20 Kasım 2016 Pazar

Çikolata kaplı Kırık topuklar...



"Kırmızı pabuçları ile dolanan küçük kız neredesin?" sesiyle uyandı uykusundan. Odasının karanlığın da sesin sahibi aradı. "Kimsin ?" diye sordu boşluğa... Derin bir sessizlik karşıladı, sesi lal oldu ürperdi teni... "Gece" dedi kendi kendine "Oyun oynama benimle".  

Zihninin bir oyununa kurban uykusunu yatağında bırakarak uyandı. El yordamı ile üstüne geçirdiği sabahlığıyla karanlıkta oturma odasına doğru yöneldi. Eli, ayağı buz kesmişti. Sesin içindeki bir tını onu korkutmuştu. Yoksa sorulan soru da ne vardı ki? Altı üstü "Kırmızı pabuçları ile dolanan kız neredesin?" diye sormuştu biri. Zihninin derinliklerindeki herhangi bir benliği bu soruyu sormuş olabilirdi. Ama ses tonunda saklı bir huzursuzluk onu yakalamış, yakasına yapışmıştı bir kere. 

Masasının üstündeki sürahiden doldurduğu bir bardak su ile camın önündeki koltuğuna yerleşti. Sokakta kimseler yoktu bir tek sonbaharın ev sahibi rüzgar sabahın kalabalığının bıraktığı izleri süpürüyordu. Uçuşan yapraklar birbirini kovalar bir eda ile oradan oraya uçuşuyor, konuşuyordu. Gecenin tek sesi rüzgarın pervazından içeriye dolduğu bir uğultuydu, o kadar.

En son ne zaman kırmızı ayakkabıları olduğunu hatırlamaya çalıştı. Aklına sadece anaokuluna giderken giymek için akşamın bir saatinde aldırdığı kırmızı rugan ayakkabıları geldi. 

Ne kadar da inatçıydı çocukken, istediği için savaşır ve sadece kendi istediğini seçerdi. Gerçi şimdide inatçıydı ama o zamanlar bir başkaydı. O akşam yaşanılanları dün gibi hatırlıyordu. O gün annesi onunla hususi konuşmuştu ve " Cihanfer sana ayakkabı almaya gideceğiz ama bu sefer başka bir renk seç olur mu? diye sormuştu. Sormuş gibi görünse de aslında istemişti ve Cihanfer en masum ve tatlı bakışıyla, annesine "olur" demişti. Annesiyle hazırlanmış, beline kadar inen bukle saçlarının rüzgarda dalgalanmasına izin vererek pelerinini giymişti. Arabadan inip ayakkabıcıdan içeri girdiğinde Kırmızı ayakkabıların durduğu köşeyi görmezden gelmek için çok büyük bir çaba göstermiş, gözlerini kaçırarak diğer ayakkabılara bakmaya çalışmıştı. Ayakkabıcı ona çeşit çeşit renklerde ayakkabı sunmuş hepsini denemesine izin vermişti. Her giydiği ayakkabıdan sonra "bu nasıl küçük hanım"diye sormayı unutmamış ve her seferinde Cihanfer diliyle güzel de dese ayakkabıcı tatmin olmamış ve yeni bir tanesi ile yanına gelmişti. Bir türlü müşterisinin kalbine dokunamayan ayakkabıcı her şeyden habersiz "Bak sana şu kırmızı rugan ayakkabıları denetmek istiyorum." demiş ve cevap dahi beklemeden yanına getirmişti. Cihanfer söyleneni yapan bir eda ile annesine kaçamak bir bakış dahi atmamaya özen göstermiş, ayakkabıları giyerken yüzünde beliren gülümsemesi ile yüreğinin sesinin yüzünde görünmesine izin vermişti. Kendince saklamaya çalışsa da ayakkabıları giydiğinde gözleri adı gibi cihana nur saçmıştı sanki. Ayakkabıcı da bu parıltıyı kaçırmamış, kendinden memnun olmuş bir şekilde "İşte bu, sen de beğendiğine göre eksik bir şey kalmadı." demişti gülümseyerek. 

Cihanferin Annesi sessizce kızının hareketlerini en başından beri izlemiş, kızının en derin tutkusuna yenildiğini anlayarak derin bir nefes vermiş ve  "Eh ne yapalım, tamam bu seferde kırmızı olsun diyerek ayakkabıları almaya razı olmuştu. Annesinin tepkisinden çekinen Cihanfer İşte asıl o zaman rahatlamış ve dünyanın en mutlu insanı olduğunu düşünerek bir peri masalının kahramanı gibi hissetmişti.

Gülümsedi Cihanfer aynı o akşamki gibi içini bir sıcaklık kapladı. Gecenin tüm huzursuzluğu kalktı omuzlarından. Ilık bir süt hazırladı kendine tarçın kokulu ve oturdu koltuğuna, başladı düşünmeye... 

En son ne zaman kendini böyle hissettiğini düşündü, hatırlayamadı, şaşırdı. İnanamadı... Unutmuştu... Ne zamandır kendisi için hiç bir şey yapmadığını anladı. Evet bir şeyler yapıyordu ama o kırmızı rugan ayakkabıları aldığında ki gibi tam bir tamamlanmışlık hissi olmadan yaşıyordu. Hep yarımdı... İstemeyi unutmuştu... İsteklerini söylemeyi, onlara elde etmek için yapması gereken neyse onu yapmayı unutmuştu. Unuttukça susmuş du. Sanki konuşmazsa, talep etmezse incinmez sanmıştı. Düşündü ama hep incinmemiş miydi zaten, üstelik de hep başkaların taleplerini yaparken dağılmamış mıydı? "Aman Allah'ım" dedi  Histerik bir kahkahanın bedenini sarmasına izin verdi.Ne zamandır mağduru oynuyordu acaba? 

Kendine gelmesi için biraz zaman verdi. Sustu, bekledi... Ruhunda ki kaosun tek sebebiydi. En doğruyu yapmak isterken işi berbat edenlerdendi. Bu iş de o kadar iyiydi ki berbat ettiği her şeyi yokmuş gibi görebilir, duygularını yok sayabilirdi. Yaşarken ölebilir ve yaşadığına kendini bile inandırabilirdi.

Duyduğu ses geldi aklına ve ürperdi içi tekrardan. Koca bir ömrü saklanarak geçirmişti onu anladı.

"Kırmızı pabuçları ile dolanan küçük kız neredesin?" sesi yükseldi zihninden ve yüreğinin "buradayım" dediğine yemin bile edebilirdi.

"Kırmızı pabuçları ile dolanan küçük kız neredesin?"
"Buradayım" dedi daha derinden...

"Sabah" dedi odanın boşluğuna, "ilk işim gidip kendime kırmızı rugan ayakkabılarımı almak olacak" diyerek koltuğundan kalktı... Işığı kapattı ve uzun zamandır hiç olmadığı kadar kendi olarak odasına gitti. 

Yatağına uzandı ve sırtını bir daha kendine dönmemek üzere gecenin karanlığına dönerek, saklanmadan uyumak için gözlerini kapadı... 



19 Kasım 2016 Cumartesi

Ahkam-ı Fer'iyye yani bizim MUTEBER #Vol 11


Muteberim , can parem;

Yine kapımıza dayanan bir kışın habercisi uçuşan sonbahar yaprakları... Camdan baktığımda kendini güneşin yokluğunda dağıtmış, bırakmış avare ağaçlar ve güneş ile birlikteliklerini uzatmak için renk değiştiren yapraklar ile dolu bir manzara karşısında buluyorum... Öyle ki dışarısı Vuslat'ın dediği gibi hesap günleri gelmeden sadeleşen ağaçlar ile dolu.

Şu sonbahar geldiğinden beri neredeyse evden pek çıkmıyorum, kendimi iyice okumaya verdim. Okuduğum onca güzel şiire ve hikayeye rağmen bir tarafım hep hazan. Sayfaların arasında kendime ait bir tat bulabilmek için günleri gecelerime çeviriyorum. Kaybolmuş bir benlik, kaybolmuş bir ben, kaybolmuş bir insan. Hunharca kendimi hırpalayarak aradığım sayfaların arasında çoğu zaman uyuya kalıyorum. Soruyor sorguluyorum. "İnsan" diyorum mesela sonra "insan dediğin nedir ki zaten? " diye bağlıyorum kendi başladığım varlık dolu cümlemi kocaman bir yoklukla. Bildiğin bir hiçlik hikayesi, bir avuç anı, bir tutam yaşam kaygısı... Sorgulayıcı gündüzlerin infazı gecelerde, sorgulardan sağ çıkanlarla yola devam etmeye çalışan bir ben desem yanlış olmaz

Buyurucu bir kesinlik iddiam olmamasına karşın gelir geçer ömürlerden var edilen bir an. O kadar...


Yorgun hissediyorum kendimi Muteber, kitapların sayfalarıda bulduğum her paragraf bu yorgunluğuma birer demeç gibi...

"65 Yaşıma Ağıt" isimli bir  kitap okuyorum bak ne demiş yazar;

"Üstadım ben yokum artık... Hani Hollywood filmlerinin en bilindik repliklerinde geçen; ayakta durmak için kısa, uzanıp yatmak için dar bir hücrede; ayakta duramaz, yere yatamaz bir halde azap içinde yanıyorum." Azap içinde olmasının sebebi elbet ki bir kadın... Bir başka sayfasında ise o uğruna hikayeler yazılan kadının çektiği ızdırabı tariflemesi var ki bunu okuyunca yazar o hücrede sıkışıp kalmış olmalı diyorsun.Sonra başka bir paragraf geliyor ve bu tarifi iliklerinde hissediyorsun sanki yanından kalkan senin kadınınmış gibi üşüyorsun.

"Uyandığında kalın perdelerden içeri sızan puslu, gri ve ıslak bir geceydi. Rüzgar ile içeri sızan soğuk ile yatağındaki ipek çarşaflar bile dikenli tel gibi yaktı bedenini. Yataktan hiç engellenmeden kalktı ki bunun adı yalnızlıktan başka hiç bir şey değildi. Usulca çıplak ayaklarını mermer zemine koyduğunda tüm bedeni bu yokluk ile ürperdi. Yavaş havada süzülür bir eda ile yağmur sularının sızdığı pervazın yanına giderken geceliğinin etekleri yer yer kabaran bir deniz misali dalgalanıyordu. Sanki içinde kopan fırtınanın doğadaki tezahürüydü bu gece. Öyle ki pencereye vardığında kapatmak yerine sonuna kadar açtı ve dışarının tüm hengamesi bir an içinde odasının içine doldu sanki. Soğuk hava ile teni arasındaki tek engel bir ipek gecelikti etekleri dalga dalga yükselip alçalan... Ama o alev alev yanıyordu gecenin karanlığında. Camın pervazını döven yağmur tanelerinin bedenine dokunmalarına aldırış etmeden uzun bir süre orada kaldı. Orada onun o haline şahitlik edenler çok ruhani bir ana tanıklık ettiklerine yemin edebilirlerdi. Omuzlarından aşağıya süzülen yağmur damlaları ve şimşeklerle aydınlanan bedeni bir tarafta, içinde dalga dalga kabaran ruhu diğer taraftaydı. Acı  en çok susarken tehlikeli bir duyguydu... O gece sustu, acısı yaktı, öfkesi sindi... 
Tan ağırırken tavında dövülen demirden kepenkleriyle en derin uykusuna daldı."

Kitabın sonuna daha gelemedim ama beni paramparça ettiği doğru. Bu kış bitmez be muteber içimdeki hazanın akabinden gelen derin bir soğukluk var. Kayıplarımın hesabını tutturamıyorum. Belki de yalnız kalmak yerine Ali'nin yanına gitmeliyim. Yada Ekber abi ile bir rakı sofrasında tüm dünyayı kurtarmalıyım. Bilemedim.

Yinede senden bir haber almak içimi ısıttı. İyi ki varsın diyeceğimiz birilerinin bu hayatta olması ve bir ses seda ile varlıklarını hatırlatması okyanusun ortasında uzatılan can simidi misali rahatlatıyor. 

Canını sıkmamışımdır umarım.

En derin sevgilerimle Oğuz

18 Kasım 2016 Cuma

Parlak jelatin kapaklar...



Herkesi öldürüyoruz sevgili dostum,
kimini kurşunlarla, kimini sözlerle,
kimini yaptıklarımızla ve kimini de 
şimdiye kadar yapmadıklarımızla

Dostoyevski

Herkesi öldürüyoruz sevgili Dostoyevski hem de ne öldürüyoruz bir bilsen. Fakat öldürmeye önce kendimizden başlıyoruz en kanlı olanlarında. +18 sınırlı kanlı bir hikaye gibi kesip yok ediyoruz çocuklarımızın uyuduğu en tatlı uykularda. Bazen o kadar içimizi boşaltıyoruz ki büzüşmeye başlayan bir kabuk kadar kırılgan bakışlar ile günleri deviriyoruz usulca. Anlamayanlara anlatmıyoruz hiç bir varoluş ve yok oluş hikayelerini. O sebep ile ilk kendimizden saklıyoruz her gelişigüzel sezgimizi. 

Kırılıyoruz öyle ki; akordiyonun tuşlarından dökülen bir nota da paramparça oluyor, bir nefes arasında yeniden dağılmak için doğuyoruz. Bir sözle yerle yeksan ettiklerimizin pençesinde sürünürken sokaklarda serkeş dolanbaçlı hikayeler yazıyoruz. Kitaplardan huzur medet umar bir hal içinde kan ter içinde; bir söze karşılık binlerce söz bulmak için kitap evlerine sığınıyoruz kimi zaman. 

Kitap kapaklarını rast gele açıyor, gördüğümüz ilk parağraftan medet umuyoruz....

Raflar... geziyoruz...  Kitaplar.... okuyoruz... Hikayeler... buluyoruz.... Sözler... Söylüyoruz.... Kararlar... Alıyoruz... Yanıyor... Yok oluyoruz....

"Kapakların ardındaki hikayelerde kendimizi bulmak temel gayemiz, var olmamıza bir anlam bulabilmek. Yok olmadan bir hücremize bir koku hapsedebilmek...  Tüm varlığın ile var olmak için yok olmak tüm varlığınla.. Yanmak..."

Raflar... geziyoruz...  Kitaplar.... okuyoruz... Hikayeler... buluyoruz.... Sözler... Söylüyoruz.... Kararlar... Alıyoruz... Yanıyor... Yok oluyoruz....

Tarifler yapıyoruz, soyutluktan somutluğa geçerken kaybettiklerimizi hesap etmeden anlatıyoruz kimi zaman pervasızca. Soruyoruz ve sonra susuyoruz...

"Mutsuzluk nedir? deseler; gün ışığının girmeye korktuğu odaları olan, eşyaların hükümdarlık sürüp insanların sığıntı yaşadığı bir ev gelirdi aklıma. Salonunda kahverengi koltuklardan adım atmaya yer kalmayan, taş pervazlı camlarından süzülen güneşin dirhemle verildiği bir ev. Köşe sehpasının üstünde duran yeşil canlı olduğu varsayılan bitkinin yapraklarındaki toz zerrelerinin gün ışığında dans ettiği bir ev. Odaları boş, anıları olmayan soğuk bir ev. Olmazların koridorlarını doldururken havasını ağırlaşan bir ev. Senin olmadığın bir ev."

Raflar... geziyoruz...  Kitaplar.... okuyoruz... Hikayeler... buluyoruz.... Sözler... Söylüyoruz.... Kararlar... Alıyoruz... Yanıyor... Yok oluyoruz....

"Masasında lacivert bir hediye paketine sarılı kitabının açılmadan tozlanan kapağı kadar bilinmez bir ev. Odasında kireç duvar, masasında yaldızlı jelatin. Yatağında tahta kurusu, gecesinde karanlık kuytusu."

Ama Yanmak gerek... Öyle ya kaybolmuş mecralarda uyumak gerek, ama önce susmak gerek ve sonra sessizliği dinlemek ... Yoklukta verilen kararlara yol açmak gerek... 

Yanmak gerek demek ki yanarak yok olmak gerek...