6 Nisan 2017 Perşembe

Ahkam-ı Fer'iyye yani bizim MUTEBER #Vol 13




Muteberim,

Yazdıkların can suyu misali, içimi aydınlatmasa da ruhumu dinlendiren bir esinti misali sukunet bahşediyor. Şanslıyım ki sen varsın benim için, yoksa bu yangın yeri nasıl dinginleşirdi hiç bilmiyorum. Dünya üstünde senin gibi kaç kadın var bilmiyorum ama ikimiz aynı ışığın farklı renkleri gibiyiz ama birleştiğimizde aynıyız sanki ama sende de biraz Pirayelik var o kesin... İstediğine kalbin olabildiğine sınırsız, engin ama istemediğine de bir iğne deliğinden daha dar. Öyle ki sen istemezsen ışık olsa sızamazlar içine...

Bilirim, senin en güzel huylarından birisi felaketler karşısında taş kesilirsin. Keşke bende öyle yapabilsem. Üzülmekle sıkılmakla elime bir şey geçmediğinin farkında olsam da aklıma, kalbime mukayet olamıyorum bazen.

İnsan öyle bir yaratık ki kimi zaman bir saniye de kimi zaman ise ancak yıllar içinde bir şeyleri gerçekten öğrenebiliyor. O yüzden zaman dediğimiz şey karmakarışık bir yün yumağından başka bir şey değil. Bu yün yumağının içinde yuvarlanırken yaşlanıp ölüyoruz. Ve bu yaşam denen zamanın ne kadarında kendimiz oluyoruz diye sorarsan, sadece ölürken olabiliyoruz sanırsam. Gerçi bu tezimi ölçme anımı kimseyle paylaşamayacak olsam da aklımda bu düşünceler olacak onu biliyorum. 

İnsanın en büyük var olma sebebi anlaşılmak olsa da anlaşılmadan ölüp giden ne insanlar var kim bilir toprak altında. İnsanı anlamak öyle kolay değil ki, keşke kolay olsa. Karşındakinin anladığı çoğu zaman kendisi kadarından bir fazla değil. Kendinde senden ne kadar varsa o kadar anlıyor, daha doğrusu seni anlamaya o kadar yaklaşıyor. Anladım dediği sadece kendi gördüğü kadarı olunca, kendinde olanı seninmiş gibi o kadar çok benimseyenler var ki, karşılarında dağ olsan duramıyorsun. 

Bir gün cebindeki işlenmemiş elmaslarından bir tanesini gösteriyorsun, sarrafı olmayınca o daha önce gördüğü işlenenlerin aynısı olmayınca ona burun kıvırıyor yada daha kötüsü cam bu diyerek yerlere atıyor. Kimsenin vakti yok can suyum, ama herkes kendi gördüğünü almak istemekte sabırsız. Seni olduğun gibi kabul etmek onlar için büyük bir külfet. Öyle bir külfet ki zamanla artan ve taşınmak istenmeyen. Anlamak zor. Çevreme bakıyorum, gençlere, bizim yaş grubumuza herkes farklı olanın peşinde ama çoğunun farkında olmasa da tek derdi onu da aynılaştırmak, herkesleştirmek. Anlıyorum aslında içinde biriktirdiği bu kadar aynı öğretinin pençesinde farklı olanı büyütebilmek kolay değil. Çünkü farklıyı istese bile ona dayanacak, anlayacak gücü yok. Kendine inat bunu başarmak imkansızı istemek bir anlamda. 

Şimdi böyle olunca kimse kimseye açmıyor, açmak istemiyor. Elinde beyaz bir mendil var, diyorsun bak bu beyaz, o diyor hayır ben biliyorum bu soluk gri. Şimdi sen ona nasıl anlatacaksın onun beyaz olduğunu nasıl inandıracaksın. Yapamazsın kim bilir o sana onun soluk gri olduğunu söylemek için neler yaşadı, ne öğretilerin pençesinden hırpalanarak senin kapına geldi, bilemiyorsun. Susuyorsun... En sonunda susuyorsun... Sonra hatırlıyorsun neden kimseye bir şeyler anlatmadığını, yüzünde eski buruk bir tebessümle kalıyorsun aklının sınırsızlığının içinde. Korkularının tutsağı bedenlerin acılarına şahitlik ediyor ama korkularının kaynağını bilirken onlara ulaşamıyorsun. 

Tüm bunlara nerelerden geldin dersen aslında hayatın tüm dolambaçlı yollarından geldim. Geçenlerde okuduğum bir kitabın bir paragrafın da yapılan tanıma takıldım kaldım ve senin mektubun arkasına gelince oturup düşündüm. 

"Duran bir zamanın içinde asılı kalmış zihni ile akıp giden zamanda savrulan bedenin arasına sıkışıp kalmış bir ruh gibiydi. Kendi labirentine dolanmış bir sarmaşık kadar kök salmış, dağılmıştı. O kadar çok dağılmıştı ki işin özünü göremeyecek kadar kördü. Kitaplarının arasındaki kurgunun kurbanı bir yanılsamaya susamış bir gerçeklik müptelasıydı. Gerçek dediği şey neydi ki? Kişiye göre değişen bir olgudan bahsederken “ gerçek” ya da “ doğru” denilebilir miydi? Ne işe yarardı ki olmayan bir şey. Var olma ihtimalleri üzerine kurulmuş bir hayatın hüsran tadındaki geçimsiz sonuçlarından bir demetti tadımsadığı. Biraz acı, hafif naneli ve zencefilli karışık bir tattı ağzındaki.

Hayat ruhuna ağır zihnine hafif olsa da bedeninin içinde ezilmiş bir bütünün parçasıydı. Uyur gezer bir zihne hapis bir benlikte yaşamını sürdürüyordu. Uyuyan güzel masalındaki gibi içindeki tüm yaşam onunla beraber uykuya dalmıştı farkında değildi."

Böyle labirentlerin köşelerinden geri dönerken çocukluğuma uğradım eskiden anneme ne kadar benzemek istediğimi hatırladım, sonra büyüdükçe hiç kimseye benzemek istemediğime karar verdim.
Öyle bir an gelir ki  tüm çocukluğumdaki o çabaya, toplumdaki tüm dayatmalara ve  tüm zamanlara inat kimseye benzemediğini keşfediverirsin. Bir zamanlar benzemek ne kadar sana heyecan veren şaşırtıcı bir unsur olsa da zamanla aslında ne kadar benzemediğini keşfetmek seni mutlu etmeye başlar. Hayat metmorfoz yaşayabilenler için bir cennet iken değişemeyenler için cehennemin en yıkıcı yeridir ki;işte sen metamorfozun en ateşli çocuğu iken ben değişmeyenlerin kimsesiziyim çoğu zaman. 

Yalnızım Muteber, ama artık bunun benim için çizilen yolun bir parçası oluğu kanaatindeyim...
Neyse çok yordum hem seni hem kendimi...
İyi ki varsın demekten öte bir teşekkürüm yok.
Sağ olasın var olasın...

Oğuz.