Bulanık geçen pazarlardan biriydi. Hava doğanın her tonuna gebe bir anne gibi katman katman uzayıp giden, beyaz pamuk tarlası gibiydi. Bizse bu tarlanın gönüllü köleleriydik resmen. Keyif alsak yarım kalacak suni bir görüntünün anlık misafiriydik o kadar. Belki öleceğimiz anda milisaniyenin binde birinde bile aklımıza gelmeyecekti, lakin o an için paha biçilemezdi.
Zamane insanları gibi bu anı bir karenin içine hapsetmek, o ana bir kadrajdan bakmak yerine o anı sadece o anda bırakmak istedim. Çünkü o öyle güzeldi ve paylaşılmamalıydı. Biz insanlar garip yaratıklardık, kendimize iyi gelen şeylere bile ara verebiliyorduk ki sevmediklerimiz için zaman dahi kaybetmiyorduk. Mantık, istek, kalp üçlemesinde seçilen yollar pek kalbi olmuyordu. Ya da benim yaşadığım materyalist dünyanın çaresi bulunamamış hastalığı bu idi.
Biz insanoğlu kesinlikle anlaşılmazdık. Anlaşılmak için doğmamıştık. Tüm söylevlerimiz anlaşılmak üzerine kurulu olsa da gerçek bence kesinlikle bu değildi. Doğamıza aykırı bir şeffaflık beklentisi içerisindeydik. Bu şeffaflık beklentili lakırdılarla çevrili sohbetlerde alışılmış cevap kalıplarını kullanmak da adetten olduğundan günlük sahte sohbetlerin alışılagelmiş cevaplarını vermek de biz de usta olmuştuk. En bilindik sorumuzun "Naber" en bilindik yalanı "İyilik" demekti.
Avcılık içgüdüleri olan her hayvanda olduğu kadar gizemli kalmak isteyen, diğer tüm gözlerden saklanmak isteyen bir yanımız muhakkak ki mevcuttu. Hem çok göz önünde olmayı arzuluyor ama bir taraftan da hiç fark edilmek istemiyorduk. Dedim ya tehlikeli yaratıklardık. Ama içimizdeki en tehlikelimize "Kadın" yarı tanrı olanına "Anne " demiştik.
Hamilelik süreci bir kadın için tam bir metamorfoz hikayesiydi ; Bir kadının İnsanlıktan Tanrıya dönüşmesinin başka bir anlamıydı. Bu yaşanmadan bilinemeyecek, öğrenilemeyecek yegane bir dersti tüm kadınlık için. Bunu ilk anne olduğumda, bu dünyada ki tüm sınırlar önümden teker teker çocuğum için kalkarken ben gücüme güç katarak büyürken öğrendim. Anne olmak böyle bir şeydi. Tüm zayıflıklarından sıyrılıp ayakta dimdik durabilmekti.
Korktuğun her şeyden artık korkmamaktı!
Doğa da her hikayenin sonu ne yazık ki başarı içermiyordu. Doğa ananın en büyük tetikçisi, Doğal seksiyon denilen acımasız bir katildi. bu sebeple güçsüz, hasta, olan hiç bir varlığın yaşamaya yada gen aktarımı için çiftleşmeye hakkı yoktu. Doğa böyle bir yerdi. Yeşil yapraklarının, kuru toprağının altında, derin sularının içinde irili ufaklı bir dolu katili barındıran acımasız bir yerdi. Ve bu yerde zayıflara hiç yer yoktu. Acımasız kadınların kurduğu kolonilerde kendini beğendirmek için çabalayan erkeklerin arasında geçen bir yaşam savaşıydı yaşanılan. Kimilerinin gerçekten yaşadığı, kimilerinin öldüğü, kimilerinin ise yaşarmış gibi yaptığı bir yaşam alanıydı. Hayatta kalma ebeveyinlerden alınan bir miras gibi doğumla beraber verilen, ve genlerle aktarılan paha biçilemeyen ilk derstir.
Aileniz sizin bu hayatta kim olacağınıza, nasıl çocuklar yetiştireceğinize, hatta eş olup olmayacağınıza kadar her şeyin en temelini oluşturur ve siz değişmezseniz değişmez bir temelin başlangıcı ve sonudur. Yani hayatta kalmak bir sanattır, ve gen transferi ölümsüzlük kapısını açan yeğane sırdır.
Bu kadar kavram karmaşalarının içinde kahvemi yudumlarken benim aile hikayemi düşünmeden edemedim. Öyle ki metamorfozunu tamamlayamamış bir anne ile metamorfoz bilmeyen bir babanın evladıyım. Doğa daha evrimini tamamlayamamış bu iki insana nasıl bir hikaye yazmak istedi bilemesem de, benim kabullenişlerim oldukları kesin. Ben ailemin iskelet çiçeğiydim. Güzel günlerde gördükleri, yağmurlu zamanlarda görünmez olan.
Televizyonda bir belgesel kanalı açık. Vahşi doğa üzerine hikayeler anlatıyorlar. Hayvanlar aleminin krallarından, annelerinden, çocuklarından bahsediyorlar. Doğa da hep başarı hikayeleri yaşadığı için ölen hasta yavruların bu hikayelerde pek yeri olmaz o sebeple pek kimseler anlatmaz, bilmezde. Aile bireyleri tarafından yok sayılır, vardır ama o kadardır. Yürümesi, koşması hep kendi başınadır. Aynı yuvada yalnız bırakılan kartal yavruları gibi hayatta kalmayı öğrenmek için önce ölmeyi göze almaları gerekir. Hayatları yuvadan atlamayı göze almakla başlar.
Benim hikayemde pek farklı değil, her şey yuvadan atlamak ile başladı lakin hikayeye göre yere çakılmadan önce kanat açıp göklere süzülmem gerekirken bizim absürt hikayemizde ben ne yazık ki yere çakıldığımda ölmek yerine gözlerimi dünyaya açmış oldum.
Ve bu uyanış metamorfozun ilk evresi ile aynı zaman denk gelmesi hayatın sadece tesadüfi bir cilvesi olabilirdi ki benim asıl hikayem kaybolmam ile başladı.
Basit bit insan yavrusundan, tanrıya oradan da sadece ben olmaya uzanan bir yola dönüştü. Bu yola girmemde emeği geçen anneme ve babama sonsuz teşekkürlerimi iletmeden geçemeyeceğim. Tüm iyiliklerine rağmen kayıtsızlıkları ile karanlıklar, aydınlıklar hep bana ait oldu. En zayıf taraflarım en güçlü yanlarıma dönüşürken en büyük kavgam oldular.
Hayatta ki en karanlık anlarımda dahi sığınacak bir çatı aramayan yanımı; Küs olduğu için geceleri kabuslardan korku ile uyandığı halde babasının yanıma gitmeyen o inatçı küçük kıza borçlu oldum. Kendi annesine ihtiyacı olduğu için beni annesi sanan anneme büyümeyi borçluyum.
Hayvanlar aleminde her yavruya bakılmaz, yavrulara bakılırken annenin tercihleri, iç güdüleri ne göre hormonlar karar verir. Yavrunun gücüne sağlığına, en iyi genleri taşıyıp taşımamasına bağlı olarak iç güdüsel olarak karar verilir. Doğa da güçlü yavru yaşar. İnsan oğlunda seçim kriterleri değişse de bir seçim olduğu aşikar.
Bugün 40 yaşıma yaklaştığım şu günlerde artık bir önemi yok, kabul ettim.
Çözümü kendi içinde olan sorunlar için kişisel gelişim uzmanlarına yapılan yatırımları anlıyorum. Bu bile biz insan evlatları için bir kaçış, başkasının çözmesine duyulan arzunun dayanılmaz çekiciliği sadece... Aldatıcı bir rüya işte.
Hayattan ne öğrendiğimi sorarsanız kendime has şeyler öğrendim.
Mesela; Doğru sorulara doğru cevapları verebiliyorsan, bu cevapları beğenmesen de kabul edebiliyorsan her şey geçiyor. Mevzu kabul edip yeniden başlayabilmekte. Ve kendinden ölümsüz gerçekleri sevmek de sanırım.
Akşam çıkan yıldızları, sabah doğan güneşi sev mesela. Bahar geldiğinde açan çiçekleri, kış geldiğinde yağan karı sev. İçtiğin bir kahvenin kokusunu içine çektiğinde tüm evreni içinde hissetmeyi sev. Hayatın süprizlerini sev. Kimi zaman omzuna konan bir samimi eli, kimi zaman ansızın gelen bir dostun sesini duymayı sev. Kitapları sevenleri sev, iki kağıt parçası arasında dünyaları paylaşanları sev. Değeri pahada değil manada arayanları sev... İki lafın belini kırdığın kişileri sev. Yanında olduğu söylene kaderini değil seninle değişen kademi sev...
Ama sen en çok kendini sev...

