30 Aralık 2017 Cumartesi

İnfilak



Gitsem de her yerde biraz vardır
Hatırda zamansız bir plak
Bir otel kapısı, biraz istasyon
Vardır o seninle birlikte olmak
Buluşur çok uzaktan ellerimiz
Ve nasıl göz gözeyiz ansızın bir infilak.


Edip Cansever




Asfalt üzerinde kayıp giderken arabanın camının aralığından süzülen soğuk hava bile içini soğutamıyordu. Alev alev kelimeler cümle bile olmamışken, bu içindeki öfke!! Tam bir infilak sebebiydi. Konuşsa, bağırsa içindeki yükü bıraksa, yok hayır bırakamazdı. Ne söyleyecekti ki, neyi anlatıp neyi savunacaktı. Çocukluğu mu?, şımarıklığı mı? yoksa korkusunu mu? Hangisini söyleyecekti. Hem bir kere yumuşarsa hiç bir şey olmamış gibi hissetmek tek istemediğiydi. Şimdi Öfkesinin koynunda bebekler kadar masum hissediyordu ne de olsa. Kendi suçlarından arınmış biçare suçsuz bir çocuk. Kim nasıl kızabilirdi ki ona. Ne de olsa yaptığı sadece dertleşmek değil miydi?

Nede olsa bir kelimenin yılların dostluklarını düşmene çevirme gücü varken buna mı gücü yetmeyecekti. Hikayeden masallarla kendini kandıran küçük bir çocuğun masalının baş kahramanı olmaktı tek suçu. Büyüyünce geçecek cinsten bir serzenişten kurtuluşun sessiz çığlıklarıyla bezeli kafa içi kavgalarının bir numaralı suçlusuydu kendisi. 

Elbet geçecekti, belkide geçmişti bile... Sadece böyle olmak ona iyi geliyordu... İnfilak sebebiyle zamanında patlayamayan bir bombaydı, zamanla sönüp gidecek olan hırslı cümlelerin nokta işaretiydi.

Biraz kahve telvesindeki bir harf misali yıkanınca geçecek bir anının sahibiydi. 

Arabasıyla giderken soğuk içeriyi soğutup içine nüfuz edememişti. 
Radyoda çalan bir iki parça... 
Unutulan bir zaman ... 
Ve derin bir sessizlik kimsenin artık hiç bir şekilde bozmayacağı...



23 Aralık 2017 Cumartesi

Kış




Rüzgarlı ıslak bir günün sabahını akşam etmiştik hep beraber. Kar tanelerinin ıslak dolu bulutların içinde saklandıkları bir ikindi vaktiydi işte. Evde camımın önünde duran tarçın kokulu sütüm ile sallanan sandalyede kendimi uyuttuğum bir anda, kendime biraz huzur hediye etmiş gibi kalabalık ama ıssız bir zamandı yaşadığım. Yada tek yaşamak istediğim an buydu. Olanları hissettiğim, ama kelimelerde duymadığım bir andı. Öyle bir an da olsa, insanlar olacakları bilseler bile o an içinde ne hissedeceklerini asla bilemezler. Bazen bu sebeptendir ki kontrolsüz hislerinin öfkesinde, sevincinde yada üzüntüsünde kendilerini kaybetmeleri. 

İşte tamda böyle bir öfkenin ardına inen yorgunlukla bıraktım sallanan koltuğa kendimi. Uykunun dinginleştiren, iyileştiren ama daha çok duyguları yok eden o özelliğine bir bağımlının yoksunluk anı gibi hitiyaç içerisinde bıraktım kendimi. Dalgınlıkla,sarhoşlukla bölük pörçük bir uykunun ardından, kararan güne yağan karlar ile gözlerimi açtım. Çınar yapraklarının üstüne konan kar tanelerinin çam ağaçlarının arasından neşe içinde geçişlerine şahit oldum. Doğanın uykuya dalışının son emaresi olan karın usul usul uyuyan çocuğunun üstünü örtüşünü izledim usulca. Rüzgarla hareket eden dalları, son bir güç ile direnen yapraklara şahit oldum. Kışın habercisinin eşliğinde evine giden mahlla sakinlerini izledim. Usul usul yanan ışıkları saydım. Eve gelen aile fertlerini, sarılmalaını sevgi ile kucaklaşmalarına şahit oldum gizli bir misafir misali. Bir kedinin camdan bana bakışına tanık oldum ama utanmadım.

İçimde soğuyan duyguları hatırlamak istedimse de beceremedim.Öfkemi, neşemi, üzüntümü koyduğum anı aradım ama yerinde duran kocaman birboşlukla karşılaştım. Bildiklerine karşın elde ettiğin gerçekliğin soğukluğuydu ensemden geçen ürpertinin sebebi.Yalanların yalan olduğunu bilmenin ağırlığıydı yüküm. Affetmenin seçenekten çok sıradaki adım olduğu bir anın donukluğu, vurdumduymazlığıydı aslında yaşadığım. Geri dönmemek için hiç gitmediğim bir yolculuğun ilk hareket anıydı belkide. Gidebilsem dönmeyi bile istemeyeceğim bir yolculuğun red ediliş anıydı aslında. Piyanonun tuşlarında akan kararlı parmaklar kadar sert basılan notaların çıkardığı melodinin bütünüydü yaşadığım. Akordiyon tınılarının kattığı neşeyi bulamadığım piyano tuşlarının karanlığıydı gitmek istemediğim. Ama istemesem de hep kapısında bittiğim. Aynı his, aynı donukluk, aynı soğukluk ve o aynı yok oluş. Bilmediklerinin güvenli gölgesinde serinlemeye alışan ruhların cehennemidir gerçeklerin kavurucu sıcaklığı. Yok sayılamayan, göz ardı edileyemeyen kendi içinde çöküş yaşanan bir ana sıkı sıkı sarılmaktan daha başka ne olabilirdiki yaptığım. Küçük bir delilik alıştırması sayılmazdı bu yapılanlar.Bir dönemeci dönüş anının keskinliği sadece...

Karanlık çöküyor boşluğuma, ışıklar sönüyor tek tek... Donuyor gece... Gidiyor ışık... Kış geliyor...

22 Aralık 2017 Cuma

Name

 

Filmin bir karesinde sordu kadın
"Sen nasıl bir adamsın?"
Ve cevap verdi adam "Aşık!!!".

Gecenin sisi daha dağılmamışken penceremin önündeki rüzgarın yapraklarla kavgası henüz bitmemişti. Camları dövmek için çarpan yağmur damlalarının, beyhude çabalarını, akarken arkasında bıraktığı izlerde birşeyler ararmış gibi izliyordum. İzliyordum sokağın kalabalığını öyle ki buz tutmuş ellerimdeki çayımla, dışarıdaki gürültünün içeri sızmadığı bir pencerinin manzarasından sokağın ışıklarına bakmak kadar sıcacıktı içim. Elimdeki çayın, bardağa bıraktığı sıcaklığı parmaklarıma dağıtmak kadar sayılı bir andı. Hiç beklemediğim ve dönmediğim bir zamandan alıntı gibiydi aklımın girdapları. Duvardaki asılı resimlerden sayamadığım kaç mevsim geçmişti ki ömrümden, ben ona daha alışamadan dur diyemeden bitip gitmişti. Büyüyen yetişkin görünümlü bir çocuktan farkı olmayan insanlarla yaşayamadığım bir hayatta genç kalarak ölecekmiş kadar yaşlı mıydım? Nasıl bir mahluksam ya da nasıl bir mahluksa insanoğlu, karmakarışık, nefsi nefesi  başka bambaşka anlatmakta zorlandığım bir şeylerin toplamıydı, toplamıydım. İyilikle ve kötülükle bezenmiş bir demetten bahtımıza, tahtımıza ve şanımıza düşenlerin çıkarımıydık belkide.

" Kesin kararlar, süreklilik arz edemeyen ruh halleri yüzünden verilir daima." demişti Marcel Proust bir kitabında.Öyle bir demişti ki sanki bana nasihat eder, gözlerimin içe bakar gibi söylemişti. Daha doğrusu ben üstüme çok alınmıştım. Alınacak yaralarımı yok sayacak kadar hazırlanmamıştım demekki. Hazırlanmadığım, hiç bakmadığım bir delikten seslenmişti. O kadar çok üstüme alınmıştım ki; Sanki suçumu anlayan annemin azarı kadar her hücremde hissetmiş, dövülmüştüm. O cümleyle beraber hayatımdaki kaç an gelmişti filim karesi misali gözümün önüne, kaç kez "kesin karar" dediğim ve hep köşesinden döndüğüm. Yaşam denilen orta oyunda ne kadar köşeli rol verildiyse bana, kaderimde de o kadar esnek fikirler arifesinde geçen,  kararsızlıklarla bezenmiş bir saz namesi oluvermiştim aslında.

Perdeler arasında dolanan, bulduğu notaya basarken bile ağlatan bir besteydi hikayem. Bir ozanın kısa hikayeler anlattığı namelerden bir demet gibiydi. Güldüren hüzünlü bir hikayenin en hareketli nakaratıydı çoğu zaman çalınan...

Cama çarpan seçe ile irkildim tüm puslu düşüncelerimden. Yağmurdan sırıksıklam olmuş ölümle yaşam arasındaki ince çizgide gezinen minik bir can penceremin önündeydi. Korkuyla irkilmenin yanı sıra telaşlı ne yaptığını bilmeyen, eli ayağına dolanmış bir halde gözlerine bakıyordum. Aklımdan uçuşan fikirlere rağmen kaslarım donmuş gibiydi. Bir kanat çırpınışında kendime gelmiş tüm bilinmezlikleri bir kenara bırakarak bir çırpıda içeri almıştım. Küçük soluk alık verişlerinin arifesinde donmaya yüz tutan sıcaklığını sıcaklığla sarmalamıştım. Yardım dilenen bakışları üstüne inen göz kapaklarıyla irkilmiştim. Ölmüş müydü? Ölecek miydi? sorularını göğüs kafesindeki hareketlere bağlı verilen kararların arifesinde biraz rahatlamıştım. Karamsar tüm düşüncelerime inat umut olarak çarpmıştı camıma. Kurtulmak zorundaydı, nefes almalı kanat çırpmalıydı.

Mutfakta duran kutunun içine koyduğum havlunun üstüne bıraktığım cılız bedenini rahat kaloriferin sıcağının yanına koymuştum. Bir köşesine ufaladığım ekmek parçaları ve bir kapak su ile onu dinlenmesi için yanlız bıraktım.Onun yorgunluğu benim yorgunluğumdu sanki. Gözlerim usul usul kapanırken kulağımda tek bir melodi ile uyudum. 

Camıma vuran yağmur damlalarıyla, rüzgar dışarda dans etmeye devam etti. Yapraklar fısıltıyla beraber tüm hanelerden dinledikleri hikayleri çaldılar kulaklarımıza. Ve gece sesini sessizliğiyle örttü üstümüze.Küçük soluk alışverişlerle bezendi gece. Gece sabah, ölüm yaşam oldu...

Ve bir cıvıltı, bir kanat çırpışta yeniden başladı...




















































11 Kasım 2017 Cumartesi

Varacağı Yeri Bilmeyenler Hanı




Güneşin sıradan doğduğu anlarda hissettiğim anormallik halinin bir başka adıydı sonbahar. Sonbahar bir mevsimden çok daha fazlasını içinde barındıran bir cümbüş gibiydi hayatımızda. Öyle bir cümbüş ki dokunduğu yeri acıtan taraflarıyla tüm mevsimlerden benzersiz. Böyle bir mevsimin pençesinde, yorucu anlardan bir demetin içinde kaybolmuşken insanın düşüncelerinde kaybolmaması pek mümkün olmuyor. Güneş doğuyor, güneş batıyor gece oluyor dünya dönüyor ve yaşam tüm canlılara inat kendi bildiği gibi dönüyor. Böyle bir döngünün bir parçasıyken "inkar " tatsız bir şaka gibi görünüyor.

Kırık dökük ilişkilerin yükünü omuzlarınızda taşırken bir yerlere insanın kendisini saçamaması gibi bir durum pek mümkün olmuyor ki. Gittiğiniz bir dostta, okuduğunuz bir kitapta, bir öykünün bir cümlesinde kendinizi kaybediyorsunuz. Kaybolmuş anlarda dağılıp, gece kendinizle toplandığınızda,  kendinizi kahve içtiğiniz fincanın yan tarafındaki ruj izi gibi yarım yamalak hissediyorsunuz. Bu yarım kalmışlık hissiyle beraber en acısı bütünü koruyamamakla suçlarken buluveriyorsunuz kendinizi. Suçlamalarla dolu anların, gecelere dönüştüğünü uykusuzlukla tecrübe ediyorsunuz. Bu tecrübelerde aklınıza anılar, anılara ait resimler gelmeye başladığında eşlik eden konuşmalar üşüştükçe etrafınıza dolan bir sisle boğuluyorsunuz. Evinizin her köşesine astığınız resimlerle kendinizi kalabalıklaştırıken, boşluklara körleşiyorsunuz. Her sabah evden çıkarken arkanızda bıraktığınız kalabalığa söylenen "hoşçakal" kelimesinin evimizin boş duvarları arasında asılı kaldığını umursamıyoruz. Akşam eve geldiğimizde bizi karşılayan resimlerdeki anılar içimize dolup taşarken yenilerini yaratmaktan kaçtığımızı bile göremez oluyoruz. Öyle bir zaman sonra tüm bu yalandan örülmüş kalabalıkları anlatan resimlere bakarken gördüğünüz insanların yerini alan boşlukları görüyoruz. Bu aykırı fark ediş ile ilk ret ediş ile tanışıyorsunuz. Bu tanışıklık ile resimlerdeki boşlukları insanlar varmış gibi doldurmaya, sanki oradaymış gibi yapmaya başlıyorsunuz. Bu "fark ediş", "ret ediş" ve "kabulleniş" üçgeninin gölgesinde geçen günlerde; sanki zorla oynan bir evcilik oyununun bir konuğuymuş gibi pembe plastik fincandan içmeyi öğrendiğiniz çay ile birlikte sergilediğiniz en sahte samimiyetinizi takınıp daha önce defalarca tekrarladığınız alışkanlığınızın gölgesine geçerek gerçekmiş gibi yapıyorsunuz.

Lakin hayat, sizin bir varmış bir yokmuş arasına sığdırdığınız bir masaldan fazlası olduğunda ; yüzleşmeler ağırlaşmaya, darbeler sertleşmeye, baharlar kışa dönmeye başlıyor. Ve bu döngüde en çok "zaman" kavramsal olarak gerçekliğini kaybettiğin de yıllar dost meclisinde anlatılan hikayelere , hikayeler sessizliğe dönüştüğüne şahit oluyorsunuz. B12 deposu boşalmış ilişkilerle dalgalanan boş plastik torba misali kontrolsüz olarak dalgalanıyor, dalgalanıyor ve bir türlü durulamıyorsunuz.

"Kahramanını bekleyen kırk hanımlı" konaklardan, "varacağı yeri bilmeyenlerin" hanına varan yolculuklar arasında törpülenen ömürler de insan en çok yorulduğunu hissediyor. Çilekeş hayatların misafiri olmaktan çekinmeyenlerin kahramanları hep dışarıdadır. Mazlum çocukluğunda içine işlenen masalların olmayan kahramanını beklemeye meyil eden kişiden başkası değilir ki. Kahramanı ile arasına mesafeler koydukça, ondan uzaklaştıkça Varacağı Yeri Bilmeyenlerin Hanındaki o odayı kiralarken bulanların sayısı hiç az değildir. Odandaki yerini aldığında, aynı günlerin aynı gecelerinde ezberlediğin hikayelerin raflardan indirilir. Okur kendini istemsizce geceleri çamurda batmış hayallerine mum yakarken bulur. Öyle geceler çok uzun gelir insana, saniyelerin dakikaya kavuşumu hiç olmaz, saatler hiç bitmez sanırsın.

Kendi dönme dolabının içinde doğar büyür ve yaşlanırsın, ölüm bile sana aitmiş gibi gelmez şaşarsın. Gözlerden akmayan gözyaşlarının içinde boğulurken sessizleşir, susarsın...

Ayaktasındır her şeye rağmen. Dimdik durursun her kapının eşiğinde. HEr eşikte biraz daha yorularak ama daha dimdik durarak yol almaya başlarsın. Ve öyle anlar gelir geçer ki gözünün önünden pes etmek ile devam etmek arasındaki o garip savaşa bir taraf olman beklenirken bulursun. Her komutan bilir, askere karar hakkı verilmez. Verilse savaş olmaz. Her asker bilir savaşta pes edebilme hakkın olmadığını, ölümüne savaşacağını ve belki küçük bir şans ile ölmeden devam edebileceğini.

Bugün tüm sorgularımın muhasebesindeyim işte. Şimdi anlattığım ne varsa hepsinin içinde tam göbeğinde. Bir savaşın ortasında atının üstünde dolanan bir komutandan çok savaş alanında kılıç sallayan can yoldaşlarımın yanındayım. Havadaki ağır kan kokusuna rağmen, kulaklarımdaki o dört nala uğuldayan süvarilerin sesi ile yer gök titrerken oradayım. Bir canım var hiç bir savaşımda veremediğim, verebilecek olsam bir seferde bitireceğim. Öyle bir cendere ki içinde eridiğim, toprağa düşen ben, kılıcı kanlı olan ben. 

Öyle bir savaş ki öldüm desem ölemeyeceğim, yaşıyorum desem nefes alamayacağım... 

Yağmurlu bir sonbahar akşamında, dışarıda toprak kokusu kulağımda piyanonun tuşları... 

Öyle bir yaşam ki kaçsam kaçamayacağım kalsam kalamayacağım...

Ve bir ben...









1 Ekim 2017 Pazar

Anne





















Bulanık geçen pazarlardan biriydi. Hava Grinin her tonuna gebe bir anne gibi katman katman uzayıp giden bir bunaltının esiriydik resmen. Günün rutinleri, koşuşturmaları, içilen kahve kıvamları derken Yoga dersine gitme zamanı gelmişti. Uzun zamandır yapılan spor seansları olsa da "yoga" için verilen uzun bir ara olmuştu. İnsanın kendini yaparken bu kadar iyi hissettiği bir şeye bu kadar uzun süre ara vermesi ne kadar da garipti.


Biz insanoğlu kesinlikle anlaşılmazdık. Anlaşılmak için doğmamıştık. Tüm söylevlerimiz anlaşılmak üzerine kurulu olsa da gerçek bence bu değildi. Doğamıza aykırı bir şeffaflık beklentisi içerisindeydik. Bu şeffaflık beklentili lakırdılarla çevrili sohbetlerde; alışılmış cevap kalıplarını kullanmak doğuştan gelen bir özellik gibi içimizde mevcut bir özellikti. "Ne Haber" diyen birine "İyilik" demenin adetten olması gibi bir öğrenilmişlikti. 

Yaşadığımız topluma uyum sağlamak ile uyumsuzluğumuzu gizlemenin arasında kalmış bir bencillikti yaptığımız. İstemiyorduk bilinmek. Bu su götürmez gerçeği kabullenebilen nadir kişilerin eteğindeki taşların dedikodularını yaparak büyüyorduk kimi zaman ama aslında avcılık içgüdüleri olan her hayvanda olduğu  kadar gizemli kalmak isteyen, diğer tüm gözlerden saklanmak isteyen yalnız birer mahlukattan fazlası değildik. Olamazdık da! Öyle ki keyif aldığı şeyleri yapmak yerine keyif alıyormuş gibi yaptığı şeyleri yapmayı seven kişilerin hazin sonunu yaşıyorduk. Toplumla var olan bireysel olarak ölen mahluklar topluluğunun mu bir parçası olacaktık yoksa bireyler hegomanyasının bir klanı mı? işte tüm hayat bu sorunun çevresindeki ilmeklerle örülüp gidiyordu.

Dedim ya sıradan grinin her tonunun bulunduran bir pazar sabahıydı ve ben uzun bir aradan sonra Yoga ile birlikte bedenim ile ruhumu buluşturmaya gidecektim. Spor salonuna girdiğimde çalan müzik ile birlikte salonun kokusunu, aynadaki görüntümü birleştirdiğimde gevşemeye hazır bedenim ile savaşa hazır zihnimin arasında bir yer seçtim kendime.  Ayna da ki yansımamdaki profesyonel saklanış gözümden kaçmamıştı. Matımın üstündeki yerimi alıp çıplak ayaklarımı yere temas etmekten vazgeçip, bağdaş kurup beklemeye başladım. Müzik ile beraber başlamamış yoga seansımın ilk gevşeme hareketlerini boynumu hafif hafif çevirerek başlattım. Naif sesli hocamızın komutları ile ağırlaşan hareketlerim ile zihnimin de durmasını umut ettim.
Yavaşla... 
Derin nefes al... 
Yavaş yavaş nefesimizi veriyoruz ve bizi zorlayan ne varsa bırakıyoruz...

Hocamın sesi bir taraftan zihnimi dinginleştirip ehlileştirmek için komutlar verirken bedenim gevşemeye başlamıştı bile. Zihnimin içine beliren yaramaz neşeli kız içimde o kasımdan ötekine gülerek koşup duruyordu. Onun değdiği her yer gevşiyor duruluyordu. Yaramaz zihnim ise kaçmaya devam ederek bir anda su üstüne çıkıveriyordu.

Gözümün önüne gelen o resim. O anne... Bir kadının en güzel halinin Anne sıfatını kazandığı an olduğunu gösteren o fotoğrafta takılı aklım ile Zahra'nın melodilerinde gezip duruyordum. İçinde ne istediğini bilen birinin kararlılığı olan o bakışlarda takılı kalmıştım. Genetik tüm zayıflıkların güce dönüştüğü Annelik anına itafen o fotoğraftaki kendimi buldum. Tüm çirkinliğin güzelliğe dönüştüğü o saflığın içindeki yerimi bulmanın ötesinde yerimi aldım.

Yavaşla...
Hiç bir şeyin önemi yok şu an da...
Sadece anda kal ve gevşe... 
Taşımaya çalıştığın tüm yükleri bırak burada bir değerleri yok...

Konutlar netleştikçe sırtımdan inen yüklerden bir apartman yükselmeye başladı. Renklerden çıkan merdivenler ile kırmızı mavi lacivert derken en tepede sklemen mavisi ile sonlandı terapi seansım. Kurdelalarımı sarkıttığım zihnimden bedenime inen ve beni özgürleştiren bir seans olmuştu. O an için bir anlığına da olsa özgürdüm. Zihnimde akan dalgalarda sakinleşen bir ben vardı .

Seansın sonundaki meditatif uyku ile dinlenmiş, kendi arayışımda ki haritamı görmüştüm.
Biliyordum, hep bilmiştim ...
Şimdide biliyorum, hemde ne bildiğimi... Şimdide istiyorum sadece bildiğimi...




22 Ağustos 2017 Salı

Hissizlikle Bezenen...




Bunaltıcı bir ağırlık içinde geçen bir ağustos gecesi. Bu ağırlığın altında ezilen bir tek biz olamayız değil mi? Öyle ki o susmak bilmez Ağustos böceklerinin yorucu sesleri dahi, pili biten biten bir kaset çalardan çıkar gibi baygın ve yayvan. Nemle ağırlaşan havanın içinde, suyu konmamış rakı misali bir sertlik var. 

Hissizlikle hissedilen bir boşluk, ne demek ise ?

Her yer kırık dökük bir haldeydi. Sarsıntının şiddeti o kadar yüksek olmuştu ki kocaman bir yıkım gerçekleşmiş olmalıydı. Kocaman bir yıkım diyor olsam da umut denilen o sönük yıldızı kaybedeli yıllar olmuştu. Ama şimdi tozla kaplanan tüm dünya olmasaydı, bir geleceğin var olduğuna inanabilirdim bile. Ne kadar ironik bir an değil mi? Bulunduğum durumu göz önüne aldığımda dünden bir farkım olmadığını anlıyorum, inancım yok. Bu düşündüklerimin yarın için bir faydası var mı hiç bilmiyorum, ne de olsa yarın benim için var mı onu da bilmiyorum. Ama şu an düne ait olan her şeye benim ihtiyacım var ki bu tutunduğum tek gerçeğim. Bu toz kaplı yerde sıkışıp kalmış birisi için bir parça umut! Umut etmeyi bile beceremesem de, ne kaybederim ki, en fazla yeni bir hayal kırıklığı olur. Öyle olsa dahi bilme şansımın olmadığı bir talepten daha fazlası değil. Hiç yaşanmamış gibi.

İnsan zihninin karmaşık doğasının en karanlık tarafıyla, böyle karanlık bir gecede baş başa olmak ilginç bir deneyim oluyordu benim için. Öyle bir an ki hormonal bir zehirlenmeye maruz kalmış bir beyin ve hayatta kalmak için verilen içgüdüsel bir savaş ile kuşatılmıştım.

Zifiri karanlık ve tozdan oluşan korkunç bir karışımı daha da berbat edebilecek tek şey susuzluk olabilirdi ki; ben çok susadım! Yıkılmanın etkisiyle sersemlemiştim, her yerim ağrıyor olsa da vücudumu hissedebiliyor olmak büyük bir nimet gibi geldi bana. Karanlığa ne kadar alışırsa alışsın gözlerim yakınlarımda ne olduğunu görebilecek kadar bile ışık sızıntısının olmaması beni ürkütüyordu. Ne kadar aşağıdaydım, ya da ne kadar dayanabilecektim? Durumum ile ilgili pek fazla bilgim olmasa da ayağımın üstündeki ağırlık ile hareket etmek mümkünnatı olmayan bir ızdırab olacağını anlayacak kadar acım mevcuttu.

Fazla hareket etmeden beklemek, enerjimi harcamamak şimdiki en iyi seçeneklerimden biriydi ya da sadece o vardı. Ama ilk halimi düşününce içimde solmaya yüz tutan umuda biraz arkadaşlık edebilir gibi gelmişti. İzlediğim onca belgeselden öğrendiğim tek bir şey varsa o da zihnen pes etmeme gerektiğiydi. Anılara sığınmak, ama kendini iyi hissettirenleri hatırlamak... Ne garip bir gece... 

"Güneş tabii ki sensin! Seni görene kadar her yer zifiri karanlık." demişti aşkımızın ilk yıllarında kulağıma. Ne kadar gençtik, hayat bizim için dönen bir atlı karıncadan daha farksız değildi. Günler geceleri devirdi, zaman hızlıca akıp gitti ve ben her geçen gün derin bir zifiri karanlıkla baş başa kaldım. 

"23 yıl." dedi sessizce birden. Hiç söylememesi gereken bir yerde. Kafasındaki sohbet ile o kadar meşguldi ki, ne söylediğinin bile farkın da değildi. "Ne için 23 yıl ?"diye sorduğumda yine yüzünde o tatlı ama düşünceli tebessüm belirdi. Daha önce gördüğüm ama anlamadığım o huzursuz edici tebessüm. "Boş ver." dedi sakince...

Anılar ne kadar da çoklar. Unuttuğu mu düşündüğüm ama unutmadığım bir sürü yaşanmışlık. Çok yorgunum. Uyku ne kadar da tatlı. Ama dayanmalıyım..

İlk karşılştığımız zamanı hatırlıyor musun? Bana haritadan bir ülke seç demiştin. İstediğin bir ülke, gidelim ve orada yaşayalım. Gerçek olabilirdi, gidebilirdik. Hiç gitmedik, hiç yaşamadık. Gençtik yaşlandık hayallerimiz gibi. 

Zaman benim için gittikçe bulanıklaşıyor. Hangi andayım ? Bugün ne ?

-Hey, İyi ki geldin. Bende bir şey arıyordum ...! ama.. Hatırlayamıyorum!
 Mavi gömleğin ile çok hoş görünüyorsun. Hımm kokunu özlemişim. Şekerli, baharatlı tam sen gibi... Gözlerinde kendimi görmeyeli ne kadar uzun zaman olmuş, unutmuşum.

Zihnimin oyunlarından sıkıldım artık, rüya ile gerçek karmakarışık. Karanlığa gözlerimi açmaktan yoruldum. Kaç kez uyudum uyandım? Bugün günlerden ne? Neden kimse beni aramıyor? Neden bulunmuyorum. O kadar mı kayboldum zihnimin labirentlerinde.

Ne demişti bir yazar " Labirent; kişinin kendini bulması için aştığı yolların toplamıdır." Ben bu labirentin neresindeyim. Buldum mu kendimi? Ne kadar yapmak istediğim ve yapamadığım hayalim varmış benim. Nasıl da unutmuşum hepsini?

Gün doğuyor belki, hatta belki tam batmak üzere. Dışarıda birileri yeniden gülüyor hayata, kimileri küsüyor. Samimiyetsizlikle bezenmiş hayatlar yaşanıyor şehrin karmaşık sokaklarında. Zihinsel kaoslarla savaşlar çıkıyor bir yerlerde ,neler neler oluyor bir yerlerde ama ben ölüyorum belkide.

Annem dışarıda bir yerde benim için ağlıyor, kimileri öldüğümden emin. Annemin kucağında küçücük bir bebek olduğum bir anı beliriyor, teninin kokusunu duyuyorum. Yüzüm ıslanıyor hıçkıracak gücüm yok. Bedenime ait son su damlalarıda yaş olup akıyor dışarıya.

Pişman bile olamıyormuş insan ölürken, onu bile kendine yakıştıramıyormuş. Son gurur çabaları demek ki. Karanlık çok boğucu, hava yeterince ağır... Bacağımı hatırlamıyorum dahi.

Bir anı daha.. Ne kadar karmaşık bir kavga , hemde bu evin duvarları arasında hatta şimdi üstümü örten bu çatının kiremitlerinin altında. Oysa ne kadar manasız bir an daha. Ritüelleri  olmayan bir hayat. Yaşam çoşkusu kaybetmiş bir birliktelikten daha ezici bir gerçek var mı? Ne için beraber olduğunu bilmeyen bir çiftten daha kayıp bir gençlik olabilir mi?

O an içinde yeşeren bir bebeğin haberinin geldiği o dünya dışı zaman; ne kadar da acı vermişti bana. Bilinmezlikle ilk karşılaşmamız değildi lakin son da olmayacaktı. Bedenimle beraber değişen duygularım sevgiden çok nefret barındıyor olması bebeğimin saflığına bir ihanet miydi? İçimdeki yaşama isyankar olmasam da dışarıdaki yaşama isyan etmemek elde değildi. Ne kadar zor zamanlar... Çaresizlikle iç içe geçen aylar.

Nasıl bir insan hayatında ilk defa çoğulken kendini bu kadar yalnız hissedebilirdi ki? Hissedebiliyordu. Kocaman bu dünyada tek başına kalmış, köşeye sıkışmış kendi kendine inşaa ettiği hapishanesinin parmaklıkları ardına sığınmış bir fani. Kurtuluşunu fani olmasına bağlayan bir aciz.

Peki nasıl bir insan bu kadar kaybolmuşken bir bebeğin ağlamasında kendi kalp atışlarına duyabilir? Nasıl tekrardan yaşayabileceğine inanabilir? Her doğumun mucize olmasının sebebi bu olsa gerek. İçinde canlı büyürken ölen anneleri dirilten bir ses ile dünyaya gelen bebekler. Küçükler ama verdikleri güç tarif edilemezken, yolunu kaybeden ruhlara ışık olan nurdan bir hare gibiler. Küçücük yüzlerindeki kocaman gözlerini açarak içindeki karanlık kuyuyu derinleştirirken  kendinizi içinde derinlerinde bir yerinde var olduğunuzu anlattıkları o an, vazgeçilemeyen o an.

Evet orada olmak, o an da takılı kalmak. Şu an istediğim tek gerçek bu. Bu karanlık zamanda o aydınlık anda kalmak evet tek dileğim o...

23 Temmuz 2017 Pazar

Yapraksız yonca...




Bizim çocukluğumuz da dört yapraklı yonca buldun mu şansın döner derlerdi, dileğin kabul olur, tüm isteklerin gökten yere yağardı. Gökkuşağının altındaki hazine dolu sandığı bulmak gibi bir şeydi anlayacağın. Çocuktum işte, inanmıştım!

Her gün yonca tarlalarında geçen inanç dolu saatler arasında buluyordum küçük hazinelerimi. Her bulduğum yoncayı özenle defterlerimin arasına koyuyor, onları orada kurutuyordum. Hayallerimiz aynı olmasa da umutlarımız aynı olan bir çok insan ile beraber her gün yoncalar arasında tavaf edilen saatler içerisinde kendimizi arıyorduk. Kendi hayalleri peşinde koşan, yoncalarla gerçekleştireceğine inan çocuklardık. Saftık, mutluyduk, kendimizden emindik. Bir ibadeti yerine getirir gibi her gün yerine getirdiğimiz ritüelimizin meyvelerini de alıyorduk, öyle ki o yaz tam 13 tane yonca bulmuştum. Zengindim, hayallerime yakındım hatta neredeyse sahiptim, tek bir sorun dışında tabii. Her mutlu hikayenin bir aması olduğu gibi bu hikayenin de bir aması vardı. Düşünülmemiş hesap edilmemiş.

Ne dileceğini bilmeyen birine istediğiniz kadar dilek hakkı verseniz ne fayda ederdi ki? Ne dilemeliyim? Hangisini gerçekten istiyordum? Ne dileyeceğime karar veremiyordum bir türlü. Vaz geçemiyordum hiç birinden. Yada hepsinden vazgeçiyordum. Endişeli günler başlamıştı benim için. O en baştaki huzurlu mutlu çocuk artık yoktu karşımda. Kocaman bir bağımlı gibi davranıyordum sanki o kuru dört yapraklı yoncalar dileklerimi yerine getirebilirmiş gibi endişeliydim. Çocuktum diyorum ya, hayat başka akıyordu o zamanlar. Endişelerimizin bile komik yanları hep vardı.  Büyüyene kadar olacaktı da. Şanslıydık ama bu şansımızın farkına varmak yerine eziyetini sürüyorduk. Anlamadığımız koca bir dünya ya ait isteklerimiz ile ahkamlar kesiyorduk, mutluluk nidaları altında yanlış tercihlerin ihtimallerinde kavruluyorduk.

O yonca tarlasında geçen zamanın üstünden tam 25 sene geçti. 13 Yonca ile neler dilemeyi düşünüp vazgeçtiysem, aklımın bir ucundan geçemeyen onlarca senaryonun en kendime has olanını yaşadım. Dilemeyi hiç akıl etmediğim bir dileğin baş rolüne geçen 25 senem oldu. Öyle ki dilemeyi hayal dahi edemediğim bir hayatta hüküm sürdüm.

Ve o an anladım ki o zaman için dileyemediğim dileklerim ile şimdi biliyorum ki o dönem için dilenecek hiç bir şeyim yoktu ve her şeyim vardı. Öyle ki bir yonca ile mutlu olabilecek kadar hafif omuzlarım, her istediğimin gerçek olacağına olan sarsılmaz inancım ve bunu başarırken beraber yürüyebileceğim insanların varlığı.

Şimdi dönüp bakıyorum o günlerime ve bu sahip olduklarımın yarısı bile yanımda değil. Asıl şimdi ihtiyacım olan bu efsanelerim bile benden zamanla çalınmış, yalnız bırakılmışken ne umut edebilirim ki bu hayattan?

Şimdi düşünüyorum da yeniden öyle bir sabaha uyanabilir miyim diye? Yonca tarlasında bulacağım bir yoncayı arayarak mutlu olabilir miyim? Diye soruyorum kendime ... sonra susuyorum, dönüyorum içime sessizce... Akmayan göz yaşlarımdan oluşan nehirlerimde ki gürültülü çağlamaları, yüksekten yere çakılmaların sesinde boğuluyorum.

Yonca tarlalarında gezinen o bilge çocuğu arıyorum..

29 Haziran 2017 Perşembe

Ahkam-ı Fer'iyye yani bizim MUTEBER #Vol 14



Oğuz,

Tuhaf bir gece... Biraz huzur  bulmak için yazıyorum sana. Caddelerden sokaklara kıvrılırken tanıdık bir apartmanın kapı numarasında çalınan zil kadar aşinayım bu hisse. Kendim kadar yabancıyım yada...

Sessiz bir gürültü var. Abuk subuk rüyalarımdan bir demet ile zihnimin oyunlarına gebe bir geceden yazıyorum, aslında huzursuz gecelerde gündüzleri arıyorum galiba. Bir bardak su almak için mutfağa geldiğimde bana en son gönderdiğin gençlik fotoğrafımızı gördüm ve hemen tezgahımdaki anının karşısında oturup ve sesindeki tınının resmettiği yüzümüze gençliğimize bakmaya başladım.

Göz kapağımın altına saklanan anılarımdan kendimi gördükçe tanımıyor, tanıyamıyorm. Öyleki gözlerimi kapattığımda zihnimden akan dünyanın kapısından içeri adım atmak şöyle dursun , "kapısında ki toprak olamazsın." dediğinde kaybetmiş bir bedenin bulunmuş halinin cesetini teşhis ediyorum.. Filimlerdeki replikleri, bedenleri olan sahneler gibi tekrarı pek müsait olmayan bir çok ana eşlik etmekten kaybolmuş bir anıyı arıyorum. Zihnimin kıvrımları, surlar altında dolaşan kalabalıklar kadar hararetli.

Körler köyündeki o hasta kişiyim... Görüyorum... Görüyorum da yaşlandım sanki. Fark etmek için çok geç belki kim bilebilir? Ben bilmiyorum!

Ama itiraf ediyorum bir meziyetten çok eziyet gibi... Öyle ki her gün güneş en doğudan en tepeye vardığında başlayan en batıya indiğinde biten koca bir dünya yaratıp yeniden yıkıyorum. İlmek ilmek büyütüp parça parça yok ediyorum. Öyle bir dünyadayım ki, bu dünyanın hem alimi hem de zalimiyim. Beyazı seçip siyahın karanlığına susamak gibi yaptığım; sanki susuzluğum gidermiş ben katlanabilir mişim gibi.

"Nereden geldi bu anılar aklına?" diyeceksin . Bugün 30 Haziran evet Turhan geldi aklıma bu gece. Öleli kaç sene oldu? Tam 30 yıl. İnanmak pek mümkün gelmese de zaman onun için durdu ama benim için akıyor zalimce. Özlüyorum ve yapacak hiç bir şeyim olmasa da  düşünmeden edemiyorum. Eğer kalmasaydım, gitseydim değişecek kaderi merak ediyorum ve umutsuzca istiyorum. Delirdiğimi düşüneceksin biliyorum ama bunca yıl geçmesine rağmen bu düşünceden kopamıyorum.
Deli gibi yazdığı o sayfaları okumadan edemiyorum. Beni tariflediği şu cümlelere bir baksana.

"Harcanamaz özgürlüklerle çevrili hapisanelerde geçen yılların esaretinin bitmesi ile sarraflaşmıştı.
Öyle ki hikayesi olan birinin salınımına sahip olsa da anlatacak kelimesi olmadığında yalnız yapayalnızdı. Ve o bunun bir yalnızlık olduğunu bilmese de öğrenecekti. Anlatamadığı için öksüz kalan hikayeler ile dolu mezarlıklar kadar baş ucundaydı ve o boş tabutları dolduran kemikler kadar kuru ve unutulmuş bir bilinmezdeydi.

Korkularında marine edilmiş bir yüreğin yumuşaklığına sahipti. Yeni bir hayatı göremeyecek kadar sığ ve donuk bir yüreği vardı."

İfadenin gücüne bakar mısın? İnanılmaz değil mi. Bunca yıl geçip gittikten sonra ona hak vermek bana çok garip geliyor. Neden o zaman fark edemedim demeyeceğim elbette çok gençtim ve güçlü olmak yeterliymiş gibi gelmişti. Ama şimdi biliyorum ki yeterli değildi, hiç bir zamanda yeterli olmayacaktı. Bugün sadece güçlü değilim bunu biliyorum ama bugün Turhan yok.

Fakat yazdıkları hala var. Bu yazısını ölmeden bir gün önce bulmuştum. Ve yazdıklarını hayal gücüne vermiş, böyle büyük bir boşluğa düştüğünü hayal dahi etmemiştim. Ne büyük yanılgı. Eğer o gün anlasaydım, eğer fark edebilseydim... Offf neyse artık bir önemi yok dimi.

Belki de var.

"Karanlığa asılı kalmış bir gece de gözlerimi açtığımda zindanım da olduğumu bilemezdim. Toz olmasın diye kapatılan çarşaflar kadar tozlu ve renksiz bir sabahı karşılayan bir güne günaydın demek kadar zor bir uyanıştı. Bir resmin önünde geçen bir ömür kadar uzun bir zaman geçmiş gibiydi. Resim aynı kalmış olsa da ben yaşlanmıştım sanki... gözlerimden süzülen yaşların içinde birikenler buzullardan eriyen bilgi kadar eski ve o ana ait değillerdi. Zaman meydanın da cirit atan yarmaz çocuklardan, attıkları ciritlerin yerine ulaşmadığını görecek kadar yaşayan ruhların bir parçası gibiydik sanki. Kimdik biz? Her yaşında başkalaşan ama her başkalaşmayı ben diyen bir canlı türüne nasıl inanabilir yada tanıdığımızı nasıl iddia edebilirdik ki?  Yada şöyle mi demeliydik acaba "ben en çok öldüğüm anda kendim oldum." Doğruluğu asla bilinemeyecek olan çok iddialı bir cümle değil mi? .  Gözümün önünden kalkan perdeleri ardından; aklımın demir parmaklıklarından  içeri süzülen ay ışığını görebileceğimi bilemezdim.

Gözlerimin karanlığa alışması zaman almış, karanlık griye dönüşmüştü. Yataktan usulca doğruluğumda,  Yer çekiminin itaatsiz bir kul misali geri çekildiğini, bu gecede rüzgar ile havalanan tüllerin zaman da asılı kaldığını gördüm. Bu  görülmüş şey değildi lakin sanki gece donmuş, zaman durmuştu.
Bir Araf vaktinde asılı kalmış gibiydim... öyle bir araf vaktiydi ki o gece de zuhur bulan, demir parmaklıklar sadece gözümde tüm prangalar ruhuma vurulmuştu. Geceyi aydınlatan bir mum alevinden gayri bir ışığım yoktu. Etrafında duvarı olmayan tüllerle çevrili kafesimde esen rüzgarlarla bir başımaydım. Sonsuzluğun ortasında yükselen bir kule misali engin bir yüksekliğe esir düşmüştüm.

Ne diyordu w. shakespeare

Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan,
Güneş kucağındadır, bilemezsin.
Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür,
Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın.
Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın.
Uçar gider, koşsan da tutamazsın… 

tam beni tarifleysen dizeler öyleki, hayatımdaki her şey hem hemen elimin altında gibi yani başında hemde fersah fersah uzağımda gibi. Bu yığma hayatımın bir tesselisinin olmayacagı,artık kocaman bir arbedenin kendisi olduğumu anladığım bir bilincin eseriydim.

Havada asılı anılarla dolu bir yerde, bedenen özgür ama ruhen esirseniz yapabileceğiniz pek az şey var demektir. İşte ben o seçeneklerim arasından ihtimali en düşük ama kurtuluş kelimesinin tek geçtiği yolu yani var olmanın en saf hali yani yok olmayı seçtim. "Ben Turhan gecelerin gelini, arafın kraliçesi olarak karanlığımla yok olmaya karar verdim."

Yazdıklarına bakınca içsel bir karmaşanın ortasında kalmış bir zavallıyı nasıl görmezden geldiğimi hala anlamlandıramıyorum. Acıyor içim. 

Özledim oğuz, küçük bir kız çocuğu olduğumuz halimizi özledim. Annemin eteklerinde saklanmalarımızı, güneşin akşamları çukuruna saklandığını sanmamızı özledim. Ama en çok güneşin battığı yere gidip o güneşi bulma ümidimizi özledim.

Karanlık sabaha kavuşmak üzere... Benim acım ise dinmeye direnmekte hala....

Neyse bu kadar yeter Oğuz, Yeni bir gün doğarken keyif kaçırmamalı...

Sevgi ve Hasretle...

Bir bebek, bir cenaze...





Uyku tutmayan gecelerin sabahları çok güzel olur. Hangi şehirde olduğuna, nasıl bir manzaraya kalktığına bakmaksızın her gün güzel doğar tüm karanlık gecelere. Gökyüzünde beliren ufuk çizgisi şehirleri, denizleri, fersah fersah uzaklıkları yeni günaydınları ve taze simit kokusunu hapis etmişcesine bonkörce paylaşır biz uykusuzlarla. Uyumadığın için uyanamazsın ama her zamankinden daha dinç hissedersin anlamsızca. Uzakta beliren güneş, üstünde dumanı tüten bir simit ile gelen çay kadar sıcak ve davetkardır.  Hapis olduğun bu armonide limon kabuğu gibi taze ve ferah, kahve kokusu kadar vazgeçilmedik anıları gözünün önüne getirdiğinde; kulağındaki müzik bir akordiyonun tuşlarından damlayan notalar gibi olur. 

Sokak canlanır birden hararetlenen bir orkestra gibi. Başlar birden yeni koşuşturmacalar, sağda sazlılar girer devreye sonra ortadaki vurmalılar ve üflemeli çalgılar derken şenlik yerine döner sokaklar. İşçisi, memuru, öğrencisi derken kocaman bir şehir uyanır adım adım. Tüm fino köpekleri zincirlerinden boşanır çıkar sokaklara, kediler de yanlarında dolaşırlar, başlar kuşlar için bir koşuşturmaca. Gün uyanır, şehir uyanır koca bir ülke uyanır ama kimileri hiç uyanmaz. 

Onlara gün hiç doğmaz, kendilerinin bile unuttukları bir günün gecesinde batırdıkları güneşleri artık hiç doğmaz. Öyle karanlıktır ki düşünceleri, kendi karanlıklarında boğamadıkları umutları öldürme planlarını yaparken ölürler. Onlar için sadece bir mızıka üflenir uzaklardan. Adi ruhlarına çalınan bir sadaka misali. Tüm bu arbedede arkada piyanonun tuşlarından bir melodi yükselir ve tüm günahsız ruhlar huzur bulur, diner gözyaşları ve tüm korkuları. Bir önceki gecenin izini taşımayan yeni melodiye hayran bir güne başlarlar tüm karmaşayla beraber.

İşte yeni bir sabah daha parıldayan güneş ışıkları, tatlı çiçek kokuları ve tatlı bir esinti ile doğdu karanlık bir geceden sabaha. Uzaklar da görünen  gemilerin ışıklarının soluklaşmasıyla beraber son kötü ruhlarda yok oldu. Kimileri için "bu kaçıncı aynı uyutmayan rüya" dedirten ama bilmeden alışmaya başlanan bir kabusun bir parçası gibi buruş buruş ve sıkışmış hissini bedeninin her noktasına nüfuz etmiş insanların sabahıydı. Öyle bir sabahtı ki kimilerinin yüreğini gasp eden o eski buzulların yanan volkanlara rağmen erimemesi tesadüf etmeyen bir gerçekten başkası olamazdı.

Kor gibi yanardağlarla çevrili bir ova misali atan yüreklerde bulunan bu eski çağlardan kalma erimeyen buzulların "işi de ne ki?" deseler de kaldırmaya kimsenin akıl etmediği, üstlerinden düşmeyen soğukluğu ile bedeninde öylece asılı kalan bu soğukluğun varlığında üşüyen insanların da sabahıydı aynı zamanda.

Tuhaf bir sabahtı işte, bir yoktum bir var oldum.

İzlemeye başladım denizi, gelip geçen gemileri. Kulağımdaki müzik sürekli değişti, farklı farklı aktı tüm notalar ama aklımın dikenli tellerine takılan anılar değişmedi. Daldıkça üşüdüm, üşüdükçe küçüldüm ama kaybolamadım. Durdukça kendime dargın anılarım geldi geçemedi bir türlü yeri yurdu yokmuşcasına. Yola çıkan tüm pişmanlıklar ile karşılanan yeni yarınlarda asılı kaldım.

Kimsesiz parçalarımı koyacak yerim yokken, elimdeki tüm kırık dökük parçalarımı aldım, içimde çalan o eski yeni tüm şarkıları ve yaktım yanan bir ateş parçasında. Kalmaya yüzüm kalmasın, gitmeye gücüm olsun diye içimdeki karmaşayı verdim ateşe.

Yandım, geceye ışık oldum.
Tüm zebanilerime "merhaba" dedim.
Gözlerine baktım.
Kendimi gördüm sustum.

"Doğdum" dedi biri " Öldüm" dedi  ötekisi. Bir bebek, bir cenaze çıktı içimden kim kaldı kim gitti bilemedim.




21 Mayıs 2017 Pazar

Migren





Havanın ılık, yağmurlu kimi zaman ise soğuk olduğu bahar günlerinden biriydi. Sıradan mıydı? Yoksa marjinal bir gün müydü? Bilmek için dışarı baksa da, ıslak bir günden pek farklı görünmemişti gözüne. Şemsiyelerin günüydü işte, yani kimi için mavi kimi içinse mor bir gün olabilirdi. Onun için ise maviydi her zaman ki gibi. "Sıradanlık" dediğin içinde bir çok kalıp barındırıyorsa da bugün içinde " Yaprak kıpırdamıyor." kalıbını barındırmıyordu. Öyle ki "yaprak dalda durmuyor" dedirtecek kadar rüzgarlı bir gün vardı dışarıda. O kadar rüzgar vardı ki, hiç bir canlı vücudunun akciğerlere ihtiyacı kalmamış gibi esiyor, her bulduğu boşluğu doldurmaya çalışan bir kadın misali, boşluğu havayla dolduruyor,boşaltıyor resmen bizimle köşe kapmaca oynuyordu. 

Öyle bir oyun oynanıyordu ki dışarıda, "Günün Yıldızı" kartı 21.yy 'ın en marjinal kötüsüne çıkmıştı. Gözlerinde uçuşan kelebekler  masum olsa da, heyecan dolu bir aşkı anlatan insanın karnını bahar yerine çeviren kelebeklerden farklı, azgın bir migren nöbetinin habercisiydi. Öyle ki bir dilek hakkı olan birinin hiç düşünmeden harcayacağı küçük haplara mahkum bir odanın paha biçilemez karanlığı günün en kıymetli anı olacaktı belli ki.

Hızlı adımlarla mutfak tezgahındaki sürahiden doldurduğu suyu ilacıyla beraber peşin peşin içti. Mevzu bahis migrense ödeme geciktirmeye gelmeyen tefeci gibi muamele görmek isterdi. Ufacık bir gecikme, bedeli alınsa dahi ağrıyı baki kılabilir ve sorun tamamen konuk olunan kişiye ait olurdu ki bugün böyle şeylerle uğraşacak hiç vakti yoktu.

Çantasına doldurduğu ağrı kesicilerinin yanındaki eşyalarını tek tek kontrol ettikten sonra yağmurluğunu sırtına geçirdi. Kendini dışarıda ki karmaşık havanın kollarına bırakmak için kapıyı açmış, tam çıkacaktı ki telefonun çalması ile kapanmaya meyleden kapıyı savurması bir olmuştu.Telefon avizesi bile ateşten kor misali elinde duramıyordu. Bugün üstünde garip bir telaş vardı, anlayamadığı bir ateş vardı içinde. Huzursuzdu... "Kim bu lüzumsuz?" diye düşündü içinden, kendine kızmadan da edemedi; "Ne diye kapıyı çekip çıkmamıştı ki, derse de gecikecekti. Kimse arayan tekrar aradı muhakkak" dedi içinden. Ama bunların hepsi birer boş düşünceden ibaret kalakalmıştı, telefonun ahizesinden duyduğu ses ile yerine mıhlanması bir olmuştu.

- Alo
- Merhaba Naz,
- Merhaba...
- Kusura bakma Müsait miydin? Böyle zamansız aradım, gerçi bunun bir zamanı var mıydı inan onu da bilmiyorum. Aman neler diyorum ben yine saçmalıyorum...
- Pardon? Sen!!!
- Biliyorum yersiz ve zamansız bir geliş oldu ama şimdi olmasaydı sonra olur muydu hiç bilmiyorum? Pek zamanım yok aslında Ama sana ait bir kaç parça bir şeyler var bende kalan, onları sana vermek istiyorum ve belki varsa biraz vaktin, kahve içeriz, ben anlatırım,sen istersen dinlersin olmaz mı?... dedi geçen yılları yok sayarak.

Migrenimin kendinden rol çalmak isteyen bu konuşmaya inat başlattığı atağını görmezden gelmek gerçekten harika olabilirdi, lakin olmadı.  Geciken bir ödemenin ağırlığı hafifletilmiş olsa da mutsuz eden atağının ilk saldırısı ile zonklayan şakağına birde o konuşmalar eklendiğinde azdırıcı etkisinden dolayı tebrik etmek için içinde derin bir istek uyansa da, sustu ağır ağır. 

Nefes almayı bir yaşam sebebi olmasından öte sakinleşmek için kullanırken,
-Dersim var bugün, yarın ve hergün. Müsait değilim. derken buldu kendini. İçine üşüşen kadınların tantanasından, dırdırından hiç  bir şey duyamıyorken;
- Tamam. dedi karşıdaki ses.
- Müsait olacağımdan pek emin değilim, şimdi kapatmalıyım dedi ve kapattı. Hızlı adımlarla evden çıkıp, kapıyı fark etmeden iki kez kitledikten sonra merdivenlerden koşar adımlarla indi. Apartmandan çıktığında nefes almayı unuttuğunu fark ettiren rüzgarın içine dolması ile irkildi. Derin derin alınan bir kaç acemi nefes ile arabaya koşarak bindi. Sanki güneşinden kaçan bir gölge misali saklanamaz iken kendinden,gökten boşalırcasına yağan yağmur ile yeri göğü inleten o gök gürültüsü ile kendine geldi. Arabamın camına vuran yağmur damlalarının sesine inat kafasındaki konuşmaları duymamak imkansızdı. "Dili olmayan kadınların dırdırından daha beter bir şey yok." diye geçirdi içinden. Kafasını kesip atsa migreni bir yandan, kadınları öte yandan kafasıyla top oynarlardı resmen. Düşünmemek bugüne kadar hiç beceremediği bir şeydi. Hep sahte bir sarışına sığınmış, sağlam bir esmer kafasına sahip, kumralın tekiydi.



Radyoyu açtı kafası belki dağılır diye ama ne mümkündü böyle şeyler. Sanki zaman anlaşmış gibi ardı arkası kesilmez sesler, sözler ve görsellerle konuyu döndürüp dolaştırır kör düğüm ederdi ki etmişti de. Nereden çıkmıştı şimdi bu! Hiç sırası değildi.diye düşündü sanki sırası gelebilecekmiş gibi. Gelmezdi, hemen yüzeyde elini uzatsa değebilirdi ama diğer yandan öyle derinlerdeydi ki gelmezdi.

Onun gelme arsızlığı mıydı onu şaşırtan yoksa bu ziyareti uzun zamandır bekliyor olması mıydı? pek bilemedi. İçindeki soğuk mermer duvarlarından bakarken gördü, kendini. İncinmiş bir tarafı hep vardı, hep olmuştu hatta zaman zaman yeniden olacaktı belki de. Ama bu sefer incinecek bir şey kalmamıştı. Hepsi bitmiş tükenmişti. 

Eskiden çok duyardı yüreğindeki çocuğun isyanlarını, görmezden gelemez gözünden bir damla yaş olur akardı, bahanesi kimi zaman bir film, kimi zaman bir müzik olup. Ama zamanla bu ağlamalar da kalmamış, uzmanların dediği soğan kürlerine sığınmıştı. Soğan doğrarken kendini  kesercesine ağlayan bir kadın oluvermişti. "Salata dediğin ne kadar hüzünlü olabilirdi?" diye defalarca kendine sormuş hatta  "yiyenler bunu anlar mı?" diye kendi ile dalga geçerken içinde biriken yaşları akıtmanın en masum yolunu bulmuştu üstelik sığınacağı bilimsel makaleler o kadar çoktu ki. 

İlk okuduğunda çok şaşırmış, " Soğan kürü" diye dalga geçmişti kendi kendine müptelası olacağından bir haber halde. Kendi gibi kaç insan olduğunu merak etmiş ama okudukça olduğundan emin olmuştu. Bu makalenin arkasına ilk yaptığı salata onun için en özeli olmuştu ne de olsa ilk kez ağladığı bir salatayı yemişti. Özeldi, ama en iyi tarafı sonra çok gülmesi olmuştu. Resmen bu kürlerle atlattığı bir dolu duygusallık krizleri olmuştu. Hepsini düşününce yüzünde bir gülümseme belirdi. Artık o kadın değildi. Ve onu kendi yapan herkese müteşekkirdi. 

"Ben buna hazır değilim." dediği o kadar çok şeye hazır olmadan yapmıştı ki, bu hayatta öğrendiği en önemli derslerden biriydi. Kişi hazır olmadığını iddia ettiği her konuya aslında hazırdır, sadece bilmiyordur. Bunu keşfetmesinin akabinde bu tip cümleler kurmamaya başlamıştı. Geleni layıkıyla karşılıyor ve gönderiyordu. Bugünkü konuşmanın müsebbibi de bu olsa gerekti. Yoksa konuşmaya layık olduğunu düşünecek değildi ya. Eskiler hep eskide kalsalar ne iyi olurdu elbet lakin geldi diye yenilenecek hali de yoktu elbet. Eskiydi ve eski kalacaktı.

Okula yoğun yağış altında ama geçen süreden bir haber, bildiğin kendi ile kimi zaman sohbet kimi zaman kavga ile gelmişti. Arabasını her zamanki yerine park etmiş, okulun görevlisi ile kısa bir baş selamı ile merhabalaşmış ve mermer merdivenlerden çevik adımlarla koşarak odasına uğramış, hızlı bir kaç eşyasını almış ve anfiye yönelmişti.

Anfiden içeri girdiğinde her zamanki gibi kalabalık bir öğrenci grubu onu beklerken görmüştü. Hepsi derse ilgili değillerdi elbet lakin çoğunluğun ilgisini çektiğini biliyordu. Özellikle bir grup fanı her zaman mevcuttu. Her yeni ders öğrencileri için başka bir hikaye kendi için ise bambaşka bir hikaye oluyordu. Boşuna demiyorlardı "Her icat mucitinin ihtiyacı sebebiyle doğmuştur." diye. İletişimde onun en temel ihtiyacıydı. Su gibi bir şeydi. Elinden gelse bitkilerin bile dilini çözerdi, o kadar bu iş için doğmuştu. Ama öyle ya, insan dediğin değişirdi. En iyi yaptığı işle sınanır, aptal olmadan kalkamazdı yerinden. Hayattan bir sıfır almadan geçmek mümkün değildi. O da sıfırını almış, ukalalığının bedelini ödemişti. Kendince yeni ukalalıklar ile bezenmişti, çiçek gibi her yaprağında bir başka meziyet edinmişti. 

Masasına geçmiş, gözlüklerini takmıştı. Gözleri o kadar bozuk olmamasına karşın derste gözlük takmayı seviyordu. Genç yaşını avantaja çeviren bir aksesuar gibiydi onun için. Her zamanki gibi fanları en ön sırada yerlerini almış, ağzından çıkacak ilk cümleyi yağmuru bekleyen çöl misali bekliyorlardı. Hemen içlerinden birine işaret etti, uzun boylu çocuk hızlı bir şekilde gitti ve müziği açtı. Bugün fonda jazz vardı. İçeriden yükselen baygın seslere bakılırsa gençler pek jazz sevmiyordu anlaşılan. Ama bugünkü konunun tınısındajazz havası vardı ve kaptan o olduğu için bu seslerin pek bir önemi yoktu. Demokrasi sandıkta bile olmuyorken derste olması beklenemezdi. 

""Bilinç, hayatın zalim gerçeklerine karşı iki temel savunma geliştirir: “kaygılı gerçek” ve “inkar”." Freud bunu söylerken bilinç için insandan ayrı canlı bir varlıktan söz eder gibi bahsetmiştir. Bu bahisten yola çıkarak bugün bir soruyu sizinle irdelemek istiyorum. Sizinle konuşacağımız konuya dair 10 sayfalık ödev istiyorum ve bu ödevi yaparken en az 10 kaynak göstermenizi lakin kendi yorumunuzu beklediğimi söylememe gerek yok herhalde. Peki başlayalım o zaman.

Ayrıca "Bir insan bir yere bakıyorsa orada ilgilendiği bir şey vardır. Bir insan bir yere hiç bakmıyorsa orada ilgilendiği bir şey kesinlikle vardır." diyen Freud yüksek ihtimal ile seni hiç tanımamıştı Melissa. Artık ilgilendiğin o şeyi bir kenara bırakıp bizimle beraber Bilinç hakkında konuşur musun? yoksa dinlemeyi mi tercih edersin? 

- Pardon hocam

- Evet bende böyle tahmin etmiştim. Teşekkürler Melissa. Sayende arkadaşların ile bugün yapacağımız konuya güzel bir örnek oluşturdun. Hiç bir bilim adamının bulamadığı, hatta mitolojik hikayelerde dahi tanrıların bile bilmediği, dini hikayelerde şeytanın dahi çözemediği bir konudan bahsedeceğiz.; Kadınlar ne ister?

Şimdi sizlerle Kadınlar ne ister hakkında konuşmadan önce mitolojik zamanlardan günümüze uzanan kadın tiplemelerine dair şu videoyu izlemenizi istiyorum. "

Tam video başlamış, migrenime açtığım savaşta 1-0 önde ilerlediğini düşünürken anfinin en sonunda oturan kişiyi görmesi ile beraber kaybedilmiş bir savaş olduğunu anlaması pek uzun sürmedi. Yarın beklediği karşılaşmanın bu kadar sabırsız bir tarafı ile bugün hazırlıksız yakalanmış olmak sinirlerinin iyice gerilmesine sebep olsa da karşısındaki kişinin egosu kadar boyu olmadığını unuttuğumu fark etmesi ile beraber sıradanlık hali içindeki yerini hızlıca aldı. Ve profesonel kişiliğinin konuya el atmasıyla 2 saatlik dersi tam zamanında bitirdi. Sınıfın dersin bitmesi ile dağılması bir olmuştu. Diğer uçtan yavaş yavaş merdivenlerden inerken yankılan kösele ayakkabının sesinin tınısını duymak bile tüylerini diken diken etmeye yetmişti. 

Evet her zamanki o ağır parfümünü sıkmıştı. Kendinden evvel karşısındakine ulaşan  ve öldürücü darbesini indirmeden hemen önce sersemleten o hastalıklı aynı parfümdü. Kadınlar ne ister sorusuna binlerce gönüllü yanıt verdirtebilecek kadar güzel bir kadındı. Zayıflamış olsada başı önüne eğilmemişti hala. Mütevazilikten bir haber bedeni ile karşımda durmuştu. Dile kolay geçen onca senenin üstüne, karşımda duruyordu. Kimileri unutulmuş kimileri ise unutulmak istenilmişti. Ama anlaşılan bugün hepsinin kabul günüydü ve en canlı tonlarıyla beraber zihninde yerlerini almaya hazırdılar.

Cansu ile üniversite yıllarında tanışmıştılar. O kadar benzer özellikleri vardı ki görür görmez kaynaşmış birbirlerine ısınmıştılar. Cansu uzun boylu, güzel, kendinden emin ve çok zeki bir kadındı. Girdiği her ortamda ilgi çeken, çekmese mutlaka çekmenin bir yolu bulanlardandı. Mütevazilikten pek nasibini almamış olsa da içinde bir yerlerde sıcak atan bir kalbi olduğu varsayılanlardandı. Nar  is bambaşka bir kızdı. Adı gibi içinde binlerce tane barındıran ama hepsinde kendi olabilen nadir kadınlardandı. Kolay dağılmıyor parçalanmıyor, girdiği ortamlarda istemese dahi ilgi odağı olmayı başarıyordu. Bizim Güneş tipli dediğimiz insanlardandı, enerjisini kendinden alıyor ve çevresine de o enerjiyi fazlaca bahşediyordu. Evet hatırı sayılır ölçüde bir öfkesi mevcuttu ama parladığı gibi sönen cinslerdendi. Birbirlerine karşı hissettikleri bu sıra dışı yakınlık ile önce aynı sırayı, sonra yurtta aynı odayı ve ilerleyen yıllarda aynı evi paylaşmışlardı. Onlar, Cansu ile bir hayatı paylaşıyoruz derken bu paylaşmanın Cansu da arsız bir alışkanlığa dönüşeceği ve bir gün aynı erkeği de paylaşacakları  akıllarının ucundan dahi geçmemişti. Nar, öğrendiğinde ise başına yıkılan bu dünyadan daha fazlası olmuştu.

Ama anlaşılan Cansu her zamanki umursamaz hali ile karşısındaydı. Elini uzatışından, bakışına pek bir şey değişmemiş gibi görünse de başındaki peruğu fark ettiğinde Cansu'nun gözlerinde sönen ateşi de görmüştü. Parmaklarındaki solgunluk kadar teninin şeffaflığıda belirginleşmişti. Yer yer fondotön ile kapatılan morluklarında elbet bir anlamı vardı. Anlamak zaten onun işiydi.

"- Benimle görüşmek istemini beklemek büyük şımarıklık olurdu elbet, haklısın ama bende sana ait bir kaç eşya var ve bunları sana ben vermek istedim. " demesiyle çantasından 10 tane defter çıkarıp masasına koydu. "Bu defterler sana ait." demesiyle beraber arkasını dönüp gitmesi bir oldu. Nar ona ne dur dedi, ne de bunlar ne diye sordu. Sanki Nar için zaman durmuş, Cansu için ise bitmiş gibiydi.

Nar elini defterlere uzattı şöyle bir karıştırdı, Fonda çalan jazz müziğinin eşliğinde kapağını kapatıp egosu boyunu aşan arkadaşını buraya getiren bu defterleri merak edip etmediğini kendine sordu...

"Kadınları çözmeye çalışmak, bir labirenti düz yola çevirmek gibidir. derdi Freud. Nar da merak etti, acaba bu elinde tuttuğu defterler bir labirenti düz yola mı çevirecekti yoksa kendinde bir düzlük yaratmış bir kadını labirente mi çevirecekti.

İşte bu sorunun cevabını vermeden bunları okumayacaktı, hem Cansu bugün gitmişti ama yarın gelmeyeceğinin garantisi pek yok gibiydi.

Hızlı bir şekilde toparlanıp evine döndü, bir şeyler atıştırdıktan sonra tüm olanları kapıda bırakıp küçük hapları ile kurduğu karanlık dünyaya kendini bıraktı. Ne de olsa bugün 21.yy 'ın kötüsü Migrenin günüydü ve layıkıyla yolcu edilmeliydi...

Bir yudum su bir minik hap, derin bir karanlık...


6 Nisan 2017 Perşembe

Ahkam-ı Fer'iyye yani bizim MUTEBER #Vol 13




Muteberim,

Yazdıkların can suyu misali, içimi aydınlatmasa da ruhumu dinlendiren bir esinti misali sukunet bahşediyor. Şanslıyım ki sen varsın benim için, yoksa bu yangın yeri nasıl dinginleşirdi hiç bilmiyorum. Dünya üstünde senin gibi kaç kadın var bilmiyorum ama ikimiz aynı ışığın farklı renkleri gibiyiz ama birleştiğimizde aynıyız sanki ama sende de biraz Pirayelik var o kesin... İstediğine kalbin olabildiğine sınırsız, engin ama istemediğine de bir iğne deliğinden daha dar. Öyle ki sen istemezsen ışık olsa sızamazlar içine...

Bilirim, senin en güzel huylarından birisi felaketler karşısında taş kesilirsin. Keşke bende öyle yapabilsem. Üzülmekle sıkılmakla elime bir şey geçmediğinin farkında olsam da aklıma, kalbime mukayet olamıyorum bazen.

İnsan öyle bir yaratık ki kimi zaman bir saniye de kimi zaman ise ancak yıllar içinde bir şeyleri gerçekten öğrenebiliyor. O yüzden zaman dediğimiz şey karmakarışık bir yün yumağından başka bir şey değil. Bu yün yumağının içinde yuvarlanırken yaşlanıp ölüyoruz. Ve bu yaşam denen zamanın ne kadarında kendimiz oluyoruz diye sorarsan, sadece ölürken olabiliyoruz sanırsam. Gerçi bu tezimi ölçme anımı kimseyle paylaşamayacak olsam da aklımda bu düşünceler olacak onu biliyorum. 

İnsanın en büyük var olma sebebi anlaşılmak olsa da anlaşılmadan ölüp giden ne insanlar var kim bilir toprak altında. İnsanı anlamak öyle kolay değil ki, keşke kolay olsa. Karşındakinin anladığı çoğu zaman kendisi kadarından bir fazla değil. Kendinde senden ne kadar varsa o kadar anlıyor, daha doğrusu seni anlamaya o kadar yaklaşıyor. Anladım dediği sadece kendi gördüğü kadarı olunca, kendinde olanı seninmiş gibi o kadar çok benimseyenler var ki, karşılarında dağ olsan duramıyorsun. 

Bir gün cebindeki işlenmemiş elmaslarından bir tanesini gösteriyorsun, sarrafı olmayınca o daha önce gördüğü işlenenlerin aynısı olmayınca ona burun kıvırıyor yada daha kötüsü cam bu diyerek yerlere atıyor. Kimsenin vakti yok can suyum, ama herkes kendi gördüğünü almak istemekte sabırsız. Seni olduğun gibi kabul etmek onlar için büyük bir külfet. Öyle bir külfet ki zamanla artan ve taşınmak istenmeyen. Anlamak zor. Çevreme bakıyorum, gençlere, bizim yaş grubumuza herkes farklı olanın peşinde ama çoğunun farkında olmasa da tek derdi onu da aynılaştırmak, herkesleştirmek. Anlıyorum aslında içinde biriktirdiği bu kadar aynı öğretinin pençesinde farklı olanı büyütebilmek kolay değil. Çünkü farklıyı istese bile ona dayanacak, anlayacak gücü yok. Kendine inat bunu başarmak imkansızı istemek bir anlamda. 

Şimdi böyle olunca kimse kimseye açmıyor, açmak istemiyor. Elinde beyaz bir mendil var, diyorsun bak bu beyaz, o diyor hayır ben biliyorum bu soluk gri. Şimdi sen ona nasıl anlatacaksın onun beyaz olduğunu nasıl inandıracaksın. Yapamazsın kim bilir o sana onun soluk gri olduğunu söylemek için neler yaşadı, ne öğretilerin pençesinden hırpalanarak senin kapına geldi, bilemiyorsun. Susuyorsun... En sonunda susuyorsun... Sonra hatırlıyorsun neden kimseye bir şeyler anlatmadığını, yüzünde eski buruk bir tebessümle kalıyorsun aklının sınırsızlığının içinde. Korkularının tutsağı bedenlerin acılarına şahitlik ediyor ama korkularının kaynağını bilirken onlara ulaşamıyorsun. 

Tüm bunlara nerelerden geldin dersen aslında hayatın tüm dolambaçlı yollarından geldim. Geçenlerde okuduğum bir kitabın bir paragrafın da yapılan tanıma takıldım kaldım ve senin mektubun arkasına gelince oturup düşündüm. 

"Duran bir zamanın içinde asılı kalmış zihni ile akıp giden zamanda savrulan bedenin arasına sıkışıp kalmış bir ruh gibiydi. Kendi labirentine dolanmış bir sarmaşık kadar kök salmış, dağılmıştı. O kadar çok dağılmıştı ki işin özünü göremeyecek kadar kördü. Kitaplarının arasındaki kurgunun kurbanı bir yanılsamaya susamış bir gerçeklik müptelasıydı. Gerçek dediği şey neydi ki? Kişiye göre değişen bir olgudan bahsederken “ gerçek” ya da “ doğru” denilebilir miydi? Ne işe yarardı ki olmayan bir şey. Var olma ihtimalleri üzerine kurulmuş bir hayatın hüsran tadındaki geçimsiz sonuçlarından bir demetti tadımsadığı. Biraz acı, hafif naneli ve zencefilli karışık bir tattı ağzındaki.

Hayat ruhuna ağır zihnine hafif olsa da bedeninin içinde ezilmiş bir bütünün parçasıydı. Uyur gezer bir zihne hapis bir benlikte yaşamını sürdürüyordu. Uyuyan güzel masalındaki gibi içindeki tüm yaşam onunla beraber uykuya dalmıştı farkında değildi."

Böyle labirentlerin köşelerinden geri dönerken çocukluğuma uğradım eskiden anneme ne kadar benzemek istediğimi hatırladım, sonra büyüdükçe hiç kimseye benzemek istemediğime karar verdim.
Öyle bir an gelir ki  tüm çocukluğumdaki o çabaya, toplumdaki tüm dayatmalara ve  tüm zamanlara inat kimseye benzemediğini keşfediverirsin. Bir zamanlar benzemek ne kadar sana heyecan veren şaşırtıcı bir unsur olsa da zamanla aslında ne kadar benzemediğini keşfetmek seni mutlu etmeye başlar. Hayat metmorfoz yaşayabilenler için bir cennet iken değişemeyenler için cehennemin en yıkıcı yeridir ki;işte sen metamorfozun en ateşli çocuğu iken ben değişmeyenlerin kimsesiziyim çoğu zaman. 

Yalnızım Muteber, ama artık bunun benim için çizilen yolun bir parçası oluğu kanaatindeyim...
Neyse çok yordum hem seni hem kendimi...
İyi ki varsın demekten öte bir teşekkürüm yok.
Sağ olasın var olasın...

Oğuz.



26 Şubat 2017 Pazar

Ahkam-ı Fer'iyye yani bizim MUTEBER #Vol 12




Can parem...

Kelimelerindeki arayış ne zaman sonlanır bunu bilmek zor ama seninle içmiş olduğumuz onca kahvenin sadece bir tanesinin bile hatırına ömrüm yetmez. Mektubunda yazanları okuduğum da aklıma Özdemir Asaf'ın bu dizeleri uçuştu. Ne demişti şair;

Baharda kışı,
kışında baharı özler insan.
Ne uzaksa onu özler...
Kavuşmak şart mı? Boşver!
Bazı şeyler yokken güzel. 

"Bazı şeyler yokken güzel"  Ne anlamlı bir dize... Hayat koşuşturmasının içine dönüp dolaşırken var olduğunda güzel olacak olan şeylere takılırız, oysaki yokluğu ile güzelleşecek olan ihtimallerden bi haber kalırız. Yok gibi yapmak hoşumuza gider. Yanımızda, üstümüzde, içimizde, aklımızda olan her şey iyiymiş gibi düşünürüz ama eksilmeyi yoksullaşma sanırız. Yoksullaşmanın ne olduğunu her şeye sahip olduğunu düşündüğümüz ama halen eksik hisseden kişileri görünce anlarız. Anlarız diyorum da sen yine de bakma bana Anlamak istersek anlarız.

İçine aldığı hiç bir şeyi dışarıya bırakmayan çöp evler gibi bizde biriktirdiğimiz düşünceler, yükler, sevgiler ve anılardan; Çöp beyinler, çöp omuzlar, çöp kalpler  ve çöp anılar yaratırız. Öyle bir dünya kurarız ki kurulan bu dünyanın ağırlığı ve karmaşasında yaşadığımızı sanmak isteriz. Kurban rolünün en ateşli savunucusu olduğumuz halde olmadığımızı iddia etmekten de geri kalmayız. Sözlerimizde kahraman, davranışlarımız da kurban rolünü ezbere oynar dururuz. Bu ezberler sırasında yaşam ile aramızdaki uyumu kaybeder, bunun bile farkına varamayız. 

En önemlisi de ne biliyor musun hiç bir zaman ayağa kalkmayız. "Kal"gelmiş bir hal içerisinde kalamadığımızı iddia eder dururuz. 

Görüyorsun ya can parem hayat başlayıp biten bir eylemden çok defalarca başlayan ve bitemeyen bir eylem. Mevzu ise her sona yaklaşırken kapının pervazında beliren o can simidi misali uzanan sokağı görmekte. Gördüğün o sokağa dönmekte. Elbet biyolojik olarak kurulu bir saat misali yitip giden bir ömür ile doğmuş ve ölüyoruz ama sende benim kadar iyi biliyorsun ki bu biyolojik ritmin dışında her uyku anı gibi defalarca ölümü tadıyor ve doğan gün gibi yeniden başlıyoruz. 

Hayatın içinde her renk mevcutken "benim hayatım sadece mavi olsun." istemek yaşamamak ile eş bana kalırsa. O mavinin içine bir parça kırmızı düşmezse mor nasıl renk katar hayatına. Düşün ki hepimiz birer rengiz bu dünyada Mesela ben maviyim. Kırmızı bana verilen bir hediye ve sonunda var olan mor ise benim canımdan bir parça. Sen kırmızıya kızmışsın, mor hiç hayatımda olmasın diyorsun. Şimdi Mor nedir bilmeden yaşamak mümkün müdür? Mümkün değil canımın içi. Bir ateş yandı mı kor olsa da, yanmaya devam da etse değişen değişmiştir. Yani ruhun bir kez yandı mı aldığın renk senin benzersizindir. 

Benersizliklerini önce sen sev... Sen kendini sevmezsen kimse seni olduğun gibi sevemez. Hep yarattığın suret gibi sevilirsin. Eski anılar kimi zaman birer akbaba olur üşüşür anımıza didik didik yorar kalbimizi. Ama derin bir nefes, ferah bir nergis kokusu çözer atar içindeki sis perdesini. Nergis zamanı yaklaşmakta, bilirim seversin, almayı sakın unutma. Sevdiğin şeylere dön. Bırak hüzün veren her şey arkanda kalsın. Eskinin bizlere anlatacağı yeni bir hikayesi yok unutma. Mevsimler gelir geçer, bir rüzgar esintisinde kaybolur gider hüzünler. Yeter ki dertleşeceğimiz bir dost meclisimiz olsun dimi.

Üzmüyorsun beni,senden gelen dert olsa yine de razıyım...

Sevgilerimle,

Muteber.