19 Haziran 2016 Pazar

Ahkam-ı Fer'iyye yani bizim MUTEBER #Vol 8



Can Parem,

Uzun zaman oldu biliyorum sana yazmayalı, ne olur kızma bana. Piyanomun tuşlarında gömülü günler geçirdim. Eski melodileri tekrarlayan bir virtüöz misali hep aynı parçayı çalıp duran birinin yorgunluğu ile sana yazıyorum.

Apartmanın holünden geçerken orta sehpaya bırakılan kitaplara göz gezdirmek akşam eve dönerken yerine getirdiğim bir ritüel  gibi. Genelde modern çağın eserleri bırakılsa da bugün gözüme çarpan kitap diğerlerinden çok farklı. Ama onu farklı kılan eski elde dikilen bir cilde sahip, kapağı eskimiş, sayfaları sarı bir kitap olması değil. Yada defalarca okuduğum, her okuduğumda başka hisler doğurduğum "Uğultulu Tepeler" olması da değil.  Onu bu kadar farklı kılan üstünde sahibine ait bir imza ile içinde sahibine ait izlerle bezeli bir yaşam olması sanırım. Abartılı duygularım olsa da bu kitabın ilk sayfasına kararlan bir not beni derinden etkiledi. Kim bu kadar kıymetli bir kitabı bırakır buraya bilemiyorum ama öksüz bir çocuğu evlat edinen bir kadın misali ona dokunmaya bile kıyamadım neredeyse.  Öyle ki sanki elimdeki bir kitap değil, avuçlarıma dokunan bir tende atan can gibi geldi, anlatması zor ... 

"Kaç yazı yazdım biliyor musun? Sonu olmayan kaç yazı. Uzaktan gelen akordiyonun sesi olmasa yapayalnızım yine. Bir romen çocuğunun fitursuzca attığı şen kahkahanın eşiliğinde uzaktan gelen hüzünlü bir meleodi var evimde. Sen yoksun yapayalnızım bu gece. "

İçimdeki yalnızlığa dokundu bu cümleler. Kaç yazı yazmıştı acaba.Günlerdir yazıp sildiğim satırlarım geldi aklıma, hangisin de vardım hangisinde yoktum bilmeden geçip giden hikayeler. Birinin mahremine dokunurmuşcasına tedirgin fakat bir o kadar da heyecanlı bir şekilde açtım kitabın sayfalarını.

İçine yazılan parça parça cümleleri okudukça gençliğim gözümün önünden geçip gitti. Biri de bana aynı duygularla dokunmuş muydu diye sormadan edemedim. Kahkahanın kursağında asılı kaldığı geceleri bu kadar iyi anlatan birinin yalnız olduğunu düşünmek içimi acıttı. Yaşarken hep sanıyoruz ki anlatamadıklarımız bizim eksik cümlelerimizden kaynaklı ama burada yazanlara bakıyorum da sanırım hep yanılmışız. Asıl mesele bizim eksik cümlelerimiz de değilmiş, duymak isteyene yeten fısıltılarımızdaymış. Kitabın içinde yaşanan hayatta eksik kalmış, yarım yaşanmış. Senin mektubun da gelince aklıma Turgut Uyar 'ın dizeleri geldi birden.

Başka Havlar getir bana
İçinde biraz bahar olsun ,
Biraz sen,
Biraz da cumartesi.

Başka başka havalar getiren tüm dostlara selam olsun buradan. Hatta o eski anıları yad etmek gramofonda çalan eski plaklar kadar keyif veriyor bana. Ali'nin de gözlerinden öp benim için. Ne çok dinlerdik Edith Piaf'ı hatırlıyor musun?

Bugün de eve gelince hemen tozlanmış dolap raflarındaki plaklarından La vie en rose 'u koydum babamın pikabına. Çalışmaya çalışmaya baya eskimiş ama olsun çalarken duyduğum çıtırtının bile tadı başka. Bambaşka bir kadın. daha.

Sonra sana bahsettiğim kitabı karıştırmaya devam ettim. Bir sayfa da Catherine ile  Heathcliff in tekrar karşılaşmalarını anlata yerin yanına "Tukunun böylesi hep yazarların kaleminde sanıyorsun ama yanılıyorsun. Bana bir kez baksan, sana bir kez bakmama müsaade etsen ayaklarına sereceğim tüm varlığımı" notunu almış. 

Bak mesela ne demiş başka bir sayfa da

Karanlıktayım bu gece
Akkor misali zaman, canımın kuytu köşesi sen yoksun,
Dar dehlizlerde yüreğim, kanımda dolaşan alkol değil senin adın
Ezgisini yitirmiş melodi misali her hece
Mazimde var bugünüm de yoksun...

Ne duygu yüklü satırlar böyle... Edith ile beraber okuyunca 50'li yıllardan bir filimi izler gibi karıştırdım sayfalara. Hiç tanımadığım birinin hayatına bu kadar girmiş olmak beni hem heyecanlandırdı hem de duygulandırdı. Anlattıkları o kadar gerçek ki, modern zamana aykırı bir romantik bir anarşijim resmen.

Kitaptaki notlardan bir sonuç çıkarmak pek mümkün olmasa da hayallerimde vardığım sona razı bir şekilde kitabı aldığım yere geri bıraktım. Ve o zaman neden bu kitabı buraya bıraktıklarını anladım çünkü bu kitap bir kişiye ait olamayacak kadar çok şey barındırıyor içinde. Bende bir kitaba notlar almaya karar verdim. Ve onu paylaşmaya... Tatlı bir oyun değil mi...

Gene çenen düştü diyeceksin biliyorum. Tatlı bir tebessüm ile bana oraları anlatmaya devam et lütfen Oğuz, hasret ile gözlerinden öperim.

Sevgilerimle Muteber...

Ahkam-ı Fer'iyye yani bizim MUTEBER #Vol 7"

"Ali geldi tam bu sırada. "Abi " dedi 

Ali "Rahmetlinin hani şu çok sevdiği elma ağacı vardı hatırlar mısın?" dedi.  "Hatırlamaz mıyım oğlum, mahallenin çocuklarını az kovalamadı mı bizim yanımız da." Ali "Haa işte o ağaçtan, tam da mezarının başında bitmiş biliyor musun? Geçen gittiğimde çiçek açmıştı meret görünce gözlerime inanamadım. Ama içimden de geçirmeden edemedim Ebe rahmetli göçtün gittin, toprağa karıştın neredeyse toz oldun hala mı elma ister canın diye söylendim kendi kendime" 

Gözleri doldu Ali'nin. Gözlerim doldu benim. İkimizde sustuk ve bir an için yeniden Fikret amcanın oturduğu sandalyede onu seyre daldık...
                                                                                        Ahkam-ı Fer'iyye yani bizim MUTEBER #Vol 5"


Ne yaptın Oğuz Abi, Muteber abladan haber var mı? Geçen mektup gönderdim diyordun? Muteber ve cevaplar. Bilirsin kendine has bir cevap verme şekli vardır. Soru mu soruyor, cevap mı veriyor pek bilemezsin. Bir ömür beraberdik neredeyse ama anlamak yine de tam mümkün değil. Çin Tiyatrosuna gittiğinden ve orada hissettiklerinden bahsetti, hatta o kadar can alıcı bir tarifi vardı yaklaşık olarak "Çin tiyatrosunun en can alıcı tarafı, oyuncuların rolü yaşayıp canlandırmak yerine onu yansıtmayı tercih etmeleri gibi seyircinin de rolün ne olduğu ile değil, nasıl oynandığı ile ilgilenmesi." demişti. Çok farklı bir bakış açısı değil mi bu kadar yalın ama 
 bu kadar gösterişin bir uyum yakalaması şaşırtıcı geliyor.

Üstadım her zaman çok güçlüydü, seçimleri, sonuçları hatta kabullenişleri... Her şeye bitti dediğiniz bir yerden yeniden doğmayı her zaman mutlaka başarırdı. Fakat hep değişmiş olarak yeniden doğardı. Bir şeyler farklı olurdu sanki kozasından çıkan bir kelebek kadar başkalaşırdı. Tanıdığını sandığın ama hiç tanımadığın bir hali olurdu. Kimi doğuşlarında duvarları yükselir kiminde ise daha da güçlenirdi. Çok nadir de olsa o duvarları yıktığı ve yepyeni bir dünyanın kapılarını araladığı doğuşları da yaşanırdı. Genel de bu değişimler hep bir hastalık ile baş gösterirdi. Çok sık hasta olan biri değildi ama olduğu zamanda pençesinde baya bir sürünürdü.

Ama en kötüsü neydi biliyor musun ? İnsanlara olan inancını yitirmişti. Çevresinde deli divane bir sürü erkek olurdu. Işığa uçuşan kelebekler gibi onun yanında olmayı isterdiler. Ama sadece o mesafe ile sınırlı kalırdı. Muteber çoğunu fark etmez, fark ettiğini de hemen yanından uzaklaştırırdı. Bir keresinde bana "İnanmıyorum hiç birine" demişti. İnanmamakta da pek haksız sayılmazdı. Fakat bir gün aşık oldu Muteber. Uzun bir süre ret etti, kendi içinde yaşadığı duyguların karşılığının ne olduğunu uzun bir süre fark edemedi.O kadar çorak kalmıştı ki gönlü, yağmur nedir, sel nedir bilmiyordu.

Bilmedi uzun bir süre. Sonra birden yok oldu çocuk, mahalleden taşındılar apar topar bir gece ailesiyle. Muteber uzun süre bekledi onu. O zaman anladı içinde ettiği yerini ama o zaman ülke karışık, herkes her şeyden korkar halde, öyle istediğinde ulaşmak ne mümkün ki birine. Ara ki bulasın. Akabinde bir mektup geldi Mutebere isimsiz ama kim olduğu belli. Onu ne kadar sevdiğini anlatmış çocuk uzun uzun... Küçük de bir şiir yazmış altına ama ilk ve son oldu o gelen. Kimi dedi öldü, kimi dedi yurt dışında ama Muteber kötü bir şey olduğundan emindi. Uzun bir üre etkisinden kurtulamadı bu durumun. Sanırım içinde biriktirdikleri çok ağırdı taşıyamadı bir gün ve sebebi bilinmeyen bir şekilde çok hastalandı. Uzun süre hastanede kaldı. Kimse ne olduğunu anlayamadı. Fakat hastalandığı geldiği gibi, bir anda da yok oldu. Doktorlar bir şey diyemedi bu haline. Daha da fazla tutamadılar zaten, o da taburcu olur olmaz gitti buralardan.

Derin insanlar bazen kendi içlerinde boğulur Ali. İşte Muteber de kendi derinliği içinde boğuldu, belki bilerek belki bilmeyerek ama en çok kendine etti. Ama güçlü kadındı tabii. Yıkılmak ona göre değildi, devam etmek için kendine yeni yeni sebepler buldu. Gitti bir köy kasabasına öğretmen oldu.

Ara sıra haber aldık ondan, çok başarılı bir öğretmen olduğundan bahsediyordu herkes. "Cevval bir öğretmen olmuş." demişti Fikret amca, "Tam da benim kızıma yaraşan şanda" diye de eklemişti keyifli bir edayla. Cevval bir öğretmen olması beni hiç şaşırtmamıştı zaten, savaş onun ruhundaydı ama barış hep vardığı yerde onu bekliyordu. Çünkü imkansıza inanmayan birini yıldıramazsın Ali. Onun için hep bir yol vardı, çocuklarına da öğreteceği aratacağı bir umut hep vardı.
"Ne şanslı çocuklar!" dedi Ali

Evet şanslıydı çocuklar, o çocuklara bir şeyler öğretiyordu ama çocuklarda onu iyileştiriyordu aslında. Ruhundaki derin yaraları onlarla doldurmayı seçmişti. Zaman muteber için kolları sıvayan bir doktor misali yaralarına dokunan iyileştiren bir güç oldu. Daha sonra tayinini buraya istediğinde Muteber artık o giden kız olmayarak döndü mahallemize.

Neyse yine çok lafladık Ali, Saate bak kaç olmuş, hadi sen işine bak ben de yavaştan evin yolunu tutayım.Başka bir zaman devam ederiz sohbetimize.
"Tamam Abi "dedi Ali

Ve gün akşama dönüyorken hava da eskilerin canına değen bir esinti ile eşlik etti ikisine...





14 Haziran 2016 Salı

Taş Ev...




"Varla yok arasında yaşanır bazı şeyler, gel demeye hayat izin vermez git demeye kalbin" hangi şair demişti hatırlayamadım bu sözü ama bana kimin dediğini hala hatırlıyorum. Henüz onu unutmadım." yazan kağıdı kitabının arasında bulunca Alexis yine kızdı.
Huzursuz bir gece için gerekli her şeye sahipti. "Ne zengin bir gece.." dedi içinden "çevir çevir küfret kendine" diyerek güldü. Daha çok histerik bir kahkaha gibiydi ama kimse duymadığı sürece ne önemi vardı ki yaptıklarının, yaşananların hatta kendinin bile bir önemi kalmıyordu o kayıp zamanlarda. Hızlı hatırlayıp çabuk unutulan, her yeni seferde dozun arttığı bir döngüye âşıktı. Bu kayboluş ne kadar derin olursa o kadar tatmin olmuş bir bağımlıydı. Eteğindeki dökülen taş kadar yok olmak ve bir gün yine o eski sakin limana demir atmak onun güvenlik şeridiydi. Bu koşullar altında her şey onun için mümkün ve sınırsızlaşabilirdi. Sonsuzluğun sınırları gibiydi. Uyuşturucu gibi bu hormonal salınıma ihtiyaç duyuyordu. Evet dinlenme zamanları vardı ama olgunlaşması bekleyen bir meyve gibi sabırsız ve kesinlikle sürprizlerle doluydu.
Baş edemiyormuş gibi yapmak hoşuna gidiyordu genelde. Aslında o kadar başarılıydı usta bir satranç oyuncusu gibi bir kaç adım ötesindeki hamleĺerdeydi aklı. Olasılıklar arasında zaman zaman bozguna uğrasa da sarsılmaz inancını besleyecek kadar yeniden doğmaya müsait bir ruhu vardı.
Bugün içinde bir çok komuta hükmeden bir baş komutan edasıyla konuşuyordu kendi kendine ve  o komutan ile seslendi içindeki halkına tam da ayna karşısın da;
"Büyük bir savaş bizimkisi ezelden itibaren var olan ve bizimle son bulmayacak evrimsel bir döngü. Kimi zaman kazanmaktan çok kaybetmek üzerine kurgulu bir dans. Kim kazansa diğeri için ağır bir yenilgi. Mevzu bahis kadınlar ise sınırlar yok olur. Hele bahsi geçen sınırsızlığın sınırını ölçmeye kalkışacak kadar kendine inançlı ama bir o kadar meraklı kedi misali bir kadın ise..." dedi ve güldü inceden .Kendine olan güveni tamdı, her şeyi başarabileceğine olan inancı kadar ama yorgundu artık, yorulmuştu. Yeni aldığı evi düşündü omuzlarındaki yükün hafiflediğini hayal etti birden ve bir karar verdi. Hızlı bir şekilde hazırladığı bavuluyla birlikte yanına aldığı bir kaç paket sakız ve yolculuk kasetleriyle 15 dk içinde arabasına binmiş, anahtarı çevirmiş yola çıkmıştı bile. Kızgın, Kırgın yada küs değildi sadece biraz yalnız kalması iyi olabilirdi.
Merak iyi bir duyguydu ve gerektiğin de kişileri harekete de geçirebilirdi. Belki de bu gerekli bir şeydi. "Gidiyorum, görüşürüz " diye amatörce karalanmış bir kaç satırı hızlıca gönderdikten sonra yola çıktı. Yağmur yağarken araba sürmeyi çok sevmese kimse onu bu yağmurlu havada bir yere götüremezdi . Elbet yapmayacağı bir dolu şey yapmıştı bu da sadece onlardan biriydi ama bu gece ertelediği bir güne daha tahammülü olmadığını hissetti ve son ses açtığı müziğinin eşliğinde uzun bir yolculuğa başladı.
Uzun ve yağışlı bir gece yolculuğunun ardından kasabanın girişine en erken sabaha karşı  varabilmişti. Karanlık ve dar bir patikayı geride bırakmasıyla boşalan yolda ilerlerken taş ev tüm haşmetiyle karşısında durduğunu gördüğünde, içinde çok derinlerden bir yerden bir ürperti geçtiğini hissetti. Emlakçı ile birlikte ilk kez evi görmek için gittiği gün aklına gelmişti. İlk görüşte aşk böyle bir şey olmalıydı, evi gördüğü anda tam manasıyla vurulmuştu. İstediği tüm özelliklere sahip olmasının dışında kendisini oraya ait hissetmişti ve hiç beklemeden hızlı bir karar ile satın almıştı. 
Öyle ki bu ev 1800'lü yılların sonunda tüm kasabadan uzakta, insanların gelmediği yalnız bir bütünün ortasına inşa edilmişti. Bir mabedi andıran evin için de şarap mahseninden, cam tavana kadar bir çok özellik sonradan eklenmiş olmasına rağmen dönemsel dokusunun kaybolmasına izin verilmemişti. Anlatılanlara göre evi alan hiç kimse uzun süre bu evde yaşamayı istememişti. Yalnız bir evdi. Aynı Alexis gibi kimsesi olmayan sadece anılarıyla yaşayan yalnız bir ev.
Köşeyi dönmesiyle beraber taş ev tüm haşmetiyle beraber karşısında duruyordu. Tüm anlatılanlara inat alacakaranlıkta bile ev tüm ihtişamıyla göz kamaştırmasının yanı sıra tüyleri diken diken eden bir soğuklukla bezenmiş bir inziva yuvasına benziyordu. Emlakçı ile evi görmek için gittiklerinde kasabada uğradıkları restorantın sahibi  "Spekülasyonlar ile bezenmiş taşların eşlik ettiği, her görenin ayrı bir hikayeyi anlattığı bu ev için en çok anlatılan hikaye;  evin ilk sahibinin yaşadığı çalkantılı bir gönül ilişkisinin arkasından burayı yaptırmış olduğu ve ölene kadar da bu evden adımını dışarı atmadığı yönündeydi. Ayrıca kasaba halkına göre burası lanetli bir evdi. Sahibine huzur getirmeyen bir yerin başka kişilere mutluluk vermesini pek mümkün görmüyorlardı. Her taşına başka bir hüznünün işliyor olduğunu iddia edenler, hatta evin içinde ruhların gezdiğine yemin edenler bile arada çıkabiliyordu. " demiş ve gülümsemişti.
Arabasını usulca park ettikten sonra özensizce hazırladığı bavulunu eve taşıdı. Evin kapısını açtığında içerisinin kendine has şekerli ama baharatlı bir kokusu olduğunu fark etti. Akına hücum edene anıların içinde daha önceden hazırlattığı yatak odasına doğru yöneldi ve eşyalarını bırakarak duş almak ve biraz dinlenmek için banyoya geçmesi bir oldu. 
Banyo eski akımların etkisinden fazlaca nasibini alsa da evin bir cephesinin aldığı zarar ile yeniden yapılmasıyla cam duvara döndürülmüştü. Emlakçının evi gezdirirken anlattığı hikayelerin yanında banyoyu gördüğünde hiç de abartmadığını anlamıştı. Emlakçı "Dolayısıyla siz banyoda küvetin içindeyken manzaranız sınırsız ve ufuksuz bir deniz kadar engin olabiliyordu, eğer gece bu keyfi tatmak isterseniz de gökyüzünün tüm yıldızlarının arasında uykuya dalmamanız işten bile değildi." demişti ki kesinlikle anlatılanların çoğu vardı azı yoktu.
Alexis, uzun süre kullanılmayan bir ev olsa da kullanılan malzemenin kalitesini her yerde görüyordu. Daha önce birlikte çalıştığı bir İsveçli mühendis ile birlikte yaptıkları ev projesi sırasındayken banyo aksesuarları ile ilgili söylediği bir söz ile ona hayatının dersini vermişti. Alexis en gösterişli musluklara bakıyor ve değerlendirmesini bu açıdan yapıyorken ortağı ona "en iyi musluk açınca su akan, kapatınca sızdırmayan musluktur." demesiyle beraber derin bir aydınlanma yaşamıştı. "Görünenin ötesine bakmak dedikleri bu olmalıydı" diye içinden geçirmişti ve işlevsel olmayan hiç bir şey ne kadar gösterişli olursa olsun hiç bir şekilde bir anlam ifade etmediğini ilk o zaman fark etmişti.O günden sonra Aleksis bu sözü hayatının merkezine oturtmaya özen göstermişti. 
Alexis o gün yataktan biraz geç çıkmıştı. Hava o günde yağmurlu ve kapalıydı dolayısıyla üşümüştü. Sıcak bir yataktan soğuk bir güne kalkmış olmak yeterince rahatsız ediciydi ve bu sebeple olduğundan daha hızlı, seri hareketler ile kalkıp sönmek üzere olan şömineye bir kaç fazladan odun atıp, ateşi canlandırmıştı.  Sabahlığı ile mutfaktan kahvesini alıp bir süre manzarayı seyretmek için çıktığı verenda da gördüğü manzara sayesinde soğuğu unutup ıslak toprak kokusunu doyasıya içine çekmişti. 
Alexis verenda da bulunan masanın sandalyesine oturup dün akşamdan kapattığı telefonunu  açtı ve bombardıman şeklinde gelen mesajlara hızlıca göz gezdirip tekrardan kapadı. Bu kısa an bile canını sıkmaya yetmişti. "Kaçmak ne kadar zor" dedi içinden. Kendine dair bir çok konu vardı düşünmesi gereken ama içlerinden en çok Sam canını sıkıyordu. Hayatına varla yok arası bir zamanda dahil olmuş ve gittikçe yer etmişti. Ama o yer ettikçe yokluğundaki boşlukta kendini sinsi bir gölge gibi hissettirir olmuştu. 
 Sam, ilk anda bıraktığı iz başka, o izi takip ederken içinizde hissettiğiniz başka bir kadındı. Kendi çapında delilerdendi. Tam bir mantık abidesiydi. Herkese karşı bir şefkat duygusu barındırsa da fazlasını talep ettiğinizde hiç beklemediğiniz bir hızda  soğuk duvarları ile bir kaleyi tam karşınıza dikebilirdi. Değişik görüşleri ile birlikte insanlara karşı acımzasızca bir eleştirisi de mevcuttu. Sizinle konuşurken bahsettiğiniz kişiler, olaylar veya durumlarla ilgili bir fikri hep mevcut olurdu. Öyle tahminlerle bezeli bir hayal dünyası olduğunu düşündüğünüz anda söylediği senaryolar gerçekleşmeye başlayabilirdi. Size de ilk başlarda şaşırmak kalsa da zaman içinde onu dinlemek ihtiyacı hissedebilirdiniz. Dolayısıyla mevzu bahis, bu özelliği ile bütünleşmiş bir kadının aklına, kalbine sızmak olunca, teorik ile pratiğin buluşması pek düşünülemezdi. Yani anlayacağınız pek akıl karı bir iş değildi. Alexis için nedenler ve nasıllar havada uçuşurken  Sam ile yaşanılan bir çok konuşma geldi gözünün önüne ve içinden "Hitlerin Almanyasında SS subayları bile bu kadar çok soru sormamıştır." herhalde diye geçirdi. Yüzünde kocaman beliren bir gülümseme olmasa çekilir dert değildi lakin içinde bir yerlere işlemişti sıcaklığı.
Tam bunlar aklından geçerken içi tekrardan sıkıldı birden. Uzakta olma fikri bile canını sıkmaya yetip artmıştı bile. Eli bir kez daha telefonuna uzanmıştı farkında olmadan, garip bir bağımlıkla baş eder gibi hissediyordu kendini. Alexis akşam olmaya yüz tutunca şömineyi yakmaya başladı, yanına aldığı bir şişe viski ile beraber sağında karanlıkla bezeli o dipsiz manzara karşısında kızıl alevlerle dans eden ateşin içinde içkinin kollarına bırakmaya karar verdi. İnsan kendi ile baş başa kaldığında içindeki tüm benlikler ruh bulur derlerdi. 
Kapının çalmasıyla aklındaki bir çok konu da yarım kalırken,yeni soruları da beraberinde getirimişti. Beklediği kimse yoktu lakin kapıda da biri vardı. Alexis, seri adımlarla kapıya varıp, açtığında karşında kimi göreceği hakkında bir fikri olmamasına karşın  Sam beklediği en son kişiydi. 
Alkolün etkisinde olmasa bir çok soru sorabilirdi o an da lakin kendini yarı masal yarı gerçek bir halin içinde süzülürken hissediyordu.
Hızlı bir şekilde odaya girdiğinde Sam 'in net tavrı hala üstündeydi. Kapıyı kapattığında "Vaz geçmeden" dedi. Hızlı adımlarla yanına vardığında bir karardan daha fazlasıyla hareket ettiği belliydi. Sergilediği tavır ile  varlık ve yokluğun sorgusunu yapar hatta tam anlamıyla neden ve nasıl sorularının cevabını arar gibiydi. Bu savaşa dair evvel ve ezelin anlatımı küçük bir andı ve o küçücük an kondurduğunda dudağına o kısa süre içinde Sam için dünya baştan yıkılıp yeniden var olurken bir şeyler değişmişti. Aleksis için değişen tatlı bir tebessüm iken  Sam için Hayat değişmişti... Yarın değişmişti... O değişmişti ama en önemlisi "burnumdaki koku değişti" demişti. O gün ne depremler oldu ne de seller bastı tarlaları, küçük bir cırcır böceğinin kanat sürtüşü kadar olağan geçen bir gün yaşandı. Fakat Sam'in öfkesi dinmek bilmiyordu. Merak etmek, bir sürenin sonunda onu çileden çıkarmaya yetmişti. Mantık perdesini aralamış ve bu gece arkasına geçmişti. Pandoranın kutusunun açılması gibi kendini de kaybetmişti. Öfkeli ve umursamazdı. Alexis'in hesapsız kitapsız gidişine çok kızmıştı. Sanki bir an önce Alexisi  öpen o değilmiş gibi öfke patlamaları yaşıyordu.
-Kaçmak tam sana göre bir davranış dedi aniden
-Tam korkaklara göre...
Korkak kelimesi Alexisisin baş edebileceği bir sıfat değildi. En azından o an için pek mümkün görünmüyordu. Ama o gece içindeki tüm benliklerini uyandıran hayal ile gerçek arasına sıkışmış bir kimlik ile tokat yemiş gibi arabanın anahtarlarını alarak evden fırlayıp gitti. Alexis, Sam'in bütün karışıklığın ana merkezi olmasına karşın her şeyi yeni öğreniyormuş edaları takınmasına sinir oluyordu.
Alexis kasabanın girişindeki bara doğru yöneldiğinde saat daha dokuza geliyordu ve çok kısa bir süre içinde barın sandalyesinde oturmuş viskisini yudumlamaya başlamıştı bile. Bar sandalyesi üzerinde geçirdiği saatleri bir kenara bırakırsa içtiği viskinin sınırını çoktan aşmıştı. Hız limitini aşan bir sürücü misali damarlarında adrenalin yüklüydü. Hızlı bir şekilde bardan çıktı ve dışarıda yağan yağmura aldırış dahi etmeden arabasına doğru emin adımlarla yürümüştü. En nihayetinde kararını vermişti. 
Sabah gözlerini açtığında hava daha aydınlanmamıştı. Tüm bedeninin yatağının bir parçası gibi hissettiği ama ruhunun uyandığı sabahlardan biriydi tabii tek bir farkla bugün yalnız ve soğuk bir yatakta  uyanmamıştı. Kokusuyla sarhoş edenler kadar varlığıyla  bir an başını dondurup sabah yalnız uyanmayı istediği bedenler tanımıştı. Ama kollarındaki bedeni tarif edemiyordu. Kalp atışları bir anda hızlandı, o kadar hızlı atmasa o anın gerçek olup olmadığından bile emin olamazdı. Derin bir savasın bahşettiği bir ganimet miydi bilemedi. Kıpırdamaktan bile çekiniyordu, gözlerini usulca kapadı, bir nefes daha aldı kokusundan; tüm bedeniyle yavaşça soludu ve çok yavaş bir şekilde sokuldu sıcaklığına.  
Ensesini açıkta bırakan saçlarının arasından geçirdiği parmaklarına tek tek dokundu, ensesinden sırtını açıkta bırakan tişörtünün başladığı yere kadar dokunmaya korkarak indi, uyanmasını hiç istemiyordu. Öyle bir an geliyordu ki tamamen onun gibiyken kısa bir an sonrasında  kollarının arasından kayıp gidecekmiş gibi  hissetmesine sebep olan tek kişiydi ki, bu histen gerçekten nefret ediyordu. Sağ kolunun üstündeki boynu, omzuna sarılan eli sayesinde kalp atışlarının ritmini, soluğunun sıcaklığını tüm bedeninde hissediyordu. Dün akşam ne çok şey olmuştu, hatırlamak ile hatırlamamak arasındaydı zihni. Şekerli bir kokusu vardı, yumuşak notaları içinde barındıran ama sert köşelerden de nasibini almış baharatlı bir koku. Uykudan önce içilen sütün üstüne katılan tarçın kadar ferah ve tatlı bir koku. Öyle ki günün alaca karanlık halinin toprak kokusu eşliğinde sunumunda onun kokusunda uyanmak gibisi yoktu.
Gözlerini yumdu, yüzünü dalga dalga ensesine inen saçlarının arasına saklayarak burnuyla okşadığı bedenine küçük bir öpücük kondurarak biraz daha uyumaya gayret etti. Sanki saatler geçmiş gibi hissetse de 5 dk daha uyuyabilmişti sadece. İpek çarşafların üzerinde bedeninin kıvrımları alan bu yaratığı üzmek gerçekten istemiyordu. Çok uzun bir yoldan yorgun bir şekilde gelmişti, üstüne gerilmişler ve işler çığrından çıkma noktasına kadar gelmişti. İçkinin de etkisiyle çok çalkantılı bir gece yaşamışlardı. Yavaş hareketler ile yataktan kalkmak için hareketlenirken "bu tatlı sıcaklığı bırakıp yataktan kalkmak büyük ızdırap" diye geçirdi içinden. 
Sabahlığını üstüne geçirip  mutfağın yolunu tuttu. Aç değildi, zaten yemek yemek onun için yaşamsal bir faaliyetten fazlası hiç olmamıştı. Zorunda olmasa yemek bile yemezdi. Mutfağa gittiğinde önce kahve için bir su koydu, sonra buzdolabının kapağını açıp içinde neler var diye göz gezdirdi. Sabah için alışveriş etse hiç fena olmaz diye düşündü. Kahvenin suyunun hazır olduğunu anlatan ıslık sesini duymasıyla beraber buzdolabının kapatarak tezgaha geçip bar sandalyesine oturdu ve kahvesini hazırlamaya koyuldu. 

Kahve buğusunda odanın içine geri döndüğünde Sam halen tatlı bir uykunun kollarında sarmaş dolaş uyuyordu. Odanın penceresinden gelen gün ışığının bir ten üzerinde değişmesini izlemek beklediğinden fazlasıydı.
Kahvesini bitirdiğinde hiç uykusu olmamasına karşın Sam 'in yanına uzanmak için yavaş adımlarla odayı turladı. Uyandığında nasıl bir tepki vereceğini bilmemesine rağmen gülümsedi ve onu bu kadar güzel yapan özelliğin belki de bu olduğuna karar verdi.
Alaxis küçük bir öpücük kondurdu omuz başına, narin bir şekilde kollarının arasına alarak sadece kokusunu içine çekti. Kasaba halkının ev ile anlattığı hikayeler geldi aklına, yanılmışlar dedi. Daha sıcak sarıldı, uyanmasından da korkmayarak. Sam küçük şımarık bir kız çocuğu misali homurdanmaya daha uykusunda başlamıştı, Alexis gülümsedi ve hayatın ne kadar da süprizlerle dolu bir yer olduğunu içinde kalbinin en derinlerinde hissetti. Aklına Yorgo Seferis' in bir şiiri geldi. Sam'in kulağına şiiri fısıldamaya başladığında Sam'in yüzün de tatlı bir gülücük belirmişti bile... Alexis şiiri tatlı tarçın tadında, deniz kokusunda, orman buğusunda, sabah ayazında okumaya devam etti.
"Ne idiysen onu yansıtan
amansız bir ayna şu beyaz kağıt. Senin sesinle konuşur beyaz kağıt senin gerçek sesinle beğendiğinle değil; senin eserindir, boşuna harcadığın bu hayat. Yeniden ele geçirebilirsin belki seni başladığın yere fırlatan bu kayıtsız nesneye tutunabilirsen eğer. Bunca yer gezdin; aylar , güneşler gördün ölülere, dirilere dokundun inlemesini bir kadının kinini büyümemiş bir çocuğun – ama bir hiç olacak bütün bu duydukların sen bu boşluğa güvenmedikçe. Yitirdiğini sandığın şeyleri bulacaksın belki orada: gençliğin filizlenişini, yaşlılığın çöküşünü. Hayatın sen ne verdiysen odur bu boşluk sen ne verdiysen odur bu beyaz kağıt."