptığım; sanki susuzluğum gidermiş ben katlanabilir mişim gibi.

"Nereden geldi bu anılar aklına?" diyeceksin . Bugün 30 Haziran evet Turhan geldi aklıma bu gece. Öleli kaç sene oldu? Tam 30 yıl. İnanmak pek mümkün gelmese de zaman onun için durdu ama benim için akıyor zalimce. Özlüyorum ve yapacak hiç bir şeyim olmasa da  düşünmeden edemiyorum. Eğer kalmasaydım, gitseydim değişecek kaderi merak ediyorum ve umutsuzca istiyorum. Delirdiğimi düşüneceksin biliyorum ama bunca yıl geçmesine rağmen bu düşünceden kopamıyorum.
Deli gibi yazdığı o sayfaları okumadan edemiyorum. Beni tariflediği şu cümlelere bir baksana.

"Harcanamaz özgürlüklerle çevrili hapisanelerde geçen yılların esaretinin bitmesi ile sarraflaşmıştı.
Öyle ki hikayesi olan birinin salınımına sahip olsa da anlatacak kelimesi olmadığında yalnız yapayalnızdı. Ve o bunun bir yalnızlık olduğunu bilmese de öğrenecekti. Anlatamadığı için öksüz kalan hikayeler ile dolu mezarlıklar kadar baş ucundaydı ve o boş tabutları dolduran kemikler kadar kuru ve unutulmuş bir bilinmezdeydi.

Korkularında marine edilmiş bir yüreğin yumuşaklığına sahipti. Yeni bir hayatı göremeyecek kadar sığ ve donuk bir yüreği vardı."

İfadenin gücüne bakar mısın? İnanılmaz değil mi. Bunca yıl geçip gittikten sonra ona hak vermek bana çok garip geliyor. Neden o zaman fark edemedim demeyeceğim elbette çok gençtim ve güçlü olmak yeterliymiş gibi gelmişti. Ama şimdi biliyorum ki yeterli değildi, hiç bir zamanda yeterli olmayacaktı. Bugün sadece güçlü değilim bunu biliyorum ama bugün Turhan yok.

Fakat yazdıkları hala var. Bu yazısını ölmeden bir gün önce bulmuştum. Ve yazdıklarını hayal gücüne vermiş, böyle büyük bir boşluğa düştüğünü hayal dahi etmemiştim. Ne büyük yanılgı. Eğer o gün anlasaydım, eğer fark edebilseydim... Offf neyse artık bir önemi yok dimi.

Belki de var.

"Karanlığa asılı kalmış bir gece de gözlerimi açtığımda zindanım da olduğumu bilemezdim. Toz olmasın diye kapatılan çarşaflar kadar tozlu ve renksiz bir sabahı karşılayan bir güne günaydın demek kadar zor bir uyanıştı. Bir resmin önünde geçen bir ömür kadar uzun bir zaman geçmiş gibiydi. Resim aynı kalmış olsa da ben yaşlanmıştım sanki... gözlerimden süzülen yaşların içinde birikenler buzullardan eriyen bilgi kadar eski ve o ana ait değillerdi. Zaman meydanın da cirit atan yarmaz çocuklardan, attıkları ciritlerin yerine ulaşmadığını görecek kadar yaşayan ruhların bir parçası gibiydik sanki. Kimdik biz? Her yaşında başkalaşan ama her başkalaşmayı ben diyen bir canlı türüne nasıl inanabilir yada tanıdığımızı nasıl iddia edebilirdik ki?  Yada şöyle mi demeliydik acaba "ben en çok öldüğüm anda kendim oldum." Doğruluğu asla bilinemeyecek olan çok iddialı bir cümle değil mi? .  Gözümün önünden kalkan perdeleri ardından; aklımın demir parmaklıklarından  içeri süzülen ay ışığını görebileceğimi bilemezdim.

Gözlerimin karanlığa alışması zaman almış, karanlık griye dönüşmüştü. Yataktan usulca doğruluğumda,  Yer çekiminin itaatsiz bir kul misali geri çekildiğini, bu gecede rüzgar ile havalanan tüllerin zaman da asılı kaldığını gördüm. Bu  görülmüş şey değildi lakin sanki gece donmuş, zaman durmuştu.
Bir Araf vaktinde asılı kalmış gibiydim... öyle bir araf vaktiydi ki o gece de zuhur bulan, demir parmaklıklar sadece gözümde tüm prangalar ruhuma vurulmuştu. Geceyi aydınlatan bir mum alevinden gayri bir ışığım yoktu. Etrafında duvarı olmayan tüllerle çevrili kafesimde esen rüzgarlarla bir başımaydım. Sonsuzluğun ortasında yükselen bir kule misali engin bir yüksekliğe esir düşmüştüm.

Ne diyordu w. shakespeare

Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan,
Güneş kucağındadır, bilemezsin.
Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür,
Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın.
Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın.
Uçar gider, koşsan da tutamazsın… 

tam beni tarifleysen dizeler öyleki, hayatımdaki her şey hem hemen elimin altında gibi yani başında hemde fersah fersah uzağımda gibi. Bu yığma hayatımın bir tesselisinin olmayacagı,artık kocaman bir arbedenin kendisi olduğumu anladığım bir bilincin eseriydim.

Havada asılı anılarla dolu bir yerde, bedenen özgür ama ruhen esirseniz yapabileceğiniz pek az şey var demektir. İşte ben o seçeneklerim arasından ihtimali en düşük ama kurtuluş kelimesinin tek geçtiği yolu yani var olmanın en saf hali yani yok olmayı seçtim. "Ben Turhan gecelerin gelini, arafın kraliçesi olarak karanlığımla yok olmaya karar verdim."

Yazdıklarına bakınca içsel bir karmaşanın ortasında kalmış bir zavallıyı nasıl görmezden geldiğimi hala anlamlandıramıyorum. Acıyor içim. 

Özledim oğuz, küçük bir kız çocuğu olduğumuz halimizi özledim. Annemin eteklerinde saklanmalarımızı, güneşin akşamları çukuruna saklandığını sanmamızı özledim. Ama en çok güneşin battığı yere gidip o güneşi bulma ümidimizi özledim.

Karanlık sabaha kavuşmak üzere... Benim acım ise dinmeye direnmekte hala....

Neyse bu kadar yeter Oğuz, Yeni bir gün doğarken keyif kaçırmamalı...

Sevgi ve Hasretle...

Bir bebek, bir cenaze...





Uyku tutmayan gecelerin sabahları çok güzel olur. Hangi şehirde olduğuna, nasıl bir manzaraya kalktığına bakmaksızın her gün güzel doğar tüm karanlık gecelere. Gökyüzünde beliren ufuk çizgisi şehirleri, denizleri, fersah fersah uzaklıkları yeni günaydınları ve taze simit kokusunu hapis etmişcesine bonkörce paylaşır biz uykusuzlarla. Uyumadığın için uyanamazsın ama her zamankinden daha dinç hissedersin anlamsızca. Uzakta beliren güneş, üstünde dumanı tüten bir simit ile gelen çay kadar sıcak ve davetkardır.  Hapis olduğun bu armonide limon kabuğu gibi taze ve ferah, kahve kokusu kadar vazgeçilmedik anıları gözünün önüne getirdiğinde; kulağındaki müzik bir akordiyonun tuşlarından damlayan notalar gibi olur. 

Sokak canlanır birden hararetlenen bir orkestra gibi. Başlar birden yeni koşuşturmacalar, sağda sazlılar girer devreye sonra ortadaki vurmalılar ve üflemeli çalgılar derken şenlik yerine döner sokaklar. İşçisi, memuru, öğrencisi derken kocaman bir şehir uyanır adım adım. Tüm fino köpekleri zincirlerinden boşanır çıkar sokaklara, kediler de yanlarında dolaşırlar, başlar kuşlar için bir koşuşturmaca. Gün uyanır, şehir uyanır koca bir ülke uyanır ama kimileri hiç uyanmaz. 

Onlara gün hiç doğmaz, kendilerinin bile unuttukları bir günün gecesinde batırdıkları güneşleri artık hiç doğmaz. Öyle karanlıktır ki düşünceleri, kendi karanlıklarında boğamadıkları umutları öldürme planlarını yaparken ölürler. Onlar için sadece bir mızıka üflenir uzaklardan. Adi ruhlarına çalınan bir sadaka misali. Tüm bu arbedede arkada piyanonun tuşlarından bir melodi yükselir ve tüm günahsız ruhlar huzur bulur, diner gözyaşları ve tüm korkuları. Bir önceki gecenin izini taşımayan yeni melodiye hayran bir güne başlarlar tüm karmaşayla beraber.

İşte yeni bir sabah daha parıldayan güneş ışıkları, tatlı çiçek kokuları ve tatlı bir esinti ile doğdu karanlık bir geceden sabaha. Uzaklar da görünen  gemilerin ışıklarının soluklaşmasıyla beraber son kötü ruhlarda yok oldu. Kimileri için "bu kaçıncı aynı uyutmayan rüya" dedirten ama bilmeden alışmaya başlanan bir kabusun bir parçası gibi buruş buruş ve sıkışmış hissini bedeninin her noktasına nüfuz etmiş insanların sabahıydı. Öyle bir sabahtı ki kimilerinin yüreğini gasp eden o eski buzulların yanan volkanlara rağmen erimemesi tesadüf etmeyen bir gerçekten başkası olamazdı.

Kor gibi yanardağlarla çevrili bir ova misali atan yüreklerde bulunan bu eski çağlardan kalma erimeyen buzulların "işi de ne ki?" deseler de kaldırmaya kimsenin akıl etmediği, üstlerinden düşmeyen soğukluğu ile bedeninde öylece asılı kalan bu soğukluğun varlığında üşüyen insanların da sabahıydı aynı zamanda.

Tuhaf bir sabahtı işte, bir yoktum bir var oldum.

İzlemeye başladım denizi, gelip geçen gemileri. Kulağımdaki müzik sürekli değişti, farklı farklı aktı tüm notalar ama aklımın dikenli tellerine takılan anılar değişmedi. Daldıkça üşüdüm, üşüdükçe küçüldüm ama kaybolamadım. Durdukça kendime dargın anılarım geldi geçemedi bir türlü yeri yurdu yokmuşcasına. Yola çıkan tüm pişmanlıklar ile karşılanan yeni yarınlarda asılı kaldım.

Kimsesiz parçalarımı koyacak yerim yokken, elimdeki tüm kırık dökük parçalarımı aldım, içimde çalan o eski yeni tüm şarkıları ve yaktım yanan bir ateş parçasında. Kalmaya yüzüm kalmasın, gitmeye gücüm olsun diye içimdeki karmaşayı verdim ateşe.

Yandım, geceye ışık oldum.
Tüm zebanilerime "merhaba" dedim.
Gözlerine baktım.
Kendimi gördüm sustum.

"Doğdum" dedi biri " Öldüm" dedi  ötekisi. Bir bebek, bir cenaze çıktı içimden kim kaldı kim gitti bilemedim.