30 Aralık 2017 Cumartesi

İnfilak



Gitsem de her yerde biraz vardır
Hatırda zamansız bir plak
Bir otel kapısı, biraz istasyon
Vardır o seninle birlikte olmak
Buluşur çok uzaktan ellerimiz
Ve nasıl göz gözeyiz ansızın bir infilak.


Edip Cansever




Asfalt üzerinde kayıp giderken arabanın camının aralığından süzülen soğuk hava bile içini soğutamıyordu. Alev alev kelimeler cümle bile olmamışken, bu içindeki öfke!! Tam bir infilak sebebiydi. Konuşsa, bağırsa içindeki yükü bıraksa, yok hayır bırakamazdı. Ne söyleyecekti ki, neyi anlatıp neyi savunacaktı. Çocukluğu mu?, şımarıklığı mı? yoksa korkusunu mu? Hangisini söyleyecekti. Hem bir kere yumuşarsa hiç bir şey olmamış gibi hissetmek tek istemediğiydi. Şimdi Öfkesinin koynunda bebekler kadar masum hissediyordu ne de olsa. Kendi suçlarından arınmış biçare suçsuz bir çocuk. Kim nasıl kızabilirdi ki ona. Ne de olsa yaptığı sadece dertleşmek değil miydi?

Nede olsa bir kelimenin yılların dostluklarını düşmene çevirme gücü varken buna mı gücü yetmeyecekti. Hikayeden masallarla kendini kandıran küçük bir çocuğun masalının baş kahramanı olmaktı tek suçu. Büyüyünce geçecek cinsten bir serzenişten kurtuluşun sessiz çığlıklarıyla bezeli kafa içi kavgalarının bir numaralı suçlusuydu kendisi. 

Elbet geçecekti, belkide geçmişti bile... Sadece böyle olmak ona iyi geliyordu... İnfilak sebebiyle zamanında patlayamayan bir bombaydı, zamanla sönüp gidecek olan hırslı cümlelerin nokta işaretiydi.

Biraz kahve telvesindeki bir harf misali yıkanınca geçecek bir anının sahibiydi. 

Arabasıyla giderken soğuk içeriyi soğutup içine nüfuz edememişti. 
Radyoda çalan bir iki parça... 
Unutulan bir zaman ... 
Ve derin bir sessizlik kimsenin artık hiç bir şekilde bozmayacağı...



23 Aralık 2017 Cumartesi

Kış




Rüzgarlı ıslak bir günün sabahını akşam etmiştik hep beraber. Kar tanelerinin ıslak dolu bulutların içinde saklandıkları bir ikindi vaktiydi işte. Evde camımın önünde duran tarçın kokulu sütüm ile sallanan sandalyede kendimi uyuttuğum bir anda, kendime biraz huzur hediye etmiş gibi kalabalık ama ıssız bir zamandı yaşadığım. Yada tek yaşamak istediğim an buydu. Olanları hissettiğim, ama kelimelerde duymadığım bir andı. Öyle bir an da olsa, insanlar olacakları bilseler bile o an içinde ne hissedeceklerini asla bilemezler. Bazen bu sebeptendir ki kontrolsüz hislerinin öfkesinde, sevincinde yada üzüntüsünde kendilerini kaybetmeleri. 

İşte tamda böyle bir öfkenin ardına inen yorgunlukla bıraktım sallanan koltuğa kendimi. Uykunun dinginleştiren, iyileştiren ama daha çok duyguları yok eden o özelliğine bir bağımlının yoksunluk anı gibi hitiyaç içerisinde bıraktım kendimi. Dalgınlıkla,sarhoşlukla bölük pörçük bir uykunun ardından, kararan güne yağan karlar ile gözlerimi açtım. Çınar yapraklarının üstüne konan kar tanelerinin çam ağaçlarının arasından neşe içinde geçişlerine şahit oldum. Doğanın uykuya dalışının son emaresi olan karın usul usul uyuyan çocuğunun üstünü örtüşünü izledim usulca. Rüzgarla hareket eden dalları, son bir güç ile direnen yapraklara şahit oldum. Kışın habercisinin eşliğinde evine giden mahlla sakinlerini izledim. Usul usul yanan ışıkları saydım. Eve gelen aile fertlerini, sarılmalaını sevgi ile kucaklaşmalarına şahit oldum gizli bir misafir misali. Bir kedinin camdan bana bakışına tanık oldum ama utanmadım.

İçimde soğuyan duyguları hatırlamak istedimse de beceremedim.Öfkemi, neşemi, üzüntümü koyduğum anı aradım ama yerinde duran kocaman birboşlukla karşılaştım. Bildiklerine karşın elde ettiğin gerçekliğin soğukluğuydu ensemden geçen ürpertinin sebebi.Yalanların yalan olduğunu bilmenin ağırlığıydı yüküm. Affetmenin seçenekten çok sıradaki adım olduğu bir anın donukluğu, vurdumduymazlığıydı aslında yaşadığım. Geri dönmemek için hiç gitmediğim bir yolculuğun ilk hareket anıydı belkide. Gidebilsem dönmeyi bile istemeyeceğim bir yolculuğun red ediliş anıydı aslında. Piyanonun tuşlarında akan kararlı parmaklar kadar sert basılan notaların çıkardığı melodinin bütünüydü yaşadığım. Akordiyon tınılarının kattığı neşeyi bulamadığım piyano tuşlarının karanlığıydı gitmek istemediğim. Ama istemesem de hep kapısında bittiğim. Aynı his, aynı donukluk, aynı soğukluk ve o aynı yok oluş. Bilmediklerinin güvenli gölgesinde serinlemeye alışan ruhların cehennemidir gerçeklerin kavurucu sıcaklığı. Yok sayılamayan, göz ardı edileyemeyen kendi içinde çöküş yaşanan bir ana sıkı sıkı sarılmaktan daha başka ne olabilirdiki yaptığım. Küçük bir delilik alıştırması sayılmazdı bu yapılanlar.Bir dönemeci dönüş anının keskinliği sadece...

Karanlık çöküyor boşluğuma, ışıklar sönüyor tek tek... Donuyor gece... Gidiyor ışık... Kış geliyor...

22 Aralık 2017 Cuma

Name

 

Filmin bir karesinde sordu kadın
"Sen nasıl bir adamsın?"
Ve cevap verdi adam "Aşık!!!".

Gecenin sisi daha dağılmamışken penceremin önündeki rüzgarın yapraklarla kavgası henüz bitmemişti. Camları dövmek için çarpan yağmur damlalarının, beyhude çabalarını, akarken arkasında bıraktığı izlerde birşeyler ararmış gibi izliyordum. İzliyordum sokağın kalabalığını öyle ki buz tutmuş ellerimdeki çayımla, dışarıdaki gürültünün içeri sızmadığı bir pencerinin manzarasından sokağın ışıklarına bakmak kadar sıcacıktı içim. Elimdeki çayın, bardağa bıraktığı sıcaklığı parmaklarıma dağıtmak kadar sayılı bir andı. Hiç beklemediğim ve dönmediğim bir zamandan alıntı gibiydi aklımın girdapları. Duvardaki asılı resimlerden sayamadığım kaç mevsim geçmişti ki ömrümden, ben ona daha alışamadan dur diyemeden bitip gitmişti. Büyüyen yetişkin görünümlü bir çocuktan farkı olmayan insanlarla yaşayamadığım bir hayatta genç kalarak ölecekmiş kadar yaşlı mıydım? Nasıl bir mahluksam ya da nasıl bir mahluksa insanoğlu, karmakarışık, nefsi nefesi  başka bambaşka anlatmakta zorlandığım bir şeylerin toplamıydı, toplamıydım. İyilikle ve kötülükle bezenmiş bir demetten bahtımıza, tahtımıza ve şanımıza düşenlerin çıkarımıydık belkide.

" Kesin kararlar, süreklilik arz edemeyen ruh halleri yüzünden verilir daima." demişti Marcel Proust bir kitabında.Öyle bir demişti ki sanki bana nasihat eder, gözlerimin içe bakar gibi söylemişti. Daha doğrusu ben üstüme çok alınmıştım. Alınacak yaralarımı yok sayacak kadar hazırlanmamıştım demekki. Hazırlanmadığım, hiç bakmadığım bir delikten seslenmişti. O kadar çok üstüme alınmıştım ki; Sanki suçumu anlayan annemin azarı kadar her hücremde hissetmiş, dövülmüştüm. O cümleyle beraber hayatımdaki kaç an gelmişti filim karesi misali gözümün önüne, kaç kez "kesin karar" dediğim ve hep köşesinden döndüğüm. Yaşam denilen orta oyunda ne kadar köşeli rol verildiyse bana, kaderimde de o kadar esnek fikirler arifesinde geçen,  kararsızlıklarla bezenmiş bir saz namesi oluvermiştim aslında.

Perdeler arasında dolanan, bulduğu notaya basarken bile ağlatan bir besteydi hikayem. Bir ozanın kısa hikayeler anlattığı namelerden bir demet gibiydi. Güldüren hüzünlü bir hikayenin en hareketli nakaratıydı çoğu zaman çalınan...

Cama çarpan seçe ile irkildim tüm puslu düşüncelerimden. Yağmurdan sırıksıklam olmuş ölümle yaşam arasındaki ince çizgide gezinen minik bir can penceremin önündeydi. Korkuyla irkilmenin yanı sıra telaşlı ne yaptığını bilmeyen, eli ayağına dolanmış bir halde gözlerine bakıyordum. Aklımdan uçuşan fikirlere rağmen kaslarım donmuş gibiydi. Bir kanat çırpınışında kendime gelmiş tüm bilinmezlikleri bir kenara bırakarak bir çırpıda içeri almıştım. Küçük soluk alık verişlerinin arifesinde donmaya yüz tutan sıcaklığını sıcaklığla sarmalamıştım. Yardım dilenen bakışları üstüne inen göz kapaklarıyla irkilmiştim. Ölmüş müydü? Ölecek miydi? sorularını göğüs kafesindeki hareketlere bağlı verilen kararların arifesinde biraz rahatlamıştım. Karamsar tüm düşüncelerime inat umut olarak çarpmıştı camıma. Kurtulmak zorundaydı, nefes almalı kanat çırpmalıydı.

Mutfakta duran kutunun içine koyduğum havlunun üstüne bıraktığım cılız bedenini rahat kaloriferin sıcağının yanına koymuştum. Bir köşesine ufaladığım ekmek parçaları ve bir kapak su ile onu dinlenmesi için yanlız bıraktım.Onun yorgunluğu benim yorgunluğumdu sanki. Gözlerim usul usul kapanırken kulağımda tek bir melodi ile uyudum. 

Camıma vuran yağmur damlalarıyla, rüzgar dışarda dans etmeye devam etti. Yapraklar fısıltıyla beraber tüm hanelerden dinledikleri hikayleri çaldılar kulaklarımıza. Ve gece sesini sessizliğiyle örttü üstümüze.Küçük soluk alışverişlerle bezendi gece. Gece sabah, ölüm yaşam oldu...

Ve bir cıvıltı, bir kanat çırpışta yeniden başladı...