20 Kasım 2016 Pazar

Çikolata kaplı Kırık topuklar...



"Kırmızı pabuçları ile dolanan küçük kız neredesin?" sesiyle uyandı uykusundan. Odasının karanlığın da sesin sahibi aradı. "Kimsin ?" diye sordu boşluğa... Derin bir sessizlik karşıladı, sesi lal oldu ürperdi teni... "Gece" dedi kendi kendine "Oyun oynama benimle".  

Zihninin bir oyununa kurban uykusunu yatağında bırakarak uyandı. El yordamı ile üstüne geçirdiği sabahlığıyla karanlıkta oturma odasına doğru yöneldi. Eli, ayağı buz kesmişti. Sesin içindeki bir tını onu korkutmuştu. Yoksa sorulan soru da ne vardı ki? Altı üstü "Kırmızı pabuçları ile dolanan kız neredesin?" diye sormuştu biri. Zihninin derinliklerindeki herhangi bir benliği bu soruyu sormuş olabilirdi. Ama ses tonunda saklı bir huzursuzluk onu yakalamış, yakasına yapışmıştı bir kere. 

Masasının üstündeki sürahiden doldurduğu bir bardak su ile camın önündeki koltuğuna yerleşti. Sokakta kimseler yoktu bir tek sonbaharın ev sahibi rüzgar sabahın kalabalığının bıraktığı izleri süpürüyordu. Uçuşan yapraklar birbirini kovalar bir eda ile oradan oraya uçuşuyor, konuşuyordu. Gecenin tek sesi rüzgarın pervazından içeriye dolduğu bir uğultuydu, o kadar.

En son ne zaman kırmızı ayakkabıları olduğunu hatırlamaya çalıştı. Aklına sadece anaokuluna giderken giymek için akşamın bir saatinde aldırdığı kırmızı rugan ayakkabıları geldi. 

Ne kadar da inatçıydı çocukken, istediği için savaşır ve sadece kendi istediğini seçerdi. Gerçi şimdide inatçıydı ama o zamanlar bir başkaydı. O akşam yaşanılanları dün gibi hatırlıyordu. O gün annesi onunla hususi konuşmuştu ve " Cihanfer sana ayakkabı almaya gideceğiz ama bu sefer başka bir renk seç olur mu? diye sormuştu. Sormuş gibi görünse de aslında istemişti ve Cihanfer en masum ve tatlı bakışıyla, annesine "olur" demişti. Annesiyle hazırlanmış, beline kadar inen bukle saçlarının rüzgarda dalgalanmasına izin vererek pelerinini giymişti. Arabadan inip ayakkabıcıdan içeri girdiğinde Kırmızı ayakkabıların durduğu köşeyi görmezden gelmek için çok büyük bir çaba göstermiş, gözlerini kaçırarak diğer ayakkabılara bakmaya çalışmıştı. Ayakkabıcı ona çeşit çeşit renklerde ayakkabı sunmuş hepsini denemesine izin vermişti. Her giydiği ayakkabıdan sonra "bu nasıl küçük hanım"diye sormayı unutmamış ve her seferinde Cihanfer diliyle güzel de dese ayakkabıcı tatmin olmamış ve yeni bir tanesi ile yanına gelmişti. Bir türlü müşterisinin kalbine dokunamayan ayakkabıcı her şeyden habersiz "Bak sana şu kırmızı rugan ayakkabıları denetmek istiyorum." demiş ve cevap dahi beklemeden yanına getirmişti. Cihanfer söyleneni yapan bir eda ile annesine kaçamak bir bakış dahi atmamaya özen göstermiş, ayakkabıları giyerken yüzünde beliren gülümsemesi ile yüreğinin sesinin yüzünde görünmesine izin vermişti. Kendince saklamaya çalışsa da ayakkabıları giydiğinde gözleri adı gibi cihana nur saçmıştı sanki. Ayakkabıcı da bu parıltıyı kaçırmamış, kendinden memnun olmuş bir şekilde "İşte bu, sen de beğendiğine göre eksik bir şey kalmadı." demişti gülümseyerek. 

Cihanferin Annesi sessizce kızının hareketlerini en başından beri izlemiş, kızının en derin tutkusuna yenildiğini anlayarak derin bir nefes vermiş ve  "Eh ne yapalım, tamam bu seferde kırmızı olsun diyerek ayakkabıları almaya razı olmuştu. Annesinin tepkisinden çekinen Cihanfer İşte asıl o zaman rahatlamış ve dünyanın en mutlu insanı olduğunu düşünerek bir peri masalının kahramanı gibi hissetmişti.

Gülümsedi Cihanfer aynı o akşamki gibi içini bir sıcaklık kapladı. Gecenin tüm huzursuzluğu kalktı omuzlarından. Ilık bir süt hazırladı kendine tarçın kokulu ve oturdu koltuğuna, başladı düşünmeye... 

En son ne zaman kendini böyle hissettiğini düşündü, hatırlayamadı, şaşırdı. İnanamadı... Unutmuştu... Ne zamandır kendisi için hiç bir şey yapmadığını anladı. Evet bir şeyler yapıyordu ama o kırmızı rugan ayakkabıları aldığında ki gibi tam bir tamamlanmışlık hissi olmadan yaşıyordu. Hep yarımdı... İstemeyi unutmuştu... İsteklerini söylemeyi, onlara elde etmek için yapması gereken neyse onu yapmayı unutmuştu. Unuttukça susmuş du. Sanki konuşmazsa, talep etmezse incinmez sanmıştı. Düşündü ama hep incinmemiş miydi zaten, üstelik de hep başkaların taleplerini yaparken dağılmamış mıydı? "Aman Allah'ım" dedi  Histerik bir kahkahanın bedenini sarmasına izin verdi.Ne zamandır mağduru oynuyordu acaba? 

Kendine gelmesi için biraz zaman verdi. Sustu, bekledi... Ruhunda ki kaosun tek sebebiydi. En doğruyu yapmak isterken işi berbat edenlerdendi. Bu iş de o kadar iyiydi ki berbat ettiği her şeyi yokmuş gibi görebilir, duygularını yok sayabilirdi. Yaşarken ölebilir ve yaşadığına kendini bile inandırabilirdi.

Duyduğu ses geldi aklına ve ürperdi içi tekrardan. Koca bir ömrü saklanarak geçirmişti onu anladı.

"Kırmızı pabuçları ile dolanan küçük kız neredesin?" sesi yükseldi zihninden ve yüreğinin "buradayım" dediğine yemin bile edebilirdi.

"Kırmızı pabuçları ile dolanan küçük kız neredesin?"
"Buradayım" dedi daha derinden...

"Sabah" dedi odanın boşluğuna, "ilk işim gidip kendime kırmızı rugan ayakkabılarımı almak olacak" diyerek koltuğundan kalktı... Işığı kapattı ve uzun zamandır hiç olmadığı kadar kendi olarak odasına gitti. 

Yatağına uzandı ve sırtını bir daha kendine dönmemek üzere gecenin karanlığına dönerek, saklanmadan uyumak için gözlerini kapadı... 



19 Kasım 2016 Cumartesi

Ahkam-ı Fer'iyye yani bizim MUTEBER #Vol 11


Muteberim , can parem;

Yine kapımıza dayanan bir kışın habercisi uçuşan sonbahar yaprakları... Camdan baktığımda kendini güneşin yokluğunda dağıtmış, bırakmış avare ağaçlar ve güneş ile birlikteliklerini uzatmak için renk değiştiren yapraklar ile dolu bir manzara karşısında buluyorum... Öyle ki dışarısı Vuslat'ın dediği gibi hesap günleri gelmeden sadeleşen ağaçlar ile dolu.

Şu sonbahar geldiğinden beri neredeyse evden pek çıkmıyorum, kendimi iyice okumaya verdim. Okuduğum onca güzel şiire ve hikayeye rağmen bir tarafım hep hazan. Sayfaların arasında kendime ait bir tat bulabilmek için günleri gecelerime çeviriyorum. Kaybolmuş bir benlik, kaybolmuş bir ben, kaybolmuş bir insan. Hunharca kendimi hırpalayarak aradığım sayfaların arasında çoğu zaman uyuya kalıyorum. Soruyor sorguluyorum. "İnsan" diyorum mesela sonra "insan dediğin nedir ki zaten? " diye bağlıyorum kendi başladığım varlık dolu cümlemi kocaman bir yoklukla. Bildiğin bir hiçlik hikayesi, bir avuç anı, bir tutam yaşam kaygısı... Sorgulayıcı gündüzlerin infazı gecelerde, sorgulardan sağ çıkanlarla yola devam etmeye çalışan bir ben desem yanlış olmaz

Buyurucu bir kesinlik iddiam olmamasına karşın gelir geçer ömürlerden var edilen bir an. O kadar...


Yorgun hissediyorum kendimi Muteber, kitapların sayfalarıda bulduğum her paragraf bu yorgunluğuma birer demeç gibi...

"65 Yaşıma Ağıt" isimli bir  kitap okuyorum bak ne demiş yazar;

"Üstadım ben yokum artık... Hani Hollywood filmlerinin en bilindik repliklerinde geçen; ayakta durmak için kısa, uzanıp yatmak için dar bir hücrede; ayakta duramaz, yere yatamaz bir halde azap içinde yanıyorum." Azap içinde olmasının sebebi elbet ki bir kadın... Bir başka sayfasında ise o uğruna hikayeler yazılan kadının çektiği ızdırabı tariflemesi var ki bunu okuyunca yazar o hücrede sıkışıp kalmış olmalı diyorsun.Sonra başka bir paragraf geliyor ve bu tarifi iliklerinde hissediyorsun sanki yanından kalkan senin kadınınmış gibi üşüyorsun.

"Uyandığında kalın perdelerden içeri sızan puslu, gri ve ıslak bir geceydi. Rüzgar ile içeri sızan soğuk ile yatağındaki ipek çarşaflar bile dikenli tel gibi yaktı bedenini. Yataktan hiç engellenmeden kalktı ki bunun adı yalnızlıktan başka hiç bir şey değildi. Usulca çıplak ayaklarını mermer zemine koyduğunda tüm bedeni bu yokluk ile ürperdi. Yavaş havada süzülür bir eda ile yağmur sularının sızdığı pervazın yanına giderken geceliğinin etekleri yer yer kabaran bir deniz misali dalgalanıyordu. Sanki içinde kopan fırtınanın doğadaki tezahürüydü bu gece. Öyle ki pencereye vardığında kapatmak yerine sonuna kadar açtı ve dışarının tüm hengamesi bir an içinde odasının içine doldu sanki. Soğuk hava ile teni arasındaki tek engel bir ipek gecelikti etekleri dalga dalga yükselip alçalan... Ama o alev alev yanıyordu gecenin karanlığında. Camın pervazını döven yağmur tanelerinin bedenine dokunmalarına aldırış etmeden uzun bir süre orada kaldı. Orada onun o haline şahitlik edenler çok ruhani bir ana tanıklık ettiklerine yemin edebilirlerdi. Omuzlarından aşağıya süzülen yağmur damlaları ve şimşeklerle aydınlanan bedeni bir tarafta, içinde dalga dalga kabaran ruhu diğer taraftaydı. Acı  en çok susarken tehlikeli bir duyguydu... O gece sustu, acısı yaktı, öfkesi sindi... 
Tan ağırırken tavında dövülen demirden kepenkleriyle en derin uykusuna daldı."

Kitabın sonuna daha gelemedim ama beni paramparça ettiği doğru. Bu kış bitmez be muteber içimdeki hazanın akabinden gelen derin bir soğukluk var. Kayıplarımın hesabını tutturamıyorum. Belki de yalnız kalmak yerine Ali'nin yanına gitmeliyim. Yada Ekber abi ile bir rakı sofrasında tüm dünyayı kurtarmalıyım. Bilemedim.

Yinede senden bir haber almak içimi ısıttı. İyi ki varsın diyeceğimiz birilerinin bu hayatta olması ve bir ses seda ile varlıklarını hatırlatması okyanusun ortasında uzatılan can simidi misali rahatlatıyor. 

Canını sıkmamışımdır umarım.

En derin sevgilerimle Oğuz

18 Kasım 2016 Cuma

Parlak jelatin kapaklar...



Herkesi öldürüyoruz sevgili dostum,
kimini kurşunlarla, kimini sözlerle,
kimini yaptıklarımızla ve kimini de 
şimdiye kadar yapmadıklarımızla

Dostoyevski

Herkesi öldürüyoruz sevgili Dostoyevski hem de ne öldürüyoruz bir bilsen. Fakat öldürmeye önce kendimizden başlıyoruz en kanlı olanlarında. +18 sınırlı kanlı bir hikaye gibi kesip yok ediyoruz çocuklarımızın uyuduğu en tatlı uykularda. Bazen o kadar içimizi boşaltıyoruz ki büzüşmeye başlayan bir kabuk kadar kırılgan bakışlar ile günleri deviriyoruz usulca. Anlamayanlara anlatmıyoruz hiç bir varoluş ve yok oluş hikayelerini. O sebep ile ilk kendimizden saklıyoruz her gelişigüzel sezgimizi. 

Kırılıyoruz öyle ki; akordiyonun tuşlarından dökülen bir nota da paramparça oluyor, bir nefes arasında yeniden dağılmak için doğuyoruz. Bir sözle yerle yeksan ettiklerimizin pençesinde sürünürken sokaklarda serkeş dolanbaçlı hikayeler yazıyoruz. Kitaplardan huzur medet umar bir hal içinde kan ter içinde; bir söze karşılık binlerce söz bulmak için kitap evlerine sığınıyoruz kimi zaman. 

Kitap kapaklarını rast gele açıyor, gördüğümüz ilk parağraftan medet umuyoruz....

Raflar... geziyoruz...  Kitaplar.... okuyoruz... Hikayeler... buluyoruz.... Sözler... Söylüyoruz.... Kararlar... Alıyoruz... Yanıyor... Yok oluyoruz....

"Kapakların ardındaki hikayelerde kendimizi bulmak temel gayemiz, var olmamıza bir anlam bulabilmek. Yok olmadan bir hücremize bir koku hapsedebilmek...  Tüm varlığın ile var olmak için yok olmak tüm varlığınla.. Yanmak..."

Raflar... geziyoruz...  Kitaplar.... okuyoruz... Hikayeler... buluyoruz.... Sözler... Söylüyoruz.... Kararlar... Alıyoruz... Yanıyor... Yok oluyoruz....

Tarifler yapıyoruz, soyutluktan somutluğa geçerken kaybettiklerimizi hesap etmeden anlatıyoruz kimi zaman pervasızca. Soruyoruz ve sonra susuyoruz...

"Mutsuzluk nedir? deseler; gün ışığının girmeye korktuğu odaları olan, eşyaların hükümdarlık sürüp insanların sığıntı yaşadığı bir ev gelirdi aklıma. Salonunda kahverengi koltuklardan adım atmaya yer kalmayan, taş pervazlı camlarından süzülen güneşin dirhemle verildiği bir ev. Köşe sehpasının üstünde duran yeşil canlı olduğu varsayılan bitkinin yapraklarındaki toz zerrelerinin gün ışığında dans ettiği bir ev. Odaları boş, anıları olmayan soğuk bir ev. Olmazların koridorlarını doldururken havasını ağırlaşan bir ev. Senin olmadığın bir ev."

Raflar... geziyoruz...  Kitaplar.... okuyoruz... Hikayeler... buluyoruz.... Sözler... Söylüyoruz.... Kararlar... Alıyoruz... Yanıyor... Yok oluyoruz....

"Masasında lacivert bir hediye paketine sarılı kitabının açılmadan tozlanan kapağı kadar bilinmez bir ev. Odasında kireç duvar, masasında yaldızlı jelatin. Yatağında tahta kurusu, gecesinde karanlık kuytusu."

Ama Yanmak gerek... Öyle ya kaybolmuş mecralarda uyumak gerek, ama önce susmak gerek ve sonra sessizliği dinlemek ... Yoklukta verilen kararlara yol açmak gerek... 

Yanmak gerek demek ki yanarak yok olmak gerek...




31 Ekim 2016 Pazartesi

Üşürsün Sinsice... Uyuyamazsın...





Bu gel git hissiyatlı yarı bozuk aklım ile karanlıklardan doğan kahramanlık hikayeleri yazmak zorlaşıyordu git gide. Kaybolmuşluğun koyu kuytu grisindeki yeşil kadar soluktu tenim öyle ki sabah yüzüme sürdüğüm allık tanelerinin bile renk veremediği bir sukunet hali vardı üstümde. 

Kısacası kaçmak için güzel bir gündü doğan, yok olmak ve yeniden var olmamak, susmak ve konuşmamak için... 

Piyanomun başına geçtiğim de yalnızlığım doğmak üzereydi, ben sustum, tüm kaybolmuşluğum aktı geceme...

Tünelin sonundan önceki son çıkışa gelmek üzereydim parmaklarım dolanırken piyanomun tuşlarında. Etrafımda uçuşan tülden şeffaf anıların arasında, yerden kalkan eski anılar gibi puslu bir halimiz vardı. Alın yazısı diyemeyecek kadar bize aitti her şey. Tırnaklarımız ile azimle günden geceye geceden güne kazıyarak kapatmış, var ve yok etmiştik tüneldeki tüm çıkışları. 

Öyle bir ana denk gelmiştik ki artık burada verilecek olan karar; orta sahadan atılan bir gol kadar tekrar edilemez, var edilemez duruyordu. Öyle ki yaşamımızdaki tüm oyuncuların konumunun değiştiği de hesaba katıldığında imkansız teriminin kıyılarını çöken bir gölge kadar kararıyordu içim tülden anıların arasında. 

Tünele devam etmek de bir seçenekti elbette. Ama o da bilinmez bir merhaba kadar tanıdıktı yüreğime. Bildiğin bir ayrımın pençesinde yıllarımız geçerken tanımamak daha iyiydi belkide; ne de olsa tanımlar ile köşe bentleri belli olan bir sorun değil miydi varlığımı çepeçevre sarıp, avucumda tutup kök salmasına seyirci kaldığım...

Yalnızım... Piyanomun tuşlarından akan notalar kadar, yalnızlık senfonisi çalamayacak kadar yalnız...


Öyle bir yerdeyim ki, gecenin yıldızlarını yitirdiğinde hissettiği kadar karanlık ve yıldızlarını bulduğunda hissettiği kadar ulaşılmaz. Elimde tutmaya çalıştığım bir avuç su, tutamadığım ise zaman. Bana bıraktığı tortularının arasında geçip giden, benden hesapsızca kaçan zaman.

Piyanomun tuşlarında akan melodinin hikayesi yalnızlık, yoksunluk, yorgunluk ama asıl yokluk... Öyle bir yokluk ki bastığım her notada içime işleyen soğuğun bir perdesi, bir tonu...

Yoksun, huzursuz gecelerin sabahlarında güneş doğmaz bazı evlere. Kahve kokusu olmaz mutfak tezgahlarında  yada tatlı bir parfüm esintisi taşımaz banyonun duvarları... Soğuk bir gri dolar evin odalarına. kocaman bir boşluk doldurur odalarını sığamazsın. Sığındığın bir kaç parça eşya bile küçük gelir bedenine içinde kalamazsın. İşte böyle zamanlarda kalorifer peteklerinin ısıtmadığı, üstündeki yünden şalın bir işe yaramadığı bir soğukluk girer yüreğine. Üşürsün! Üşürsün sinsice... İçinde karlar yağarken sen yanarsın alev alev. Öyle yanarsın ki seni gören herkes bir yok oluşun ışıldamasını şenlik ateşi sanar da olmadığını anlatamazsın. Uyumak istemediğin yatağında uyanmak istemediğin sabahların olur, engel olamazsın. Kahkahası olmayan gülüşlere hapis bir yürek kadar mahsunlaşır, yarım kalırsın bunu bir gün kendine bile anlatamazsın.

Öyle sabahların olur ki aynanın karşısında bulursun kendini, tanıyamazsın. Gece bıraktığını arar, yatarken süslü, parfüm şişeleri ile bezeli  komidininin üstüne bıraktığın maskelerde bulduğunu sanarak çıkarsın. Savaşmak istersin, yakıp ve yıkmak. Öyle bir savaş ki hiç var etmemek istersin, istersin de kazanamayacağını bildiğinde savaşamazsın bile; Umutların olmadığında elinde tüm kanlı savaş aletlerin olsa bile oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi kalırsın da ağlayamazsın, tıkanırsın. Susarsın, susarsın ve susarsın... O kadar çok susarsın ki tüm istediğin isyan etmek olsa bile edemezsin, susarsın. Yok olur tüm duyguların zamanla, hatırlayamazsın. 

Bir gün gelir bir masanın başında durur da hatırlamak istediğin bir şey varmış gibi hissedersin ama anımsayamazsın ya işte o an da "her şey" senden elinde topladığı  tüm bavullarıyla gitmiş ve sen hatırlamadan kaybetmiş olursun ama bilemezsin. Öyle bilemezsin ki her gün eksilirsin aslında çoğaldığını sanarken ve bir gün anlarsın en çok olduğunda yok olduğunu ya işte bende öyle yok oldum ben.

Piyanomun tuşlarında akan benim hikayemin melodisi... Bastığım her notada basmadığım her notaya atıfta bulunan bir bilinmezler senfonisinin hiç olmayan sonesi.


Gün doğuyor geceye ve ben hep zamanı zinadan eden bir mahlukat idim kendime. Ama bu geceler bana zindan olalı hiç bir sabah o tahtanın üstündeki bıçak darbesinin derinliğinin sığlığında ki dik durma çabası kadar aydınlatıcı olmamıştı. Bilindik bir gecenin doğan sabahıydı işte.

Piyano tuşlarına tüm anıların yükü ile isyan ederek son bir kez bastım ve kapattım kapağını piyanomun. Sukunetim, sessizliğim  bu gece için yeterli, bu sabah için fazlaydı. Hatıra yükleri olan bir eskici gibi zihnime hücum eden anıların altında ezildiğim bir gün geldi aklıma. Bir sabah hatırladım yanında uyandığım için mutlu olduğum ve sonra bir gece geldi aklıma kokunu sadece sen uyurken hissedebildiğim için üzüldüğüm. Ve sonra başka bir an geldi evde olmadığın için huzursuz olduğum ve sonra geçen bir gün geldi aklıma evde sadece olduğun için huzursuz olduğum... O an döndü kırmızım, beyazım, fuşyam ve anladım mavim, siyahım  ve en çok içimden sızan grim

Kırmızı ve maviydi geceler... 
Zaman siyah ve beyaz...  
Sen benim fuşyam şimdi  bakıyorum içimden sızan boz bir gri ...



8 Ekim 2016 Cumartesi

Fuji Dağının gölgesinde güneşlenen çocuklar...




"Fuji Dağının gölgesinde güneşlenen çocuklar gibi kelimelerden kurduğum yalan dünyamı yine kendi başıma ben yıktım. Yalanlarla bezeli kirli dünyamda kaç bahar yaşadım hiç bilmiyorum. Emin olduğum tüm dünyayı silip bir bir kahve fincanı süresinde yok ettim. Konuşulanlar, laflar büyüdüler benimle beraber; ben kimim derken... 

Benim tüm sevgim sokulup içimden sızarken bedenimden, dışarıda tebeşir çizilen bir ceset izinden fazlası kalmadığında boş bir kabuktan fazlası değildim . Ölünün arkasından kaç gün ağlanırdı 5 gün, 7 gün yada 40 gün mü? Ben kaç gün ağladım? Bilmiyorum. Tek bildiğim ağlarken kayboldum, yok oldum sigara dumanında. 

Dumanlı havalardan olsa hiç dağılmadı içim. Karardı gözlerim. Göz yumdum tüm kaçışlara. Dedim ki kendime "Soru bilene sorulur." ama bilmeyen ben olunca bocaladım,düştüm sokaklara. Kulağımda Cohen düşündüm ve konuştum içimden tün bilinmeyenlere " Yıldızsız bir gökyüzü ne kehanet eder bize, kocaman bir bilinmeyen bahşetmekten başka. Hiç bir şey... Kim olduğunu bilmeyen bir fani dağda taşta ne bulur... Kocaman bir "Hiç", duymak istemiyorum artık boş lafları... Boş duyguları... icindeki boşluğu büyümekten yorulmuş kadınlarla doluyum tıka basa. Fonda çalan müzik belli... yürüyen bir kütüphane gibi içimde okumadığım ne çok kadın var. Elveda tüm bilinen yönlerim. Üstüme örtülen kalın bilincim, süper egom elveda..." Ne diyorum ben dedim birden, kimle konuşuyorsun diye kızdım kendime sanki biraz önce yaptığım başka birşeymişcesine...

Ne kadar çok özlü söz biriktirmişim diye geçirdim içimden. Her gün için bir şiir mısrasına sahip bir ajandanın içinde dağılmış parçalardan toplama bir derlemeydim sanki. Her sayfada aynı hikaye, farklı anlatımlar, kelimeler ile bezeli.

Sadece bir parçasında çektiği bir acı da, ne kadar boğulabilirdi ki insan? Ne kadar yapabilirse işte en fazla o kadar olurdu. Sevinçleri de eksik yaşasa ne fark ederdi ki. Fazlası için ne ayrılacak bir zaman ne de yanacak bir ruh olurdu. Oda yoktu zaten. Kaybolmuştu kendi kurgusunun gölgesinde yaşadığını sandığı hayatında. 

Kaybetmekten korkarken kaybedenlerdendi. Ne kadar çok korktuysa kaybetmekten, yalnız kalmaktan, yok olmaktan o kadar sahip olduğunu fark etti. Ve tüm korkularını kaybetmekten bile korktuğunu anladığında yıkıldı dünyası. Öyle ki ne çok çalışıp, dinmişti. İlmek ilmek örmüştü, var etmişti kendini. Yıllar içinde büyük hummalı bir çalışmanın eseriydi. Bu kadar çalışıp didinip akabinde yarattığı kadının kendi olmadığını, onu ve tüm dünyasını istemediğini anladığında sade bir akşam üstüydü. Sakince oturdu bir koltuğa ve yavaş yavaş kendi ile övündüğü her ne varsa içinden çıkarıp o akşam çöpe attı, birer birer... "

Okuduğumda bu hikayeyi içimden, kendini parçalara ayırmış bir ruhun serzenişiydi yaşadıklarını ifade etme şekli diye geçirdim. Öyle ki bütününde sahip olduğu her şeyi sadece bir parçasında parçalamak, orada yok etmek, orada öldürüp diriltmek gibi bir huy edinmiş bir karakterle karşı karşıyaydım. Merak ettim bir sonraki kayboluşlarında kendini buluşlarını ve nasıl bir kadın diye devam ettim soluğumu tutarak.



"Zihnimdeki zindanlara hapsettiğim tüm kadınları çıkardım, bir yudum su verdim, şefkatle sarıldım hepsine... Sessizliğimi, ifadesizliğimi çıkardım üstümden paralanmış yırtık pırtık haliyle, gözlerimdeki sükunet maskesini söküp attım, yaktım bir ateş ki içim ısınsın. Ama en çok o kendimi merak ettim, kim olduğumu, kendimin. Ayna da ki aksime bakarken, itinayla omuzlarımdaki yükleri aldım, üstlerinde birken tozları silkeledim önce sonra yavaş yavaş indirmeye başladım teker teker. Şımarıklık kadının teninde güzeldi omuzlarımdaki yüklerde değil. Yüklerim direndiler omuzlarıma sarılıp bırakmak istemediler. Yaramaz bir çocuk misali hepsiyle teker teker konuşup vedalaştım. Kolay olmadı bırakmaları,direndiler. Ben de şefkatli ama kararlı bir şekilde baktım uzun uzun, sonra baktıkça yabancılaşan ve uzaklaşan yüklerimin gidişini izledim. Yüklerim uzaklaştıkça göğsümün üstünü sıkan iç sıkıntısının bağları çözüldü birden ve içimdeki tüm katran karası solukların önce birer fısıltıya ve akabinde birer sessizliğe dönüşmesine kadar izledim. Gözlerinden akan bir iki damla katran da katılırken aralarına içimde derin bir huzur vuku buldu sanki.

Tezgahın altından özel bir gün için sakladığım şarabını çıkartıp içmek için hazırladım. Bir insanın hayatında kendisi ile yüzleşmesinden daha özel bir an olabilir miydi ki? Olamazdı bu sebep ile bir kadeh kendime bir kadeh de yanımda olmayan herkes için boş tezgahın üstüne koydum. Basit bir düşüncenin esiri zihninin ışıklarını açtı ve geç kalmış tüm soruları toplayıp çöpe atarken bir yudum şarap bulanıklığı hediye ettim kendine. 

Dışarıda yağan yağmur, sıkışan trafik ve çalan kornalar eşliğinde uğurladım hepsini. Dudaklarımdan sızan sigaranın dumanının tadını, içine sinen tütün kokusunu bardağımın kenarına hediye etmekte cömerttim bu gece. Ne de olsa bu gece zihnim bedenimden taşınıyordu ve ruhum her şeyi ele geçiriyordu. "

Bu nasıl bir kaybolmuşluktu böyle. Beyin tutulması yaşıyordum. İliklerime kadar irkilmiştim. Gece mi soğumuştu, okuduklarım mı beni bu kadar etkilemişti hiç anlayamadım. Ama inkar edilemez bir gerçeklikle her cümlenin içimde bir karşılığı olması soluğumu kesmişti. Hele ki yazarı anlamak için Cohen' den açtığım parça ile yazarın her duygusu içime hücum etmişti. Şaşırdım... Aynanın karşısında bakarken gözlerime, sakallarıma düşen beyazlarla daha bir yaşlı hissettim sanki. Günlerdir evden çıkmamış olmaktan mı bilemesem de bir yok olmuşluk çöktü üstüme. Boğuldum birden...

Nefes almak hırıltılı bir kavgaya dönüştükçe, kaçma hissiyatı ağırlaştıkça ağırlaştı ve üstümdekileri önemsemeden o paspaye halimle kendimi amaçsızca sokağa attım. Varmak istediğim bir yer yoktu, bekleyeceğim bir otobüsüm olmadığı gibi. Arabamın için bıraktım kendimi. Anahtarlarımı çalıştırdığımda radyo da çalan müzikle yok olup, defalarca dirildim saniyelerle ölçülebilen bir zaman aralığında. İnanamadım, hiç bir melodiden bu kadar nefret edip bu kadar sevmemiştim. Boşaldım birden. Gözlerimden boşalan yaşlarla, göğsümden sökülen hıçkırıklarla anladım her şeyi. Kaçacak yer yoktu... Cohen gibi o da  ben neredeysem oradaydı ... Kontağı kapatıp, yavaşça çıktım. Artık biliyordum tüm yok oluşumu; Ben de kendi Boogie sokağımdaydım ve geri dönmüştüm.

17 Ağustos 2016 Çarşamba

Böğürtlen Kışı, Mandalina Yazı...




Kapıdan içeri girdiğinde etraf çok karanlıktı, el yordamıyla yolunu bulmaya çalışsa da pek başarılı olduğu söylenemezdi Adela' nın. Gözlerinin alışmasını bekledi girdiği odanın ortasında.  Karanlık da dahi çok güzeldi. Ona ait gizli bir mabet hatta kendine has baharat kokuları ile bezenmiş bir cennetti. Sigorta kutusunu bulmak biraz zamanını alsa da  cep telefonunun ışığının yardımıyla sigorta kutusuna ulaştıktan sonra, tanıdık eski bir dosta kavuşan bir can misali kalbi heyecan ile dolmuştu ışığın odaya yayılmasıyla beraber. Oraya gelmeyeli ne kadar da uzun zaman olmuştu. Kendi kendinin misafiri bile olmamıştı.Uzun bir kaçışın en yorgun deminde limanına dönmüştü. 

"Kendimi daha çok ziyaret etmeliyim." diye geçirdi içinden. Kıkır kıkır bir hali vardı zaten son zamanlarda. Uçuşan alev misali nereye konacağı, nereyi yakacağı belli olmasa da gittiği her yere bir şeyler bırakıyordu.

Elindeki bavullarını yere koyduktan hemen sonra mutfak için aldığı malzemeler ile birlikte içeri geçti. Uzun bir yoldan gelmiş olmasının yanı sıra, bu ev de şarap içmek başlı başına bir ritüeldi ve ritüeller eksiksiz ama hemen yapılmalıydı. Bu sebep ile evden çıkarken hazırlayıp yanına aldığı şarabını açıp dinlendirmeye bıraktığında bir taraftan da kendine atıştırmalık bir şeyler hazırlamaya başlamıştı bile. Kendi gelmese bile 2 haftada bir eve gelen temizlikçi kadının varlığına o gece şükretti. Evi tertemizdi ve dolayısıyla ona düşen sadece dinlenmekti. Dinlenmek için müzikden başka bir eksiği yok gibi görünüyordu. Teknoloji ne güzel bir şeydi, sevdiği müzikleri küçücük bir kutunun içinde aklına esen her yere götürebilmek büyük bir özgürlüktü. "Sihirli küçük kutular." diyordu bu kendi küçük hacmi büyük depolara... İçine müziğin devlerini sığdırdığı sihirli kutusunu alıp müzik çalarının başına geçti, bir kaç küçük aramanın akabinde evin içini Doris Day in o buğulu sesiyle beraber  Fly To The Moon sözleri doldurdu.

Evinin  en sevdiği köşesine kocaman balon kadehine doldurduğu şarabı ve küçük atıştırmalıkları ile geçerken dans eder adımlar atmaya başlamış kendi etrafında dönen küçük bir kız çocuğu gibi şen şakrak bir eda ile gitmişti.

Pofuduk bir baba koltuğunun kollarına kendini bıraktığında ne kadar yorulduğunun da farkına vardı. Ayaklarını uzatıp saatine baktığında gecenin yarısı olmak üzereydi. Şarabıyla beraber atıştırmalıklarından yerken, cama vuran yağmur damlaları bir hediye gibi sunuldu ruhuna. Adela mutluydu. Uzun bir aradan sonra suya kavuşan toprak misali her damla ile yeniden açan çiçekler gibi heyecanlı hissetti. Çantasından çıkardığı kendi romanının sayfalarını bebeğini seven bir anne itinasıyla açtı ve içine dolan kitap kokusu ile derin bir haz duygusu yaşadı.

Başarmıştı, sonunda kendine ait bir kitabı vardı. Kapağının üstünde ellerini gezdirirken her bir noktayı keşfetmek istermiş gibi narin ve hassastı. Bu kitap da onun yıllar içinde özenerek sabırla işleyerek büyüttüğü inci tanesiydi. Üstüne titrediği, gözünün nurunun kalbinden kopup gelen küçük ama kocaman parçasıydı içinde sakladığı. Öyle ki bilmeyenin başka bilenin başka okuyacağı sayfalardı parmaklarının ucunda can bulan. Bir tarafı böğürtlen kışı diğer yanı mandalina yazıydı...

Rastgele bir sayfa açtı kitabından ve başladı okumaya fonda çalan tatlı tınının eşliğinde...


"Sam kış bahçesinde atesin yanında kendine ait bir mabet inşaa etmişti. Özenerek seçtiği sonbahar yastıkları ile bezeli bej koltuğa ilk görüşte vurulmuştu. Koltuğun üzerindeyken kendini yuvasına tünemiş bir kuş gibi özgür ve huzurlu hissediyordu. O gün de her zaman ki gibi evin içinde işlerle uğraşırken kış bahçesine geldiğini hiç fark etmemişti. Bu bilinç dışı seçimlerine cani sıkılmıyor değildi. Bu aralar sık sık olmaya başlamıştı ki bu pek de Sam'a göre bir davranış değilse de önüne geçemiyordu.
Öyle bir bahçeydi ki içinde birbirinden yüksek ağaçlar ve onlara sıkı sıkı sarılan sarmaşıklar ile çevrelenmiş bir kale kadar korunaklıydı dış gözlere. İnsan buradayken hayat denilen her şeyin son bulup onunla var olduğuna inanabilirdi. Kendi cennetinde bir Tanrıça gibi hissetti Sam ve oradayken kendinin tadına vardığını hissetti ki bu tarifi zor bir zevkti. 
Aleks eve geldiğinde kapıda Sam'in arabasının orada olduğunu gördü.  Arabanın üstündeki kara bakılırsa Sam o gittiğinden beri evden dışarı çıkmamış görünüyordu. Eve girdiğinde Sam'i hiç bir yerde yoktu. Elindeki torbaları mutfağa bırakırken Sam'i kış bahçesinde otururken gördü. 
Aleks, Sam'in kendini doğaya bırakırken koltukta oturmak ile yatmak arasında bir pozisyon seçtiğini fark etti. Ayaklarını ateş çukurunun kenarına dayamış asi bir Kızılderili gibi görülüyordu. Yüzüne vuran ateşin, üstüne giydiği salaş buluzun ve tüm vücudunu saran kotunun üstüne aldığı bir beden büyük paltonun içinde, meydan okur bir eda ile duruyordu. Bu umursamaz kendinden emin hali herkesi deli edebilirdi. Kısa dalgalı sarı saçlarının koltuğun yastıklarına dalga dalga yayılışı, dudağındaki belli belirsiz ifadenin kırmızı rujuyla yarattığı o sarsılmaz soğuk duruşuyla alev alev yanıyordu. Dışındaki bu kırılmaz sanılan miğferlere, yanında büyüttüğü sütunların içine sakladığı küçük bedeni ile zamane savaşçıların kanını taşıdığına yemin edebilirdi.

Aleks onu uzaktan izlemeyi bile seviyordu. Onun kendi olduğu hallerini, kendi kendine gülüşlerini seviyordu. Telefonunu çıkartıp Sam'a merhaba yazdı. Bu mesajı aldığında Sam'in yüzündeki ifadeyi görmek istiyordu. Aleks mesajı gönderip sessizce bekledi, sanki nefes alsa anın büyüsü bozulacakmış gibi nefesini tuttu kısa bir süre.
Sam usulca telefonunu aldı ve mesajı okurken en güzel gülüşlerinden birini bahşetti kendi yalnızlığına.  Aleks için bu gülüşün bir tarifi yoktu. Dünyanın en mutlu adamı olmak diye bir şey mümkün ise Aleks o adamdı. Öyle ki Aleks için onu düşünmek bile yeterliyken, onu böyle görmek dayanılmazdı. Alışmak sadece bir andan ibaretti ki o da Sam'a sadece küçük bir an içinde aşık olmuş, alışmış ve en derinlerine kabul etmişti. "

"Ne aşk ama" dedi içinden Adela... Hele Sam'in Aleks'i tarif ettiği o paragrafı her okuduğunda sanki kendi yazmamış gibi tüyleri diken diken oluyordu. Bir an durup o sayfaları yazdığı dönemi düşündü, gülümsedi inceden ve okumaya devam etti kaldığını düşündüğü yerden.

"Sam bahçede düşen kar tanelerinin arasında ateşin yanında otururken Aleks den mesaj gelmesiyle içini sıcacık bir duygu kaplamıştı. Sam için Aleks değişik bir adamdı, içine ilmek ilmek işleyen işlerken de kendini belli etmeyen ama varlığıyla yaşama anlam katanlardandı. Nefes almak gibi bir şeydi Sam için. En huysuz zamanlarında, kendi içinde fırtınalar koparken dingin duran, ama sakinlediğinde bir bardak suyun içinde fırtına koparanlardandı. O gün de bahçe kapısında elinde şarap kadehleri ile gördüğünde yüreği yerinden çıkacak sandı. Aleks'i bir başka seviyordu. Baştan aşağı olduğu gibi. Duruşunu, bakışını, sesini varoluşunu ve onu var etme biçimini.

Aleks'in her konu da sade ama şık kendine has bir tarzı vardı. Bugün asi bir seçim yapmıştı öyle ki siyah boğazlı kazağı ve altına giydiği puslu gri kadife pantolonunun içinde ulaşılmaz bir hali vardı. Bakışlarında munzur bir ifadesi olsa da sıcacık bir gülüşü hiç esirgemezdi. Hemen bahşetti zaten en güzelini. O kadar güzel gülümsüyordu ki, özlemişti hem de hiç söylemediği hiç bilmeyeceği kadar...Bazı şeyler anlatılmazdı, kelimeler yetersiz eksik kalır haksızlık ederdi söyleyenin hislerine. Sırf bu sebep ile sadece yaşanır ve bilinebilirdi. Tüm varlığı ile tamamlamıştı Sam'i. İçinde hissettiği fırtınanın en büyük sebebiydi, görmeden geçirdiği günlere tahammülü yoktu. Kokusuna hapsolmuş bir ten kadar yakın olmalıydı. Gece içinde hapis olmalı, sabah sıcaklığında uyanmalıydı. Özlemişti bunun başka bir adı yoktu. İki gün bile fazla gelmişti. Dayanamamıştı.

Koşup sımsıkı sarıldı boynuna. Şen şakrak kahkahasıyla "merhaba" dedi Sam. Kokusundan kocaman bir yudum alıp yüzünü boynuna gömdüğünde Aleks " Seni Seviyorum" dedi. Eğer bir resim yapmak isteseydi Aleks ve konusu "özlemek" olsaydı bu andan daha iyi tarif edebileceği başka bir an seçemezdi."

Adela kocaman bir yudum aldı şarabından ve sabahı bekleyemeden, saatin kaç olduğunu önemsemeden mesaj yazmaya başladı.O da Özlemişti ve bu duyguyu tarif etmek için en doğru zamanda olduğunu hissetmişti. Alel acele olmayan ama özensiz denmeyecek kısalıkta bir mesaj yazdı; bu mesajı anlayabilecek tek adama, yani Mark'a.

"Özledim seni  Sam in Aleksi betimlemesi, Aleksin Sam'e susaması gibi." yazdı ve  gönderdi. Hiç bir kıpırtı olmadı telefonunda. Ulaştığından bile emin değildi. Sabahı istemese de beklemek zorundaydı, istemese de anlamak zorunda kalmıştı. Şımarık bir kız çocuğu edasıyla offladı.

Bir kaç parça daha dinledi, şarabın  kaç kadehi doldurduğuna aldırış etmeden. Kitaptan bir kaç parça daha okudu, gözleri yorgunluktan yanıyordu artık yatsa iyi olacaktı. Işıkları yavaş yavaş kapattı, tam yatmak üzereydi ki  kapı zilinin çalmasıyla irkildi.

Çakır keyifti Adela, Saati yada kimin geldiğini sorgulayacak halde hiç değildi. Kapıya yöneldiğinde burnuna tanıdık bir koku yüreğine tatlı bir heyecan kapladıysa da Mark olabilme ihtimalini pek konduramadı. Hayal kırıklıklarından hoşlanmıyordu ne de olsa. Hem attığı mesaj Mark'a ulaşsaydı hemen onu arardı diye düşündü. Büyük bir merak ve usanmışlık ile kapıya gitti. Kapının gözünden baksa da karanlıktan hiç bir şey görememişti. sakin bir tavır ile kapıyı açtığında siyah boğazlı kazağının içinde kitabının kahramanı ona sarılmayı bekliyor bir halde buldu.

"Özlemek" eğer tarif edilseydi ancak Sam ile Aleks gibi anlatılırdı ama yaşansaydı ancak bizimki kadar güzel yaşanabilirdi diye düşündü ve Mark kulağına fısıldarken Rabinranath Tagore'un o eşsiz mısralarını; yok oldu kokusunda, teninin sıcaklığında...


Seni – Yalnız Seni 
Seni – yalnız seni der yüreğim

Yalnız seni – yalnız seni – yalnız seni

Günümde gecemde nice tutkularım
Seni der – yalnız seni – yalnız seni
Bir ışık dileği şavklanır karanlıklarda
Derininden derininden seslenir bilincin
Yalnız seni der – yalnız seni – yalnız seni
Nasıl çarparsa vargücüyle karayel
Durgunluğa suskunluğu -son- diye
Öyle çarpar aşkına başkaldırışım
Öyle çarpar – öyle ses verir acılı :
Yalnız seni der – yalnız seni – yalnız seni – yalnız…

13 Ağustos 2016 Cumartesi

Yollar...



Yollar...

Hayat dediğimiz, yol ayrımlarında geçen anlara hapis kalan bir resimden başka bir şey değilken resmin içinde bu anları görmezden gelerek ilerliyoruz. Doğmayı seçmemişken, ölümü ise hiç istemiyorken seçimlerin arifesinde geçen günlere ömür diyoruz biz insanoğlu. Oysaki doğmayı seçmediğimiz, ölümü istemediğimiz kocaman bir yalandan başka bir şey değil. Beni ben yapan bir hücrem doğmak için savaş verirken, diğer yanım ona kollarını açarken ve birleştikleri anda var olan bir mucizeye nasıl istememek diyebilirim ki? Yada doğduğum anda öleceğim en gerçek son iken nasıl istemediğimi iddia edebilirim ki? Oysaki ölmek için doğmuş olmamızdan bir haber attığımız her adım ile bilinen sona farklı yollardan yaklaşan canlılardan başka bir şey değiliz.

Yollar... Bizi başkalaştıran, dönüştüren, var eden ve yok eden yollar. Biz doğduğumuzda var olan ve öldüğümüz de yok olan yollar... Ve bu dünyada çizilen senaryodan vazgeçmemek için her yalana tutunan bir bilinç... 

Ne tuhaf...

Kumsaldaki deniz kokusu ve o derin maviliğin ayışığı ile buluşmasını denizin en derin noktasında karşıladım. Kollarını açan, tüm bedenimi sarmalayan ve her nüfuz ettiği yeri iyileştiren yeniden var eden bir bütünlük ile karşıladı beni. Uzun süredir ayrı kalan iki dost misali bir muhabbetin en heyecanlı yerindeki derin bir haz duygusu ile kavuştuk ve ay üstüme doğduğunda tüm ışıklarıyla yıkarken ruhumu kalabalıklarımdan ayırıp kendime gelen tatlı bir kapı açıldı sanki. Denizin ortasında salınan bir su damlası misali tek ama teslimdim tüm evrene... Tüm var olma hengamesine inat kocaman bir hiçlik tadında bir nefes oldu o kısa an karanlık ruhuma... Sadece o kısa an içinde tüm dünya yok oldu ve yeniden var oldu, tüm nehirler bir kezde benim için kuruyup tekrardan doğdu kaynaklarından ve ay benimle battı güneş benimle doğdu. Kısacık bir ana sığdı her şey, koca bir ömre bedel olmayan.

Bedelsiz var oluşlarda bulduğunda kendini, kocaman bir merhaba kopar bağrının en derin köşesinden. Tatlı şen şakrak bir şakıyış gibi uçuşur kelebekler tüm zihninde... Ormanlar dile gelir, dağlar eteklerinde çingene kadın misali var eder birden seni. Tüm dünya içinde bir var oluş hengamesi ile raks ederken tüm evren emrine amade bir dost misali kanına karışıp akar. Bir nabız atışında duyulur tüm güzel sesler ve tüm ürpertiler...

Yollar...

Sona varan tatlı kıvrımlar... 


Alnımızda yanar gençliğin tacı 
Yorgunluğun anasını satarız 
Elimizde neşemizin kırbacı 
Ufukları önümüze katarız 

Göğsümüz kuvvetli , gönlümüz temiz 
Tükenmez yolları tüketiriz biz 
Ne saray,ne hamam,ne han isteriz 
Nerde gün batarsa orda yatarız 

Sabah burdaysak,akşam ordayız 
Günlerin peşinde bir hovardayız 
Bazı mısra gibi dudaklardayız 
Bazı "kimsin" diye soran bulunmaz 

Hey anam hey!Yolcu yolunda gerek 
Bazı altımızda kuştüyü döşek 
Bazı örtünecek yorgan bulunmaz! 

Nazım Hikmet


2 Ağustos 2016 Salı

Ahkam-ı Fer'iyye yani bizim MUTEBER #Vol 10







Oğuz canım;

Mektubunu aldığımda içimi kaplayan heyecanın yerini okuduğumda derin bir keder kapladı. Herkesin kendi içinde çıkmazlara düştüğü, karanlık noktalar da asılı kaldığı günleri var ne yazık ki. İnsan istiyor ki hiç olmasın ama bilmiyor ki hangisi daha iyi bizim için. Olmasını istediğimiz mi? Yoksa tüm isteklerimize rağmen olmayan mı? Bu iki karmaşanın içinde gidip geliyor tüm varlığımız. Ama her ne ile sınanırsak sınanalım bu sınavlar hep tek kişilik oluyor. Yaşarken de tek, çekerken de tekiz aslında. Böyle olunca ahhlanıp vahlanacak pek kapımız da kalmıyor esasen, çünkü kim olursa olsun yanımızda, bizim yaşadığımız acının daha azını yaşamak mümkün değil. İnsan acı gibi bir uyaranın karşısında o kadar savunmasız ki ister ruhsal ister bedensel bir acı olsun her ikisinde de zihnimizdeki tezahürü aynıdır.

Çok eskiden tanıdığım Vuslat isminde bir arkadaşım vardı. Hayatımda tanıdığım en güçlü kadınlardan biriydi. İçinde bir çok insana yetecek kadar yaşam barındıran enerjisi vardı. İnsanların anlattıklarının ötesindekileri görürdü. Çevresindeki insanların hayatları için ne kadar doğru tespitleri var ise kendi içinde bir o kadar kördü. Zamanına görmeyi ret ettiği her şeyin bedelini bir gün , bir sayfaya karalan üç beş satırdan sonra öğreneceğini bilseydi sanırım her şey onun için çok daha farklı olabilirdi.

Altlı üstü oturduğumuz için neredeyse her akşam bir kahve için bir araya geliyorduk. Kahve arası yapılan sohbetlerimizden o kadar çok keyif alıyorduk ki bir arada geçirdiğimiz zamanlar su gibi akıp gidiyordu. Kimi zaman aramızda bir abla kardeş gibi hissetmemize sebep olacak kadar benzer noktalarda keşfediyorduk.

O gün yine aynı saatte vuslatın evine gittim, kapıdan içeriye girdiğimde Vuslat' ı koltukta oturmuş boş boş duvara bakarken gördüm. Gözlerinin altındaki çizgilerin  derinliği beni endişelendirdi. Odanın havasının ağırlığına bir de yaktığı sigara dumanı eklenince geçmişin girdabında savrulan bir ruhun yanına geldiğimi anlamam çok uzun sürmedi. Benim geldiğimi hiç fark etmemiş gibi yapsa da yanına yaklaştığımda ben hep oradaymışım, odanın bir parçasıymışım gibi  bomboş baktı bana...
"Öğrendim" dedi...
"Neyi öğrendin" diye sordum usulca... Bedeni yanımda ruhu çok ötemde bir boşluk gibiydi karşımda oturan kadının... Boş bir mermer sütun misali... Soğuk ve mesafeli duruşu beni endişelendirmişti ama Vuslat’ın kendi anlatmazsa bilemeyeceğiniz halleri olduğundan susarak oturmaya devam ettim...

"Her nerede olursan ol fazla olmamayı öğreneceksin öncelikle" dedi ve devam etti "kalabalık merhabalardan kurtulacaksın ilk oturuşta. Sade olacaksın. Hesap günleri gelmeden sadeleşmeyi öğreneceksin sonrasında. Çok eşyan olmayacak mesela evinde. Yettiği kadar tabakların olacak belki 3 belki 5 ama daha fazlasını saklamayacaksın dolap kuytularında. Hayatında boşlukları sen bırakacaksın, kimse yokluğu ile belirleyemeyecek varlığının en nadide yerini. Sızlatamayacak en uykusuz geceni... Nereyi istersen orayı doldurup yeni baştan başlayacaksın mesela. Öyle çok sevmeyeceksin dolu dolu, boşluklar bırakacaksın varlığında. Bir başka odadaki koltuğu çektiğinde yeri dolan yerler bırakacaksın hayatında. Ocağın üstünde tüten bir çaydanlıkla ısınacak, küçük bir kahve fincanında ferahlayacak kadardan fazla dolmayacak, taşmayacaksın, kendinde kalacaksın her gittiğinde... Bir koltuk tepesinde, ağaç gölgesinde dinlenmeyi bileceksin her daim...  Öyle ki penceremden doğan güneş kadar aydınlatacak ve batan güneş kadar net bitireceksin günlerini. Öyle bulut gölgesindeki gün ışığına muhtaç olmayacaksın. Hayata misafirken sahibi olmayacağını zaman kadar sonsuz ve bir o kadar sınırlı olduğunu unutmayacaksın" dedi ve paketinden çıkardığı bir sigarayı daha yaktı, koltuğun yanındaki şişesinden koyduğu viskisinden bir yudum daha daldı ve gözleri doldu... Yer çekimini yenebilirmiş gibi göz yaşlarını hapsetti göz kapaklarının altına ama beyhude bir çabaydı sergilediği, bekledi bekledi ve bekledi sonra usul bir hareket ile açtı gözlerini ve gözlerini gördüğümde iki inci tanesi düştü yanaklarına. Şevkatli bir sevgili gibi okşadı tenini aşağıya süzülürken... Öyle görünce Cemal Süreyya' nın dizeleri geldi aklıma, uzaktan seviyorum diye başladım mırıldanmaya...  Hafif bir müzik eşliğinde okudum tüm şiiri  bir bahar ayazında, odun ateşi sıcağında...


uzaktan seviyorum seni 
kokunu alamadan, 
boynuna sarılamadan 
yüzüne dokunamadan 
sadece seviyorum
...
öyle uzaktan seviyorum seni
elini tutmadan
yüreğine dokunmadan
gözlerinde dalıp dalıp gitmeden
şu üç günlük sevdalara inat
serserice değil adam gibi seviyorum


öyle uzaktan seviyorum seni
yanaklarına sızan iki damla yaşını silmeden
en çılgın kahkahalarına ortak olmadan
en sevdiğin şarkıyı beraber mırıldanmadan
öyle uzaktan seviyorum seni
kırmadan
dökmeden
parçalamadan
üzmeden
ağlatmadan uzaktan seviyorum


öyle uzaktan seviyorum seni;
sana söylemek istediğim her kelimeyi
dilimde parçalayarak seviyorum
damla damla dökülürken kelimelerim
masum beyaz bir kağıtta seviyorum

Cemal Süreya


Karşımda tirtir titreyen mum alevine inat en tok sesiyle devam etti konuşmasına hiç kalmak istemediği yerden. "Kim olduğunu bileceksin her zaman... “Kimim ben!” dediğin yerde kalmayacaksın. Değerini karşındaki biçemeyecek sana yeni yetme terzi çırağı misali. Önce sen kendi kendinin sarrafı olacaksın ki bileceksin;  bileceksin ki, sarrafını seveceksin işin özü. Sarraf olmayan gönüllerde kordan çok toz olursun" dedi.

"Nasıl olacak o iş peki" dedim efkarını dağıtırmışım umudunu sesime yükleyerek

Derin bir nefes aldı sigarasından ve kocaman bir kahkaha savurdu gök gürültüsü misali odanın içerisine, acı bir çığlık koptu sanki içinden sessizce...

"Seni sevmesini bilen adamı seveceksin her zaman. Hissettiğiyle yaşattığı arasında uçurum olmayacak.” dedi.

Vuslat aslında o gün çok yakınında sandığı birinin ne kadar uzağında olduğunu acı bir tecrübe şeklinde öğrenmişti. Yıllar içinde biriktirdiği tüm boşlukları birleştirmiş bir bedenin duyumsayacağı bir yokluk hissi ile kaplıydı ve var olduğunu sandığı her şeyini kaybetmişti. Bir erkeğe atfedilen tüm şekillerde sevmişti, özlemişti onu. Öyle çok sevmişti ki; kendi içinde yeniden yaratmıştı resmen sevdiğini. Ve hayalindeki erkeğe aşık olduğunu hissetmesi yıllarını alsa da hiç bilmemişti. Sözleri ile davranışları arasındaki uçurumlarda boğulduğu yıllarda kendi yalanlarına sığınan bir meczup olmuştu. Yaşam denilen döngünün boşluk sevmediğini ise o gün sabah bir mektuba karalanan birkaç satır ile öğrenmişti.

Öyle ki o satırları okurken; yıllardır kendinden sakladığı tüm gerçekle baş başa kalmış ve  sevdiğim dediği kişinin, bu hayatta biriktirdiği tek şeyi yani “kendisini” alıp gittiğini acı bir şekilde öğrenmiş ve Vuslat boşluklarından bir demet ile yapayalnız kalmıştı. O gece Vuslat bana “İnsan en çok kendi yalanlarına kanar Muteber ama bilir misin en çok da kendi yalanlarına üzülür. Bunu dünya üzerinde başka hiçbir mahlukat sana yaşatamaz.” dedi.

Görüyorsun ya Oğuz, kimileri kendilerini seçerken kimileride kendilerini ateşe atıyor. Ama her ne olursa olsun kendini seçenin yaşadığı acının katlanılır bir tarafı varken yerenlerin acısı hiç dinmiyor. Geçmişe öfkelenmek ağır bir yüktür.Bakışları kendine yaşlı insanlar gördüğünde bilki geçmişin gölgesinde azap içindeler.
Acını anlıyorum, ama sana Şems-i Tebrizin bir kuralını hatırlatarak mektubumu sonlandırıyorum. Hakkın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil,seninle beraber aksın.”

Sevgilerimle Muteber

4 Temmuz 2016 Pazartesi

Ahkam-ı Fer'iyye yani bizim MUTEBER #Vol 9




Muteberim can parem,

Sorgu içinde var edilen  bir hayatın insana sunabileceği en büyük zenginlik huzur iken, dün eskiden çok sevdiğim birini kaybettiğimi öğrendim. Eskiden diyorum çünkü zaman ile insan her şeyden vazgeçebilir, her şeyi değiştirebilirmiş, onu öğrendim. Üzüldüm elbet ama ne bileyim öyle dünyalar yıkılmadı başıma yada depremler,seller olmadı içimdeki dehlizlerde, dün manası yoktu bugün de bedeni yok oldu o kadar... Şimdi sana yazarken bakıyorum da insan kaybede kaybede günler geçirince  bugüne de yaşanacak acı kalmıyormuş, kalmamış! Şimdi anlıyorum.

Sonra durup diyorsun ki bak ne oldu sadece giden ömürden bir parça ama en çok senden bir parça.

Ama canım sıkılmadı desem doğru olmaz, sıkıldı. Geçen zamana, verilen emeğe, gençliğime sıkıldı. Ne gerek vardı demeden geçemedim tabii. Bu kadar olaya, soruna duruma. Ama neyse Allah taksiratını affetsin ne diyeyim.

Sana yazarım elbet, hem de sık sık yazarım kim kaldı ki eskilerden, bizi biz olarak bilenlerden. Bak sana şimdi deniz manzaralı bir terasın en nadide köşesinden yazıyorum. Önümde uzanan engin deniz kadar dalgalıyım bu gece... Bir fener var uzaktan bana göz kırpan, yalnızlığı saniyeler ile aydınlatan.

Çayım ve sigaram var yanımda, birinin buharı diğerinin dumanına eşlik ediyor.Onlar birbirine eşlik ederken ben de eski de anılar da bir gezintideyim bu gece...

Neden Muteber? Neden bir yanım gündüz gibi aydınlıkken ben hep karanlığı seçenlerden oldum ki?Gördüğümü söylediğim ama görmediğim hangi duygu beni bu gece bu kadar perişan eden?

Yalnızım biliyorum, çevremde ki o kadar kalabalığa rağmen susan bir ruh mu beni bu kadar perişan eden. Kim  bilir belki de sadece gecedir karanlık olan.

Ölüm denilen nedir ki? Küçük bir soluğun bedenden çıkıp bir daha içine girmemesi değil mi? Eğer öyleyse ben kaç kere öldüm muteber? Kaç gece sabahım dar oldu söylesene? Söyelemezsin sen de yoktun ki o günlerde, sen de kendi hayat meşgalenle meşgul değil miydin?

Acı değil içimdeki, bildiğin kızgınlık. Hani o diyar diyar gezip, yüce yüce dağları aşıp da küçücük bir su birikintisinde boğulan yanıma...

Kırgınım bu gece... Sana bana herkese...

Neyse boşver sen beni, bugün rotası olmayan gemi misali avareyim işte...

Sen beni bilirsin, kimselere söylemem derdimi... Ben de senin mektubunu alınca hemen eski plaklardan birini koydum pikabıma... Uğursuz bir gecenin havasını dağıtır umuduyla. Senin anlattığın hikayeyi düşündüm sonra. İnsanlar ne acayip değil mi dedim kendi kendime... 

Kim bilir ne hikayeler var daha anlatılmayan, çok da uzaklara gitmesek sende bende mesela... Neyse ilk karşılaşmamızda anlatırız belki, belli mi olur... Şimdilik son veriyorum bu mektubuma. İnsanın canı sıkkın oldu mu yazacak pek de bir şey bulamıyor öyle değil mi?

Sen iyi ol can kuşum..

Sevgilerimle ...

19 Haziran 2016 Pazar

Ahkam-ı Fer'iyye yani bizim MUTEBER #Vol 8



Can Parem,

Uzun zaman oldu biliyorum sana yazmayalı, ne olur kızma bana. Piyanomun tuşlarında gömülü günler geçirdim. Eski melodileri tekrarlayan bir virtüöz misali hep aynı parçayı çalıp duran birinin yorgunluğu ile sana yazıyorum.

Apartmanın holünden geçerken orta sehpaya bırakılan kitaplara göz gezdirmek akşam eve dönerken yerine getirdiğim bir ritüel  gibi. Genelde modern çağın eserleri bırakılsa da bugün gözüme çarpan kitap diğerlerinden çok farklı. Ama onu farklı kılan eski elde dikilen bir cilde sahip, kapağı eskimiş, sayfaları sarı bir kitap olması değil. Yada defalarca okuduğum, her okuduğumda başka hisler doğurduğum "Uğultulu Tepeler" olması da değil.  Onu bu kadar farklı kılan üstünde sahibine ait bir imza ile içinde sahibine ait izlerle bezeli bir yaşam olması sanırım. Abartılı duygularım olsa da bu kitabın ilk sayfasına kararlan bir not beni derinden etkiledi. Kim bu kadar kıymetli bir kitabı bırakır buraya bilemiyorum ama öksüz bir çocuğu evlat edinen bir kadın misali ona dokunmaya bile kıyamadım neredeyse.  Öyle ki sanki elimdeki bir kitap değil, avuçlarıma dokunan bir tende atan can gibi geldi, anlatması zor ... 

"Kaç yazı yazdım biliyor musun? Sonu olmayan kaç yazı. Uzaktan gelen akordiyonun sesi olmasa yapayalnızım yine. Bir romen çocuğunun fitursuzca attığı şen kahkahanın eşiliğinde uzaktan gelen hüzünlü bir meleodi var evimde. Sen yoksun yapayalnızım bu gece. "

İçimdeki yalnızlığa dokundu bu cümleler. Kaç yazı yazmıştı acaba.Günlerdir yazıp sildiğim satırlarım geldi aklıma, hangisin de vardım hangisinde yoktum bilmeden geçip giden hikayeler. Birinin mahremine dokunurmuşcasına tedirgin fakat bir o kadar da heyecanlı bir şekilde açtım kitabın sayfalarını.

İçine yazılan parça parça cümleleri okudukça gençliğim gözümün önünden geçip gitti. Biri de bana aynı duygularla dokunmuş muydu diye sormadan edemedim. Kahkahanın kursağında asılı kaldığı geceleri bu kadar iyi anlatan birinin yalnız olduğunu düşünmek içimi acıttı. Yaşarken hep sanıyoruz ki anlatamadıklarımız bizim eksik cümlelerimizden kaynaklı ama burada yazanlara bakıyorum da sanırım hep yanılmışız. Asıl mesele bizim eksik cümlelerimiz de değilmiş, duymak isteyene yeten fısıltılarımızdaymış. Kitabın içinde yaşanan hayatta eksik kalmış, yarım yaşanmış. Senin mektubun da gelince aklıma Turgut Uyar 'ın dizeleri geldi birden.

Başka Havlar getir bana
İçinde biraz bahar olsun ,
Biraz sen,
Biraz da cumartesi.

Başka başka havalar getiren tüm dostlara selam olsun buradan. Hatta o eski anıları yad etmek gramofonda çalan eski plaklar kadar keyif veriyor bana. Ali'nin de gözlerinden öp benim için. Ne çok dinlerdik Edith Piaf'ı hatırlıyor musun?

Bugün de eve gelince hemen tozlanmış dolap raflarındaki plaklarından La vie en rose 'u koydum babamın pikabına. Çalışmaya çalışmaya baya eskimiş ama olsun çalarken duyduğum çıtırtının bile tadı başka. Bambaşka bir kadın. daha.

Sonra sana bahsettiğim kitabı karıştırmaya devam ettim. Bir sayfa da Catherine ile  Heathcliff in tekrar karşılaşmalarını anlata yerin yanına "Tukunun böylesi hep yazarların kaleminde sanıyorsun ama yanılıyorsun. Bana bir kez baksan, sana bir kez bakmama müsaade etsen ayaklarına sereceğim tüm varlığımı" notunu almış. 

Bak mesela ne demiş başka bir sayfa da

Karanlıktayım bu gece
Akkor misali zaman, canımın kuytu köşesi sen yoksun,
Dar dehlizlerde yüreğim, kanımda dolaşan alkol değil senin adın
Ezgisini yitirmiş melodi misali her hece
Mazimde var bugünüm de yoksun...

Ne duygu yüklü satırlar böyle... Edith ile beraber okuyunca 50'li yıllardan bir filimi izler gibi karıştırdım sayfalara. Hiç tanımadığım birinin hayatına bu kadar girmiş olmak beni hem heyecanlandırdı hem de duygulandırdı. Anlattıkları o kadar gerçek ki, modern zamana aykırı bir romantik bir anarşijim resmen.

Kitaptaki notlardan bir sonuç çıkarmak pek mümkün olmasa da hayallerimde vardığım sona razı bir şekilde kitabı aldığım yere geri bıraktım. Ve o zaman neden bu kitabı buraya bıraktıklarını anladım çünkü bu kitap bir kişiye ait olamayacak kadar çok şey barındırıyor içinde. Bende bir kitaba notlar almaya karar verdim. Ve onu paylaşmaya... Tatlı bir oyun değil mi...

Gene çenen düştü diyeceksin biliyorum. Tatlı bir tebessüm ile bana oraları anlatmaya devam et lütfen Oğuz, hasret ile gözlerinden öperim.

Sevgilerimle Muteber...

Ahkam-ı Fer'iyye yani bizim MUTEBER #Vol 7"

"Ali geldi tam bu sırada. "Abi " dedi 

Ali "Rahmetlinin hani şu çok sevdiği elma ağacı vardı hatırlar mısın?" dedi.  "Hatırlamaz mıyım oğlum, mahallenin çocuklarını az kovalamadı mı bizim yanımız da." Ali "Haa işte o ağaçtan, tam da mezarının başında bitmiş biliyor musun? Geçen gittiğimde çiçek açmıştı meret görünce gözlerime inanamadım. Ama içimden de geçirmeden edemedim Ebe rahmetli göçtün gittin, toprağa karıştın neredeyse toz oldun hala mı elma ister canın diye söylendim kendi kendime" 

Gözleri doldu Ali'nin. Gözlerim doldu benim. İkimizde sustuk ve bir an için yeniden Fikret amcanın oturduğu sandalyede onu seyre daldık...
                                                                                        Ahkam-ı Fer'iyye yani bizim MUTEBER #Vol 5"


Ne yaptın Oğuz Abi, Muteber abladan haber var mı? Geçen mektup gönderdim diyordun? Muteber ve cevaplar. Bilirsin kendine has bir cevap verme şekli vardır. Soru mu soruyor, cevap mı veriyor pek bilemezsin. Bir ömür beraberdik neredeyse ama anlamak yine de tam mümkün değil. Çin Tiyatrosuna gittiğinden ve orada hissettiklerinden bahsetti, hatta o kadar can alıcı bir tarifi vardı yaklaşık olarak "Çin tiyatrosunun en can alıcı tarafı, oyuncuların rolü yaşayıp canlandırmak yerine onu yansıtmayı tercih etmeleri gibi seyircinin de rolün ne olduğu ile değil, nasıl oynandığı ile ilgilenmesi." demişti. Çok farklı bir bakış açısı değil mi bu kadar yalın ama 
 bu kadar gösterişin bir uyum yakalaması şaşırtıcı geliyor.

Üstadım her zaman çok güçlüydü, seçimleri, sonuçları hatta kabullenişleri... Her şeye bitti dediğiniz bir yerden yeniden doğmayı her zaman mutlaka başarırdı. Fakat hep değişmiş olarak yeniden doğardı. Bir şeyler farklı olurdu sanki kozasından çıkan bir kelebek kadar başkalaşırdı. Tanıdığını sandığın ama hiç tanımadığın bir hali olurdu. Kimi doğuşlarında duvarları yükselir kiminde ise daha da güçlenirdi. Çok nadir de olsa o duvarları yıktığı ve yepyeni bir dünyanın kapılarını araladığı doğuşları da yaşanırdı. Genel de bu değişimler hep bir hastalık ile baş gösterirdi. Çok sık hasta olan biri değildi ama olduğu zamanda pençesinde baya bir sürünürdü.

Ama en kötüsü neydi biliyor musun ? İnsanlara olan inancını yitirmişti. Çevresinde deli divane bir sürü erkek olurdu. Işığa uçuşan kelebekler gibi onun yanında olmayı isterdiler. Ama sadece o mesafe ile sınırlı kalırdı. Muteber çoğunu fark etmez, fark ettiğini de hemen yanından uzaklaştırırdı. Bir keresinde bana "İnanmıyorum hiç birine" demişti. İnanmamakta da pek haksız sayılmazdı. Fakat bir gün aşık oldu Muteber. Uzun bir süre ret etti, kendi içinde yaşadığı duyguların karşılığının ne olduğunu uzun bir süre fark edemedi.O kadar çorak kalmıştı ki gönlü, yağmur nedir, sel nedir bilmiyordu.

Bilmedi uzun bir süre. Sonra birden yok oldu çocuk, mahalleden taşındılar apar topar bir gece ailesiyle. Muteber uzun süre bekledi onu. O zaman anladı içinde ettiği yerini ama o zaman ülke karışık, herkes her şeyden korkar halde, öyle istediğinde ulaşmak ne mümkün ki birine. Ara ki bulasın. Akabinde bir mektup geldi Mutebere isimsiz ama kim olduğu belli. Onu ne kadar sevdiğini anlatmış çocuk uzun uzun... Küçük de bir şiir yazmış altına ama ilk ve son oldu o gelen. Kimi dedi öldü, kimi dedi yurt dışında ama Muteber kötü bir şey olduğundan emindi. Uzun bir üre etkisinden kurtulamadı bu durumun. Sanırım içinde biriktirdikleri çok ağırdı taşıyamadı bir gün ve sebebi bilinmeyen bir şekilde çok hastalandı. Uzun süre hastanede kaldı. Kimse ne olduğunu anlayamadı. Fakat hastalandığı geldiği gibi, bir anda da yok oldu. Doktorlar bir şey diyemedi bu haline. Daha da fazla tutamadılar zaten, o da taburcu olur olmaz gitti buralardan.

Derin insanlar bazen kendi içlerinde boğulur Ali. İşte Muteber de kendi derinliği içinde boğuldu, belki bilerek belki bilmeyerek ama en çok kendine etti. Ama güçlü kadındı tabii. Yıkılmak ona göre değildi, devam etmek için kendine yeni yeni sebepler buldu. Gitti bir köy kasabasına öğretmen oldu.

Ara sıra haber aldık ondan, çok başarılı bir öğretmen olduğundan bahsediyordu herkes. "Cevval bir öğretmen olmuş." demişti Fikret amca, "Tam da benim kızıma yaraşan şanda" diye de eklemişti keyifli bir edayla. Cevval bir öğretmen olması beni hiç şaşırtmamıştı zaten, savaş onun ruhundaydı ama barış hep vardığı yerde onu bekliyordu. Çünkü imkansıza inanmayan birini yıldıramazsın Ali. Onun için hep bir yol vardı, çocuklarına da öğreteceği aratacağı bir umut hep vardı.
"Ne şanslı çocuklar!" dedi Ali

Evet şanslıydı çocuklar, o çocuklara bir şeyler öğretiyordu ama çocuklarda onu iyileştiriyordu aslında. Ruhundaki derin yaraları onlarla doldurmayı seçmişti. Zaman muteber için kolları sıvayan bir doktor misali yaralarına dokunan iyileştiren bir güç oldu. Daha sonra tayinini buraya istediğinde Muteber artık o giden kız olmayarak döndü mahallemize.

Neyse yine çok lafladık Ali, Saate bak kaç olmuş, hadi sen işine bak ben de yavaştan evin yolunu tutayım.Başka bir zaman devam ederiz sohbetimize.
"Tamam Abi "dedi Ali

Ve gün akşama dönüyorken hava da eskilerin canına değen bir esinti ile eşlik etti ikisine...





14 Haziran 2016 Salı

Taş Ev...




"Varla yok arasında yaşanır bazı şeyler, gel demeye hayat izin vermez git demeye kalbin" hangi şair demişti hatırlayamadım bu sözü ama bana kimin dediğini hala hatırlıyorum. Henüz onu unutmadım." yazan kağıdı kitabının arasında bulunca Alexis yine kızdı.
Huzursuz bir gece için gerekli her şeye sahipti. "Ne zengin bir gece.." dedi içinden "çevir çevir küfret kendine" diyerek güldü. Daha çok histerik bir kahkaha gibiydi ama kimse duymadığı sürece ne önemi vardı ki yaptıklarının, yaşananların hatta kendinin bile bir önemi kalmıyordu o kayıp zamanlarda. Hızlı hatırlayıp çabuk unutulan, her yeni seferde dozun arttığı bir döngüye âşıktı. Bu kayboluş ne kadar derin olursa o kadar tatmin olmuş bir bağımlıydı. Eteğindeki dökülen taş kadar yok olmak ve bir gün yine o eski sakin limana demir atmak onun güvenlik şeridiydi. Bu koşullar altında her şey onun için mümkün ve sınırsızlaşabilirdi. Sonsuzluğun sınırları gibiydi. Uyuşturucu gibi bu hormonal salınıma ihtiyaç duyuyordu. Evet dinlenme zamanları vardı ama olgunlaşması bekleyen bir meyve gibi sabırsız ve kesinlikle sürprizlerle doluydu.
Baş edemiyormuş gibi yapmak hoşuna gidiyordu genelde. Aslında o kadar başarılıydı usta bir satranç oyuncusu gibi bir kaç adım ötesindeki hamleĺerdeydi aklı. Olasılıklar arasında zaman zaman bozguna uğrasa da sarsılmaz inancını besleyecek kadar yeniden doğmaya müsait bir ruhu vardı.
Bugün içinde bir çok komuta hükmeden bir baş komutan edasıyla konuşuyordu kendi kendine ve  o komutan ile seslendi içindeki halkına tam da ayna karşısın da;
"Büyük bir savaş bizimkisi ezelden itibaren var olan ve bizimle son bulmayacak evrimsel bir döngü. Kimi zaman kazanmaktan çok kaybetmek üzerine kurgulu bir dans. Kim kazansa diğeri için ağır bir yenilgi. Mevzu bahis kadınlar ise sınırlar yok olur. Hele bahsi geçen sınırsızlığın sınırını ölçmeye kalkışacak kadar kendine inançlı ama bir o kadar meraklı kedi misali bir kadın ise..." dedi ve güldü inceden .Kendine olan güveni tamdı, her şeyi başarabileceğine olan inancı kadar ama yorgundu artık, yorulmuştu. Yeni aldığı evi düşündü omuzlarındaki yükün hafiflediğini hayal etti birden ve bir karar verdi. Hızlı bir şekilde hazırladığı bavuluyla birlikte yanına aldığı bir kaç paket sakız ve yolculuk kasetleriyle 15 dk içinde arabasına binmiş, anahtarı çevirmiş yola çıkmıştı bile. Kızgın, Kırgın yada küs değildi sadece biraz yalnız kalması iyi olabilirdi.
Merak iyi bir duyguydu ve gerektiğin de kişileri harekete de geçirebilirdi. Belki de bu gerekli bir şeydi. "Gidiyorum, görüşürüz " diye amatörce karalanmış bir kaç satırı hızlıca gönderdikten sonra yola çıktı. Yağmur yağarken araba sürmeyi çok sevmese kimse onu bu yağmurlu havada bir yere götüremezdi . Elbet yapmayacağı bir dolu şey yapmıştı bu da sadece onlardan biriydi ama bu gece ertelediği bir güne daha tahammülü olmadığını hissetti ve son ses açtığı müziğinin eşliğinde uzun bir yolculuğa başladı.
Uzun ve yağışlı bir gece yolculuğunun ardından kasabanın girişine en erken sabaha karşı  varabilmişti. Karanlık ve dar bir patikayı geride bırakmasıyla boşalan yolda ilerlerken taş ev tüm haşmetiyle karşısında durduğunu gördüğünde, içinde çok derinlerden bir yerden bir ürperti geçtiğini hissetti. Emlakçı ile birlikte ilk kez evi görmek için gittiği gün aklına gelmişti. İlk görüşte aşk böyle bir şey olmalıydı, evi gördüğü anda tam manasıyla vurulmuştu. İstediği tüm özelliklere sahip olmasının dışında kendisini oraya ait hissetmişti ve hiç beklemeden hızlı bir karar ile satın almıştı. 
Öyle ki bu ev 1800'lü yılların sonunda tüm kasabadan uzakta, insanların gelmediği yalnız bir bütünün ortasına inşa edilmişti. Bir mabedi andıran evin için de şarap mahseninden, cam tavana kadar bir çok özellik sonradan eklenmiş olmasına rağmen dönemsel dokusunun kaybolmasına izin verilmemişti. Anlatılanlara göre evi alan hiç kimse uzun süre bu evde yaşamayı istememişti. Yalnız bir evdi. Aynı Alexis gibi kimsesi olmayan sadece anılarıyla yaşayan yalnız bir ev.
Köşeyi dönmesiyle beraber taş ev tüm haşmetiyle beraber karşısında duruyordu. Tüm anlatılanlara inat alacakaranlıkta bile ev tüm ihtişamıyla göz kamaştırmasının yanı sıra tüyleri diken diken eden bir soğuklukla bezenmiş bir inziva yuvasına benziyordu. Emlakçı ile evi görmek için gittiklerinde kasabada uğradıkları restorantın sahibi  "Spekülasyonlar ile bezenmiş taşların eşlik ettiği, her görenin ayrı bir hikayeyi anlattığı bu ev için en çok anlatılan hikaye;  evin ilk sahibinin yaşadığı çalkantılı bir gönül ilişkisinin arkasından burayı yaptırmış olduğu ve ölene kadar da bu evden adımını dışarı atmadığı yönündeydi. Ayrıca kasaba halkına göre burası lanetli bir evdi. Sahibine huzur getirmeyen bir yerin başka kişilere mutluluk vermesini pek mümkün görmüyorlardı. Her taşına başka bir hüznünün işliyor olduğunu iddia edenler, hatta evin içinde ruhların gezdiğine yemin edenler bile arada çıkabiliyordu. " demiş ve gülümsemişti.
Arabasını usulca park ettikten sonra özensizce hazırladığı bavulunu eve taşıdı. Evin kapısını açtığında içerisinin kendine has şekerli ama baharatlı bir kokusu olduğunu fark etti. Akına hücum edene anıların içinde daha önceden hazırlattığı yatak odasına doğru yöneldi ve eşyalarını bırakarak duş almak ve biraz dinlenmek için banyoya geçmesi bir oldu. 
Banyo eski akımların etkisinden fazlaca nasibini alsa da evin bir cephesinin aldığı zarar ile yeniden yapılmasıyla cam duvara döndürülmüştü. Emlakçının evi gezdirirken anlattığı hikayelerin yanında banyoyu gördüğünde hiç de abartmadığını anlamıştı. Emlakçı "Dolayısıyla siz banyoda küvetin içindeyken manzaranız sınırsız ve ufuksuz bir deniz kadar engin olabiliyordu, eğer gece bu keyfi tatmak isterseniz de gökyüzünün tüm yıldızlarının arasında uykuya dalmamanız işten bile değildi." demişti ki kesinlikle anlatılanların çoğu vardı azı yoktu.
Alexis, uzun süre kullanılmayan bir ev olsa da kullanılan malzemenin kalitesini her yerde görüyordu. Daha önce birlikte çalıştığı bir İsveçli mühendis ile birlikte yaptıkları ev projesi sırasındayken banyo aksesuarları ile ilgili söylediği bir söz ile ona hayatının dersini vermişti. Alexis en gösterişli musluklara bakıyor ve değerlendirmesini bu açıdan yapıyorken ortağı ona "en iyi musluk açınca su akan, kapatınca sızdırmayan musluktur." demesiyle beraber derin bir aydınlanma yaşamıştı. "Görünenin ötesine bakmak dedikleri bu olmalıydı" diye içinden geçirmişti ve işlevsel olmayan hiç bir şey ne kadar gösterişli olursa olsun hiç bir şekilde bir anlam ifade etmediğini ilk o zaman fark etmişti.O günden sonra Aleksis bu sözü hayatının merkezine oturtmaya özen göstermişti. 
Alexis o gün yataktan biraz geç çıkmıştı. Hava o günde yağmurlu ve kapalıydı dolayısıyla üşümüştü. Sıcak bir yataktan soğuk bir güne kalkmış olmak yeterince rahatsız ediciydi ve bu sebeple olduğundan daha hızlı, seri hareketler ile kalkıp sönmek üzere olan şömineye bir kaç fazladan odun atıp, ateşi canlandırmıştı.  Sabahlığı ile mutfaktan kahvesini alıp bir süre manzarayı seyretmek için çıktığı verenda da gördüğü manzara sayesinde soğuğu unutup ıslak toprak kokusunu doyasıya içine çekmişti. 
Alexis verenda da bulunan masanın sandalyesine oturup dün akşamdan kapattığı telefonunu  açtı ve bombardıman şeklinde gelen mesajlara hızlıca göz gezdirip tekrardan kapadı. Bu kısa an bile canını sıkmaya yetmişti. "Kaçmak ne kadar zor" dedi içinden. Kendine dair bir çok konu vardı düşünmesi gereken ama içlerinden en çok Sam canını sıkıyordu. Hayatına varla yok arası bir zamanda dahil olmuş ve gittikçe yer etmişti. Ama o yer ettikçe yokluğundaki boşlukta kendini sinsi bir gölge gibi hissettirir olmuştu. 
 Sam, ilk anda bıraktığı iz başka, o izi takip ederken içinizde hissettiğiniz başka bir kadındı. Kendi çapında delilerdendi. Tam bir mantık abidesiydi. Herkese karşı bir şefkat duygusu barındırsa da fazlasını talep ettiğinizde hiç beklemediğiniz bir hızda  soğuk duvarları ile bir kaleyi tam karşınıza dikebilirdi. Değişik görüşleri ile birlikte insanlara karşı acımzasızca bir eleştirisi de mevcuttu. Sizinle konuşurken bahsettiğiniz kişiler, olaylar veya durumlarla ilgili bir fikri hep mevcut olurdu. Öyle tahminlerle bezeli bir hayal dünyası olduğunu düşündüğünüz anda söylediği senaryolar gerçekleşmeye başlayabilirdi. Size de ilk başlarda şaşırmak kalsa da zaman içinde onu dinlemek ihtiyacı hissedebilirdiniz. Dolayısıyla mevzu bahis, bu özelliği ile bütünleşmiş bir kadının aklına, kalbine sızmak olunca, teorik ile pratiğin buluşması pek düşünülemezdi. Yani anlayacağınız pek akıl karı bir iş değildi. Alexis için nedenler ve nasıllar havada uçuşurken  Sam ile yaşanılan bir çok konuşma geldi gözünün önüne ve içinden "Hitlerin Almanyasında SS subayları bile bu kadar çok soru sormamıştır." herhalde diye geçirdi. Yüzünde kocaman beliren bir gülümseme olmasa çekilir dert değildi lakin içinde bir yerlere işlemişti sıcaklığı.
Tam bunlar aklından geçerken içi tekrardan sıkıldı birden. Uzakta olma fikri bile canını sıkmaya yetip artmıştı bile. Eli bir kez daha telefonuna uzanmıştı farkında olmadan, garip bir bağımlıkla baş eder gibi hissediyordu kendini. Alexis akşam olmaya yüz tutunca şömineyi yakmaya başladı, yanına aldığı bir şişe viski ile beraber sağında karanlıkla bezeli o dipsiz manzara karşısında kızıl alevlerle dans eden ateşin içinde içkinin kollarına bırakmaya karar verdi. İnsan kendi ile baş başa kaldığında içindeki tüm benlikler ruh bulur derlerdi. 
Kapının çalmasıyla aklındaki bir çok konu da yarım kalırken,yeni soruları da beraberinde getirimişti. Beklediği kimse yoktu lakin kapıda da biri vardı. Alexis, seri adımlarla kapıya varıp, açtığında karşında kimi göreceği hakkında bir fikri olmamasına karşın  Sam beklediği en son kişiydi. 
Alkolün etkisinde olmasa bir çok soru sorabilirdi o an da lakin kendini yarı masal yarı gerçek bir halin içinde süzülürken hissediyordu.
Hızlı bir şekilde odaya girdiğinde Sam 'in net tavrı hala üstündeydi. Kapıyı kapattığında "Vaz geçmeden" dedi. Hızlı adımlarla yanına vardığında bir karardan daha fazlasıyla hareket ettiği belliydi. Sergilediği tavır ile  varlık ve yokluğun sorgusunu yapar hatta tam anlamıyla neden ve nasıl sorularının cevabını arar gibiydi. Bu savaşa dair evvel ve ezelin anlatımı küçük bir andı ve o küçücük an kondurduğunda dudağına o kısa süre içinde Sam için dünya baştan yıkılıp yeniden var olurken bir şeyler değişmişti. Aleksis için değişen tatlı bir tebessüm iken  Sam için Hayat değişmişti... Yarın değişmişti... O değişmişti ama en önemlisi "burnumdaki koku değişti" demişti. O gün ne depremler oldu ne de seller bastı tarlaları, küçük bir cırcır böceğinin kanat sürtüşü kadar olağan geçen bir gün yaşandı. Fakat Sam'in öfkesi dinmek bilmiyordu. Merak etmek, bir sürenin sonunda onu çileden çıkarmaya yetmişti. Mantık perdesini aralamış ve bu gece arkasına geçmişti. Pandoranın kutusunun açılması gibi kendini de kaybetmişti. Öfkeli ve umursamazdı. Alexis'in hesapsız kitapsız gidişine çok kızmıştı. Sanki bir an önce Alexisi  öpen o değilmiş gibi öfke patlamaları yaşıyordu.
-Kaçmak tam sana göre bir davranış dedi aniden
-Tam korkaklara göre...
Korkak kelimesi Alexisisin baş edebileceği bir sıfat değildi. En azından o an için pek mümkün görünmüyordu. Ama o gece içindeki tüm benliklerini uyandıran hayal ile gerçek arasına sıkışmış bir kimlik ile tokat yemiş gibi arabanın anahtarlarını alarak evden fırlayıp gitti. Alexis, Sam'in bütün karışıklığın ana merkezi olmasına karşın her şeyi yeni öğreniyormuş edaları takınmasına sinir oluyordu.
Alexis kasabanın girişindeki bara doğru yöneldiğinde saat daha dokuza geliyordu ve çok kısa bir süre içinde barın sandalyesinde oturmuş viskisini yudumlamaya başlamıştı bile. Bar sandalyesi üzerinde geçirdiği saatleri bir kenara bırakırsa içtiği viskinin sınırını çoktan aşmıştı. Hız limitini aşan bir sürücü misali damarlarında adrenalin yüklüydü. Hızlı bir şekilde bardan çıktı ve dışarıda yağan yağmura aldırış dahi etmeden arabasına doğru emin adımlarla yürümüştü. En nihayetinde kararını vermişti. 
Sabah gözlerini açtığında hava daha aydınlanmamıştı. Tüm bedeninin yatağının bir parçası gibi hissettiği ama ruhunun uyandığı sabahlardan biriydi tabii tek bir farkla bugün yalnız ve soğuk bir yatakta  uyanmamıştı. Kokusuyla sarhoş edenler kadar varlığıyla  bir an başını dondurup sabah yalnız uyanmayı istediği bedenler tanımıştı. Ama kollarındaki bedeni tarif edemiyordu. Kalp atışları bir anda hızlandı, o kadar hızlı atmasa o anın gerçek olup olmadığından bile emin olamazdı. Derin bir savasın bahşettiği bir ganimet miydi bilemedi. Kıpırdamaktan bile çekiniyordu, gözlerini usulca kapadı, bir nefes daha aldı kokusundan; tüm bedeniyle yavaşça soludu ve çok yavaş bir şekilde sokuldu sıcaklığına.  
Ensesini açıkta bırakan saçlarının arasından geçirdiği parmaklarına tek tek dokundu, ensesinden sırtını açıkta bırakan tişörtünün başladığı yere kadar dokunmaya korkarak indi, uyanmasını hiç istemiyordu. Öyle bir an geliyordu ki tamamen onun gibiyken kısa bir an sonrasında  kollarının arasından kayıp gidecekmiş gibi  hissetmesine sebep olan tek kişiydi ki, bu histen gerçekten nefret ediyordu. Sağ kolunun üstündeki boynu, omzuna sarılan eli sayesinde kalp atışlarının ritmini, soluğunun sıcaklığını tüm bedeninde hissediyordu. Dün akşam ne çok şey olmuştu, hatırlamak ile hatırlamamak arasındaydı zihni. Şekerli bir kokusu vardı, yumuşak notaları içinde barındıran ama sert köşelerden de nasibini almış baharatlı bir koku. Uykudan önce içilen sütün üstüne katılan tarçın kadar ferah ve tatlı bir koku. Öyle ki günün alaca karanlık halinin toprak kokusu eşliğinde sunumunda onun kokusunda uyanmak gibisi yoktu.
Gözlerini yumdu, yüzünü dalga dalga ensesine inen saçlarının arasına saklayarak burnuyla okşadığı bedenine küçük bir öpücük kondurarak biraz daha uyumaya gayret etti. Sanki saatler geçmiş gibi hissetse de 5 dk daha uyuyabilmişti sadece. İpek çarşafların üzerinde bedeninin kıvrımları alan bu yaratığı üzmek gerçekten istemiyordu. Çok uzun bir yoldan yorgun bir şekilde gelmişti, üstüne gerilmişler ve işler çığrından çıkma noktasına kadar gelmişti. İçkinin de etkisiyle çok çalkantılı bir gece yaşamışlardı. Yavaş hareketler ile yataktan kalkmak için hareketlenirken "bu tatlı sıcaklığı bırakıp yataktan kalkmak büyük ızdırap" diye geçirdi içinden. 
Sabahlığını üstüne geçirip  mutfağın yolunu tuttu. Aç değildi, zaten yemek yemek onun için yaşamsal bir faaliyetten fazlası hiç olmamıştı. Zorunda olmasa yemek bile yemezdi. Mutfağa gittiğinde önce kahve için bir su koydu, sonra buzdolabının kapağını açıp içinde neler var diye göz gezdirdi. Sabah için alışveriş etse hiç fena olmaz diye düşündü. Kahvenin suyunun hazır olduğunu anlatan ıslık sesini duymasıyla beraber buzdolabının kapatarak tezgaha geçip bar sandalyesine oturdu ve kahvesini hazırlamaya koyuldu. 

Kahve buğusunda odanın içine geri döndüğünde Sam halen tatlı bir uykunun kollarında sarmaş dolaş uyuyordu. Odanın penceresinden gelen gün ışığının bir ten üzerinde değişmesini izlemek beklediğinden fazlasıydı.
Kahvesini bitirdiğinde hiç uykusu olmamasına karşın Sam 'in yanına uzanmak için yavaş adımlarla odayı turladı. Uyandığında nasıl bir tepki vereceğini bilmemesine rağmen gülümsedi ve onu bu kadar güzel yapan özelliğin belki de bu olduğuna karar verdi.
Alaxis küçük bir öpücük kondurdu omuz başına, narin bir şekilde kollarının arasına alarak sadece kokusunu içine çekti. Kasaba halkının ev ile anlattığı hikayeler geldi aklına, yanılmışlar dedi. Daha sıcak sarıldı, uyanmasından da korkmayarak. Sam küçük şımarık bir kız çocuğu misali homurdanmaya daha uykusunda başlamıştı, Alexis gülümsedi ve hayatın ne kadar da süprizlerle dolu bir yer olduğunu içinde kalbinin en derinlerinde hissetti. Aklına Yorgo Seferis' in bir şiiri geldi. Sam'in kulağına şiiri fısıldamaya başladığında Sam'in yüzün de tatlı bir gülücük belirmişti bile... Alexis şiiri tatlı tarçın tadında, deniz kokusunda, orman buğusunda, sabah ayazında okumaya devam etti.
"Ne idiysen onu yansıtan
amansız bir ayna şu beyaz kağıt. Senin sesinle konuşur beyaz kağıt senin gerçek sesinle beğendiğinle değil; senin eserindir, boşuna harcadığın bu hayat. Yeniden ele geçirebilirsin belki seni başladığın yere fırlatan bu kayıtsız nesneye tutunabilirsen eğer. Bunca yer gezdin; aylar , güneşler gördün ölülere, dirilere dokundun inlemesini bir kadının kinini büyümemiş bir çocuğun – ama bir hiç olacak bütün bu duydukların sen bu boşluğa güvenmedikçe. Yitirdiğini sandığın şeyleri bulacaksın belki orada: gençliğin filizlenişini, yaşlılığın çöküşünü. Hayatın sen ne verdiysen odur bu boşluk sen ne verdiysen odur bu beyaz kağıt."