3 Aralık 2013 Salı

Kısa ama Derin...




Uzun zamandır içimde bir yerlere bu kadar dokunan bir şeylere rastlamamıştım. Ne okuduğum yüzlerce sayfalık bir kitap nede izlediğim uzun bir filim bana bu sekiz dakikada hissettiklerimi yaşatamadı. Kısmet Dinner, isimde bir enteresan zaten. Hayatta engel olmadığını engellerin sadece bizim ön yargılarımızda olduğunun değişik bir anlatımı olmuş. Filimin içinde beslediği umut o kadar büyük ki, size de pay düşmemesi elde değil.

Tek ihtiyacımız birazcık umut.Hayata dair bir sevinç,bizi bu ana kilitleyecek bir bağ. Sorunlarımıza dönerek belkide içimizde kalan son umut kırıntılarını da yok ediyoruz kim bilir. Bu bugünlerde kendime yaptığım bir öz eleştiri sadece. Acaba gerçekten de böyle mi? kişisel gelişim kitaplarına gömülü hayatlardan çok yaşamdan anlar mı var olmalı her anımızda. Çakma hayallerden çok özgün yaşamlar mı olmalı? Bir bakış açısına göre de "Bir kitap milyonlara hitap ediyorsa sana asla hitap etmiyordur." değil miydi? Sanırım her şeyden bir parça olabilir. Bu karışımın oranları kişinin tamamen aradığı tatla alakalı olur.

Ben de bu aralar kendime ait o özgün karışımı bulmak ile meşgulüm. Hayat beni çalkaladıkça içinde eksik olan tatları keşfetmem de bir o kadar kolay oluyor. Sanırım bu ara en özlediğim tat tarçın.

O kadar özel bir şeyi kaybettim ki, bunu nasıl dolduracağımı hiç bilmiyorum.

S.




18 Kasım 2013 Pazartesi

40 günün hayrı...

 “ Aşk Geldi , Damarımda Derimde Kan kesildi . Beni kendimden aldı sevgiyle doldurdu. Bedenimin bütün cüzlerini sevgili kapladı. Benden kalan yalnız bir ad, ötesi hep 0......”. 
ve şöyle devam ediyor Mevlana

“Oğul düşmanının Seni Sevmesini İstiyorsan, kırk gün onun iyiliğini iste, sana karşı düzelecektir. Zira gönülden gönüle yol vardır”. 

Mevlana



Bu ara hayatımda sorgulamalarla baş başayım yine. Neden? Niçin ? Niye? bir dolu soru ekleyebilirim bu cümlenin devamına fakat ne gerek var ki? Hele hele daha bunları bile cevaplayamamışken. Cevap versem ne olacak ki zor işlerin adamıyım derken bulsamda kendimi baktığımda sanki daha çok işleri ben zorlaştırıyorum gibi geliyor. Mesela başkaları için maksimumda gösterdiğim tüm özelliklerimi kendim için minimumda yapmanın bana sağladığı bir kolaylık yok. Asıl ironi ; Ben kendim için olan tüm iyilikleri bile başkalarının beni zora sokmaları sayesinde yaptım. Hiç kendiliğinden sadece benim iyiliğim için  olmadı.  

Bir insan kendini değiştiremezse kimi değiştirebilir ki? Her şey düşünceden ibaretken,bir düşünceye sahip çıkamazsa ne olur onun hali? Ne olacak bok olur tabii ki de:))) Kendim ettim kendim buldum serzenişleri hepsi bu şimdilik. Ama asıl mevzu bunun bir tık ötesinde. Bugünden sonra ne olmak istediğimde, olduğumda. 

Bu aralar Nietzsche' den çok Mevlana'ya ihtiyacım var. İçimde sakinleşirken dışımda gürül gürül akmaya yolumu bulmaya...

40 gün diyorlar bakalım, deneyelim görelim. 

Bugün saymaya başlıyoruz -1- 

S.

1 Kasım 2013 Cuma

Ürpertici Kılıklar Dolabı Bir Nevi Harikalar Diyarı...

"Bütün harikalar ürpertici kılıklara bürünmeli, ancak bu şekilde insanların kalplerinde yer edebilirler."
Nietzsche


Nietzsche'nin harikasıyım. Dolabımda da ki kıyafetlerimin kılıklarının her insan da edindiği yer bir başka. Her gören göz kadar tarifim var. Taleplerim için bir şeytan seçilsem de, kabul ettiklerim kadar da melek olarak anılırım. Ama ne şeytan ne de meleğim. Ben tam olarak hepsiyim. Ve ben tam da bu yüzden mükemmelim. Yaşama dair her şeyi içimde barındırıyorum ve ölüme ait her şeye sahibim.

Akışın içinde akmayı öğreniyorum. Kazanmak, kaybetmek gibi terimleri olmayan bir diyarda yol alıyorum. Ne de olsa bugüne kadar kazanç sayıp zarar ettiğim,yada kaybettiğim için kazandığım bir dolu anım var. Benden çok daha yüce bir güce teslimim ve bu teslimiyetin verdiği huzurun ışığındayım.

Bir dolabım var en güzelinden içinde biriktirdiğim kılıklarım ile dolu. Her birinin yeri ayrı . Sonuçta o temsillerle var olurken kimliğim, bir tiyatrocu edasıyla taşıdı üstünde. Kimi binlerce kez tekrarlandı, kimisi oynanılmadan kaldırıldı. Ama her biri dolabımda ki yerini aldı benim için, senin için. Kimi zaman sen seçtin benim yerime o kılıkları, benim haberim bile olmadan. Ama çoğu zaman ben seçtim kimini bilerek isteyerek, kimini bilmek bile istemeyerek. Benim seçtiklerim değişebilirdi her zaman, daha güzeli, daha çirkini , daha kızgını... yani ben hangisini istersem onunla. Ama senin seçtiklerini değiştirmek zor çok zor çoğu zaman, Hayat gördüğün kadardı sana, daha fazlasını veremez daha azını layık göremezdin bana.

Kendi içimde bambaşka bir kadın oluyorken her geçen gün, senin gözünde aynı kalmak yaşlanmamak, büyümemek gibiydi. Büyümedikçe benliğim, sığamadı rollerimin içine hep bir eksik hep bir fazla. Ya o ilk gördüğün neşeli kız olarak kaldım yada hatırlamak dahi istemediğin o fırtınanın göz bebeğiydim.

Ama bana sorsan ben öyle miyim? Yoo yoo artık biliyorum ben bir senfoni orkestrasının tamamıyım, akışta kaldıkça melodilerimle huzur verenim. Ben akışta yaşıyorum, yaşadıkça var oluyorum , ben oluyorum....

Senin de sen olman dileğiyle...

(Allahım bu Amelie'nin filim müzikleri beni mest ediyor, teşekkürler her şey için piyano tuşlarında yaşa emi:)))

28 Ekim 2013 Pazartesi

Yol yakınken dön gülüm...

Yol yakınken dön gülüm, zincirin bir ucu açık.Bu yol sana yokuş.

 Hisler nasıl işler bilir misin? Hiç bir söze ihtiyaç duymadan bilmek nasıl bir duygudur? 

Aman zor işler bunlar gülüm, bırak düşünmeyi. 

Değiş ... 

25 Ekim 2013 Cuma

Nasılsın? Gördüğün gibi...


"Nasılsın" diye soran birine, verilecek en iyi cevap "gördüğün gibi" demektir; ne gördüğü, seni ne kadar önemsediğine kalmıştır artık.
                                                                                                                                            Cerazza


Salvador Dali 'nin zamanı anlattığı eserlerinin çakma bir fotoğrafı gibi. Bakış açısı her şey diyor bu dünyada. Haklı da.Tüm gerçeklik tabirinin haklı sahibi sonuçta. Ben olan her şeyin bir sebebi olduğuna inananlardanım. Hatta bu inancım gittikçe o kadar perçinleniyor ki anlatamam. Tabii bazen Allah'ın taktirlerini anlamakta zorluk çeksem de içimde bir yerlerde bir ses sebebini fısıldıyor. Örnek vermem gerekirse bugün SGK faturalarım da çok büyük bir kesinti yapmış, o kadar anlamsız bir sebepten ki. Tabii ki bu kriz anını SGK ile görüşmemiz gerektiğinden benim kızılaya gitmem gerekti. Ve ben yaklaşık bir haftadır kızılaya nasıl giderim yada gidemezsem işleri nasıl hallederim diye düşünüp duruyordum. Evren hop cevabını yolladı:) Tabii o kesintiyi geri çeviremezsek bu tezimin geçerliliği yiter. O ayrı. Patroncum da bana hop cevabını yollar,Allah muhafaza. Bunu öğrenmek için çok bekleyeceğimizi düşünmüyorum, haftaya çarşamba bir itiraz komisyonumuz zaten olacak. En kötü aynı haftada iki kere SGK ya gitmek zorunda kalırım olan o olur.(Bööö hiç haz ettiğim bir durum sayılmaz.İçerisi kasvetli,soğuk ve söz hakkının size tanındığı kadar bir yer. Kişisel yetersizlikleri sebebiyle kompleksli insanlar topluluğunun doluştuğu bir mekan bildiğiniz.Bu kadar yetersiz adamı nereden bulmuşlar anlamak çok güç)

Size olur mu bilmiyorum ama bazı müzikler benim kulağımda daima çalar. Tabii bu bazı zamanlar çok sinir bozucu bir hal alabiliyor. Bu ara Giboz-La Valse d'Amelie(akordeon) versiyonu sürekli kulağımda. Genel olarak bir sorun olmazdı aslında tabii ama telefonumun gelen arama melodisi  olmasaydı. Sürekli telefonum çalıyormuş gibi bir yanılsama yaşıyorum ki şu günler için iyi bir şey değil. Bu kesintiden sürekli ay kim arıyor, niye arıyor moduna girdim .Kendime yeni bir melodi atasam hiç fena olmayacak.

Bu akşam iyi dinlemek için bir çok sebebim mevcut. Ayın hep karanlık yüzü konuşacak ve güneş dinleyecek. Güneş konuşacak ayın aydınlık yüzü dinleyecek. Bakalım gezegenler bugün bize neler vaat edecek.

S.


6 Eylül 2013 Cuma

Işık hızıyla büyüyen çocuklar...


Bir küçük ruh dünyaya gelmek için anne rahmine düştüğünde her şey yenilenmeye çoğalmaya başlar. Yeni dönemeçleri yeni yollar,yeni kapılar, yeni seçimler ve yeni eylemler takip eder. Yeni her yerdedir ve değişim bir bütündür. Her şey  eskir yenilenir tekrar eskir tekrar yenilenir. 

Bedende bir hücre iken iki olur sonra dört, sekiz, on altı derken büyür gider. Evde İki kişiyken üç olunur belki dört belki beş. 

Bir bakarsın doğmuş 1 günlükken 1 aylık olmuş sonra 2, 3 sen hiç fark etmeden doğduğu günde kalmışken telefondaki bir ses " Oğlunuzun cuma günü saat 10:00 da veli toplantısı var. Sizi de bekliyoruz." sesiyle artık dört yaşında olduğunu okulu, arkadaşları olan eğitim maratonunun bir neferi olduğunu anlamanızla arasında geçen sürenin bir saniyeden az olması ne kadar şaşırtıcı olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Benim içinde bu süre sadece bir saniye sürdü. anlayacağınız ışık hızıyla büyüdü oğlum. içimdeki kadınlardan bazıları,hayır büyümedi o daha bebek dese de zihnim onun büyüdüğünü biliyor ve kalbimde kabul edecek.

Bugün ilk veli toplantısına katıldım oğlumun. Benim gibi ilki yaşayanlar gibi artık tecrübe sahibi bir çok ebeveyn de mevcuttu orada. yetişkinler öcü gibi bakıyorken öğretmenlere, öğretmenlerin "hayırlısıyla bir bitirseydik şu toplantıyı" dedikleri yüzlerinden okunuyordu. Her kafadan bir ses yükseldiğinde duyulan tek sese uğultu denir. Öğretmenlerin üzerinde bu zorlu yetişkinlerin çocuklarını yetiştirecek olmak hayli baskı yaratıyor olsa gerek. En azından ben orada bulunduğum süre içerisinde masanın her tarafına geçip gözlem yaparak değerlendirdiğim için onları anlıyorum. Peki bu benim hep sağduyulu davranacağım anlamına mı geliyor tabii ki de hayır. Çocuğumda yaratılacak olası bir travma da çökerim tepelerine. Ama umudum böyle şeyler olmaması yönünde. Bir yandan ara ara yükselen uğultu bir yandan değişik değişik sorulan sorular insanın kafasını cidden karıştırıyor. Ne sormalıyım diye düşünüyorsunuz. elinize tutuşturulan bir dolu evrak içinde kayboluyorsunuz. Masraflar düşük görünse de üst üste konulduğunda baya bir yekun tutuyor. Ve okul serüveninin başlangıcında ileride sizi bekleyen dağcıkları tanıtıyor:))

Bir anne olarak değişik bir serüvenin içine atıldım inananın. Bu yıl kazanılacak olan tecrübeyi hayli merak ediyorum:)) Hep beraber izleyip göreceğiz. Aaa bu arada ilk ödevimizi de verdiler hemde biz annelere, çocuğunuzu anlatan bir mektup yazmamız istenildi. İlk önce bizim gözümüzden çocuğumuzu tanımak istiyorlarmış hadi hayırlısı:)))

30 Ağustos 2013 Cuma

Allah'ım çok çok teşekkür ederim sana


Allah'ım çok çok teşekkür ederim sana. Sen hep benimlesin bunu her zaman biliyor olmam lazımdı lakin unutmuştum ve çok korkuyordum. Bu korku o kadar baskındı ki, hiç bir mucizeni görmüyordum neredeyse. En dipte dolaşıyor ve yalnız hissediyordum. Biliyorum sen hep varlığınla yanımdaydın ama ben onu bile fark edemiyordum. Ama şimdi seni tekrardan hissediyorum. O kadar benimlesin ki, ben bunu nasıl görememişim o zamana şaşırıyorum.

Tüm evreni önüme döktün, senin sevginle sarmalanmış olmak bir harika... Bu günü harika bir sözle bitirelim;

Sayısal çoğunluk önemli değildir, yanında Allah olan kişi zaten çoğunluktur.
                                                                                             M. Ghandi

29 Ağustos 2013 Perşembe

Evren sesimi duydu mucizeler silsilesi başladı.


Yöneticilik yapan bir biyologum aslında. Biyoloji ile içli dışlı olmama rağmen bu alanda bir iş sahası bulmak pek kolay değil. Ülke şartları bu branşı çok atıl tutuyor. Oysa ne kadar kıymetli bir bölüm. her neyse yaptığım işin mahiyetinden sıkılmış bir insan olarak uzun zamandır yaptığım meslek seçimini sorgulamaktayım. Teknik eleman olabileceğim bir meslek seçmemiş olmanın rahatsızlığını yaşıyorum aslında. Teknik eleman olursanız ara eleman olmazsınız. işiniz, mesainiz her şeyiniz belli olur. En önemlisi imza yetkilisi sizsinizdir ve kararlar sizindir. Her neyse iş güvenliği uzmanlığı adı altında çok önemli bir meslek oluşturuldu ve bu işi yapabilecek kişiler arasında kimya,fizik mezunları varken biyoloji mezunları yoktu. Neyse ki bu haksızlık düzeltildi ve artık biyoloji mezunları da bu yönetmeliğe dahil oldu. 1 aylık bir kursa dahil olmanız ve bu kurs sonunda bir sınava girmeniz gerekiyor. Daha sonra başarılı olmanız durumunda sertifikanızı alabiliyorsunuz. Ve bu sahada göreve başlayabiliyorsunuz. Yani benim arayıp da bulamadığım bir şey bu. Neyse şimdi bu kursa gitmek için uygun koşulları ayarlamalıyım ve 23 kasımda ki sınava yetişmeliyim.

İnsanların hayatlarında dönüm noktaları vardır, kendimi öyle bir dönüm noktasında hissediyorum, bu dönemecin benim ve ailem için hayırlısı olmasını diliyorum:)))



28 Ağustos 2013 Çarşamba

Absürt görüşmeler,biçimsiz gelecekler...


Keşke bende çöplerin içine atlarken bu kadar keyif alabilseydim. Bugün çok absürt bir görüşmenin baş kahramanı olmak gibi bir rolüm vardı. Ve ben bu rolü en absürt şekilde oynadım inanın. Oskar ödülü gelmez, üstüne de o görüşmeden bir sonuç çıkar mı?, sanırım çıkmaz da:))) Burada ki tek umut yaratan durum, daha önce çok normal görüşmeler olmasına rağmen bir sonuç alınamamışken bu anormal durumdan sonuç çıkabileceğine olan inancım olur ki, bu da sadece kendini avutmak için gibi :)) Yani anlayacağınız benden kat kat düşük kalitede ki bir adamın benim geleceğim de aktif rol alması hazmedilir şey değil.

Zorlu yollardan geçerken hayatın benim için planlarını bilmiyorum, nasıl bir kurgu ile işliyor çözmek zor. Bu kadar örülen ağın, dönülen dönemecin bir sonucu olmalı elbet. Lakin şu an sisli bir yolda ilerliyor gibiyim. Şikayet etmektense ulvi bir insan olsam ve hepsini sevgi ile karşılasam pek süper olacak :)))) Ama nerede... Dur dur bu durumu şöyle bir cümle ile bağlarsam evrenden bana pozitif mesaj döner eminim:)))

Hayatımın mucizelerine sesleniyorum iyi ki varsınız sizi hissetmek ne harika...

23 Ağustos 2013 Cuma

Masanın iki yüzü...



Şu an da televizyonda bir yarışma izliyorum ve ağlıyorum halime resmen. Soru: bindiğiniz otobüs varacağınız yere 7 durak kaldı ise, 3 durak geçtikten sonra varacağınız yere kaç durak kalır? sorunun değeri 1000 TL. Bu şaka olmalı.Bu sorunun misli sorulara cevap veren insanlar asgari ücrete geçinirken 1000 TL için biçilen soru değerinin bu olması manidar sanırım.

Patron kesimiyle zar zor anlaşan bir işçi kesimi var. ki kesim birbirini pek sevmemek ile birlikte her iki tarafta birbirinin zamanı çalmak için elinden geleni yapıyor. İşin gerçeği bu. Patron işçisini  bir saat fazla çalıştırsa bedavaya, kendini akıllı sanırken; işçi ise ona 10 saat mesai yapar gibi görünüp hiç çalışmamayı kar sayıyor.

Siz masanın hangi tarafındasınız?

Hayat bu kadar ezberci olabilir mi? Yeni hikayeler yerine eskileri, dolapta kalan yemekler gibi ısıtıp ısıtıp sunabilir mi?




Beynimin içinde milyonlarca kez tekrarlanan monologlar hatta bu sorular bile aynı döngünün birer parçası. Bu yanlışlığın parçası olmak istemiyorum lakin ya yanlış sorular soruyorum ya yanlış cevaplar veriyorum ya da her şeyi doğru yaptığımı sanarak yanlış uygulamalar yapıyorum. Evini dip köşe temizleyen bir kadının titizliği ile incelerken tüm olanları tozlu raflarda dolanmak çok acayip. Üstelik hepsi muhtemel olasılıklarken hatayı bulmak ne kadar zor. İğneyle kuyu kazmanın sansürsüz belgeseliyim resmen.

Mısır gibi halim, her yerde ayaklanmalar var. Kim kime karşı niye karşı bilmeden ayaklanıyorlar. Bende kendime bir simge seçmeliyim. Gezinin kırmızılı kadını, siyahlı kadını, duran adamı var, Mısır'ın rabiası. Bendeki  kadınların, duran taraflarımın yada rakamların sınırı yok.  İfade etmek istesem anca roma rakamları işe yarar. Yoksa hesap makinelerinin haneleri yetmez...

Bu kadar kuşatılmışken asıl içimi sıkan şeyi tam olarak bulamıyorum. Bu "arada kalmışlık" duygusuna tahammül etmem giderek zorlaşıyor. Hiç sevmediğim bir ruh hali. Genellikle bu ruh haline beni sokan şeyden kaçma eğilimindeyimdir. Saklanmayı severim. Ama ne hikmetse bu son zamanlarda kaçamadığım gibi hep yüzleşmek zorundayım, birde üstüne benim adıma kimsenin karar vermemesi eklenince işler pek nahoş oluyor. İnsan işte en çok böyle zamanlarda dinleneceği bir kol kanat arıyor.

Ben bu yorgunluğumu ilaçlarla geçirmeye çalışıyorum şu aralar. Düşerken beni itenlere mi yoksa beni tutmaya çalışmayanlara mı daha çok kızmalıyım bilmiyorum. Her ikisi de suçlu gözümde. Zamansızlığın içinde zamanı kötü harcadığını düşününce daha bir kızıyorum kendime. Giden benim hayatım iken başkalarına harcanan bunca zaman ancak ziyan ve büyük bir günah olabilir.

Acıdan kaçmanın en birincil yolu uyku değil mi? Uykuya veriyorum kendimi şu aralar. Paranoyakça düşüncelerden kaçmak için en son sığınağım. Rüyalar gerçi bazı uyku seansları mı gerçekmişcesine kabusa çevirse de genel olarak iyi bir sığınak. Bütün acı beynimin içindeyken fiziksel olarak bu kadar sarsılmak çok enteresan. Kendimi deneysel bir hava da izliyorum çoğu zaman ve dışarıdan kendime baktığımda gördüklerimle çıkarımlarım daha da bir olgunlaşıyor. Ve resmen hormonal bir savaş veriyorum beynimle. Bilinç altım ile bilinç üstüm, geçmiş ile geleceğim ve hepsi ile bugünüm savaşıyor.

Kaç filim çekilir bu hikayeden, hikaye nerelere varır şimdilik senaristlerden bir açıklama yok, hep beraber izleyecek, yaşayacak ve yazacağız...



16 Ağustos 2013 Cuma

Düz doğrular sadece iki nokta arasında ...


Siz hiç bir sabah kalktığınızda anlaşılmış olmanın verdiği o garip ruh haliyle yaşamınıza tekrardan dönüp baktınız mı? Bütün bir ömrünüz boyunca eksikliğini duyduğunuz, anlamlandıramadığınız ve  kendinizde aradığınız kabahatlerin size ait olmadığını gerçekten fark ettiğiniz mi? 

Bu durum insanda  değişik bir boyuta geçiş yapıyormuş gibi hissetmesine sebep oluyor. Söylenen sözler, hareketler yavaşlıyor, ağır çekim bir hal alıyor hayat. Neredeyse duruyor. Hayat durduğunda anılara, anlara dokunup kalabiliyorsunuz, kişilerin etrafında dolanıyor, orada hem yok hem var oluyorsunuz. Değişik bir ruh hali...

Kendi ruh sağlıkları yerinde olmayan insanların, aile düzenlerini oturtamamış çiftlerin dünyaya çocuk getirmek için çabalamalarına anlam vermek gerçekten çok zor. Daha kendi karmalarını çözememişken başka başka canlara bu karmaları aktarmak insafsızlık. Şu söylediklerimi şimdi bile anlama düzeyi çok az bir insan kitlesi varken bizlerin ebeveynlerinden beklemek uzaya çıkmayı istemek gibi... Ama şikayetçiyim hakim bey...

Canıma okuyor bu karmalar. Hele şu ailemle sınanmak beni baya bir sıkıntıya sokuyor. Kafam çok karışıyor. Bir hatalı derken birden yok canım diyerek toz kondurmuyorum. İçimde bir şeyler hatalı düşünüyormuşum gibi hareket ediyor. O his beni bunaltıyor. Çünkü bakıyorum özde muhteşemler, her şeyin en iyisini hak ediyorlar ama öte yandan o kadar mutsuzlar ki. Ve o mutsuzluklarını geçirmenin mümkünatı yok. Birbirleri ile iletişimleri yok, küslük günlük yenen yemek gibi sıcak, hayattan keyif almak için hiç çaba yok ve işin kötüsü bütün bunların yükünü bana yüklüyorlarmış gibi gelmesi.

Çok uzun zamandır oraya ait olmadığımı zaten hissediyordum, şimdi ise biliyorum.Evlenmem ile başlayan olaylar ve bu olaylarda verilen tepkilerin hepsi incitici. Unuttuğumu sanıyorlar ama unutmadım. İncinmediğimi sanıyorlar ama incindim.

neyse bu konu çok derin, şimdilik bu kadar yeter...




13 Ağustos 2013 Salı

Huzur Savar Günler

Hep haksızlığa uğradığınızdan dem vurursunuz, baktığınız her anda haklılığınız gün gibi ortadadır... Fakat bir gün, hem de  hazırlıklı olduğunuza en çok inandığınız o gün, hayatınızın hatasını yapıverirsiniz. Şaaaak !!! Siz daha neye uğradığınızı anlamadan o hata, dünya üzerinde etkisi kanıtlanmış en güçlü leke çıkarıcı misali hayatınıza nüfuz eder ve sahip olduğunuzu sandığınız tüm haklılığınız ile beraber tüm renklerin solup gitmesi bir andır sadece. Öyle bir an ki elinizde tertemiz, hatalı yepyeni bir başlangıcınız vardır artık.


Bu nur topu gibi anksiyetenizle ne yapacağınıza karar vermek size sunulan bir nimetmiş gibi, günler geceler boyu o anı tekrar tekrar yaşar dururuz ta ki kendimizi sakinleştirmeyi başarana yada yeterince zaman geçene kadar. İşte ben böyle bir hata yaptım. Ve bütün dengem kayboldu. İnanın çok zordu. Hala çok zor zaten. Kafamın içinde bitmek tükenmek nedir bilmeyen kavgaya şimdi patronum ve tüm müdürlerim de dahil oldu. Uykumda bile ayrı kalamaz oldum iş yerinden, öyle ki en kötüsüne karar veremedim. Rüyamda ölülerle mi çalışmak daha kötü yoksa gerçek hayatta kafamda binlerce kez kendimi öldürerek mi? Tim Burton 'un yarattığı karakterler gibiyim. Kocaman gözlerim, altlarında mor mor halkalarım ve ölü gibi bir halim var. 

Aman Allah'ım işe gitmemek için elimden gelen ne varsa yapabilirim aslında. Tebeşir tozu yutup ateşimi yükseltebilirim. Yada  elektrikler kesildi ondan böyle bir hata yaptım desem yok bunu hiç yemezler baya baya gündüz gözüydü. Yada en kestirmeden kocamı patronumla görüştürmeye göndersem nasıl olur? Ha haa haa bunu düşündüğümde patronum için ciddi bir eziyet olabilir hatta beni gerçekten affetmek için bir neden bulduğunu bile düşünebilir ama sonuçta daha hızlı beni işten atar sanırım. Her neyse bu söylediklerimi cidden düşünmediğimi düşünüyorsanız tamamen yanılıyorsunuz çünkü bayram da dört gün ayrı kalınca insan tekrardan kaldığı yerden strese geri dönmesi kolay olmuyor. Tamamen kaçmak istiyorum aslında. Bir köşeye saklanmak ve bulunamamak.

İşte herkesten her şeyden kaçılıp saklanılıyor da insan kendisinden saklanmıyor.Şu sıralar shrek ile gülüyorum. Shrek3 de Shrek kral veliahtı Artur'a insanlar sana bakarak bir ezik olduğunu,bir dev olduğu yada şapşalın teki olduğunu söyleyebilir ama sen onların dediği gibi olmak zorunda değilsin, kim olmak istediğine sen karar verirsin gibi bir cümle kurmuştu. Bu replik beni baya bir rahatlattı çünkü patronumun benim bir salak ve ahmak olduğum konusunda kendince oy birliğine vardığına neredeyse inancım tam. Bir de yüzüklerin efendisini izleyerek güç topluyorum. Sonuç olarak bastı bacak Frodo 'nun yaptıkları ortada. Üstelik ben ondan nereden bakarsanız bakın 30 cm daha uzunumdur. Patronumu herşeyi gören göz olarak ve müdürlerimi de nazgüllerin üzerinde düşünürken şirketin içindeki smeagolların sayısının çokluğu ise göz dolduruyor. Ama o son sahne yok mu, işte orada kopuyorum.

Neyse şimdilik bu kaostan çıkmak için çok akıllıca bir planım yok,o yüzden akışta kalmak ve olacakları seyretmek en iyi seçenek gibi duruyor:))

Huzurlu günler:))))

26 Temmuz 2013 Cuma

Korkularımızın verdiği desenlerle yoğrulan, yorulan insanlarız biz...





Kendimize ait bir hayat sürdüğümüzü sanarak yaşayan ve sırf bu yüzden yanılan faniler topluluğuyuz biz aslında. Döngülerle çevrilmiş hayatlarımızın içinde tek bir yolda ilerlediğimizi düşünüyoruz çoğu zaman. Oysaki doğuştan sahip olduğumuz kodlarımız ,kendi ürettiğimiz hormonlarımız, tanıdığımız ve farkında olmasak da hiç tanımadığımız insanların verdiği kararlarla örülü yollardan geçiyoruz. Kelebek etkisi diyerek açıklanan teorilerle ve karmalarımızla baş ediyoruz bilinçsizce. Ve en çok da korkularımızın verdiği desenlerle başkalaşan kimliklerimizle doğru ve yanlışları bulan ve sahiplenen bir yaşam formuyuz galiba. 

Normal nedir, kimdir bilmeden deli olmayı kabul ediyoruz. Böylece her düşünüleni, yapılanı normalleştiriyoruz kendimizce. Kolaylaştırılmış geri bildirimler, kurtarıcımız oluveriyor en korkulu anlarımızda. En çok da bu zamanlarda tanınıyor insanlar. En korktukları anlarda kendileri olmayı seçiyor ve birden bire taktıkları tüm maskeler dar geliyor bedenlerine. O yüzden insanları tanımak için zorluklarda bir arada olmak gerekiyor ya zaten. Çıkarların en çok düşünüldüğü anlarda.

 İş yaşamı en çok örnek topladığımız veri bankamız oluveriyor hep. Oradaki ilişkiler belirli olgularla var olup sağlandığından ve o olgular yok olduğunda yok olduğundan. 


Çevremde para ile güçlenmiş kişiler görüyorum çoğu zaman. Korkularından korkarken insanları yok sayan, para ile kendi doğrularını yaratan. Masanın hep iki tarafı var deniliyor; Yöneten ve yönetilen. Derece derece adlandırılıyor yönetimdekiler ve bu derecelendirilme hep masanın hangi tarafında ne kadar çok payınız olduğuyla biçimlendiriliyor. Orta düzey yönetici deniliyor mesela, orta dece deniliyor çünkü bu insanlar çalışana göre yöneten, yönetime göre çalışan tarafında kalıyor. Hiç bir taraf sevmiyor, her iki taraf da kendinden saymıyor onları; Bir bakıma iş yaşamının arafında, sırat köprüsünün ortasındalar çünkü. Kayıp kimliklerini dengelemeye, masanın bir tarafındaki paylarını arttırmaya çalışıyorlar. Ama bunun da bir bedeli var. Ya ruhunuzu patrona satacaksınız yada kendinizi yetiştirdiğiniz ölçüde bağımsız kalacaksınız. Ben kendimi yetişirdiğim ölçüde bağımsız kalmayı seçenlerdenim. O yüzden sevilmemeyi baştan kabul etmişim. Arafta oturmuş, sırat köprüsünü yuvam bilmişlerdenim. Sırf bu yüzden en çok korkulanlardanım. 

Personelin korkmak ile korkmamak arasında gittiği, yönetimin dik başlı bulduklarındanım. Yönetim dik başlıları sevmez, o itaatkar kişilerden hoşlanır. Eğer üst yönetimiz ahlak sahibiyse sizde cevher olduğunu savunur, işinizi yapıp yük aldığınız sürece sizinle beraber yürür. Fakat ahlakı kendi ölçütleriyle sınırlandıran bir yönetimin, sizi sadece başarısız bir baş belası olarak görmesi an meselesi olduğu kadar kaçınılmazdırda.  


Ben her yaz dönemi baş belası olarak görülen kış dönemi umursanmayan biriyim. Yaz dönemleri hırpalanan bir günah keçisiyim. Bu yazda diğerlerinden farksız benim için. İçimde öfke nöbetlerine sebep olan bu kasırganın göz bebeğine ulaşmama az kaldı. Bayram sonrasına planlanan toplantıların nihai hedefiyim.

Ama bu sefer korkularımın verdiği desenlerle değil benim onlarda yarattığım korku desenleriyle konuşacağız. Ortaya ne çıkar kestirmek oldukça güç, çünkü bu sefer direnmeyeceğim ve kasırganın göbeğinden sesleneceğim...

16 Nisan 2013 Salı

Manas' a Masallar - Bir yazı okudum...


Seninle yaptığımız hafta sonu kaçamağı gerçekten bir harikaydı Manas. İş yerinden çalınan bir gün bizim için kocaman bir kazanç oldu. Ve o gün anladım ki,  sadece uymanı, yemeğini, kıyafetlerinin temizliği ile ilgilenecek kadar değil istediğim seninle anılar yaratacak kadar zaman. Bu küçücük bir istek bizim için ama çalıştığım yer açısından bakınca inanılmaz kocaman bir istek. Onlar senin daha henüz hiç bilmediğin kurallarla insanları yönetiyorlar. Kişilerin hayatlarından bedavaya çaldıkları dakikaların hesabını yapıyorlar. Bunu çeşitli isimlerle örtüyor saklıyorlar, sanki biz hiç bir şey bilmiyor anlamıyor muşuz gibi. Üstelikte kendilerinde bunu hak görüyor ve bu hakkı utanmadan talep ediyorlar. Sen bu hakkı talep ettiğinde ise seni sindirmek için çirkinleşiyor,huysuzlaşıyorlar. Böyle olunca önünde iki seçeneğin kalıveriyor oğlum;Ya orada onların kuralları ile kalacaksın yada çıkıp kendi kurallarını koyacaksın. Bu noktada da sen karar vermek isterken bir bakıyorsun tam tersine hayat koşulları senin adına karar veriyor. Ve sen o zamanını çalan yerde zamanını çaldırmaya devam ediyorsun.

İşte ben benim zamanı hoyratça kullanan çalan bu yerden hakkım olan bir gün aldım. Cuma günü bir yazı okudum ve bir anda içimde karşı konulmaz bir istekle senin ile geçirilecek bir gün hayal ederken buldum kendimi ve hemen izin istedim müdürümden. Sorgu sual sonrası 1 günü alabildim. Bizim özel hayatımız bile patrona anlatılmadan olmaz. Neden istiyorsun hayırdır en kibar sebep sorma sorularıdır. Sadece istediğim için diyemezsin illaki bir sebebin olmalıdır, yoksa kendini suçlu hissedersin, hissettirirler sana. Hele yöneticiysen telefonun en az 2 -3 kez çalar mutlaka soracak bir şeyleri vardır sana.

En çok senin yanında huzurluyum ben. Varlığının varlığıma kattığı bir sakinlik olsa gerek. Korkularım olmasa bugün bırakırım işi ama senin geleceğini düşünmek zorundayım, bunun bedeli bugününü kaçırmak olsa da.

Cumartesi günü seninle kent parkta macera adasındaydık. oyun oynadık, yemeğimizi yedik, oyuncaklarımızı aldık. Sonra babamız geldi ve bizi hayvanat bahçesine götürdü.

Sanırım sen en çok keçileri seviyorsun. Onlarla iletişim kurabildiğin için olsa gerek. Kafeslerin ardındaki hayvanlar seni heyecanlandırmıyor daha çok dokunabildiklerinle ilgileniyorsun. Özgürlüğün var olduğu yerleri sevmenden belli zaten. Aaaa atları unutmamak gerek,onlara binmek 5dk vakit geçirmek sana farklı bir keyif veriyor.

Bugün bir çocukta külü bir araba gördün senin deyiminle "koca tekerli siyah" ondan almamızı istedin. baban para biriktirelim alalım dedi. Sen bana dönüp anne senin paran var mı diye sordun ben onlar 200-300 TL dir dediğimde babana dönüp baba bana 200-300 versene dedin. keltoş kafanla çok komiktin. Kocaman olmuş küçülmüş bir insan.

Cuma günü okuduğum yazıyı sizinle paylaşıyorum, kimileri için biraz fazla uçuk gelebilir lakin bence değil. Çünkü manas ile eve geldiğimde en az yarım saat onun istedği şekilde oyun oynarsam çok daha uyumlu,çok daha söz dinleyen bir çocuk oluyor. Kendini önemli hissediyor ve biz o istediğimiz anıları yaratbiliyoruz.

Şimdilik iş çıkışları yaratsakda en kısa zamanda daha çok zaman paylaşmak umudum.

BÜTÜN ANNE BABALARIN VE ÖĞRETMENLERİN OKUMASI GEREKEN BİR HİKAYE

Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:
- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinize katıldım. Hayatım değişti.

O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, "Bir insanın ana vatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
olanaklar yaratmaktır."Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, "Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
olanaklar yaratmaktır." Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm.
Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayır, neden?
- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. "Oğlum bugün ödevini yaptın mı?" Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da
*sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, "cık" sesini çıkarıyordu.* Kızıyordum, söyleniyordum, "Niye yapmıyorsun ödevini!" diyordum.
Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. "Ben ne biçim babayım," diye kendime sordum. Seminer için geldiğim*
İstanbul'dan çalışma yerim olan Kayseri'ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!*
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam.
Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.
- Eşiniz ne dedi?
- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?*
- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, "Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış!
Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz."

- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim.
Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve "Hayır!" anlamına gelen "cıkk" dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım.

Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti.

"Ne büyük tehlike!" diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.
- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, "Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın," demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim!
Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.
- Eşiniz gelmek istemedi!*
- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye.
Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler.
Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. "Çok mu kötü hocam?" diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. "Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?"

- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım.
İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. "O kadar mı kötü?" diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım.
Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum.Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
"Gel seni yeniden kucaklayayım!" dedim. Kucaklaştık.
"Çocuklar Gülsün diye!" yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur.
Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler.
Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler.
Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

Doğan CÜCELOĞLU

22 Mart 2013 Cuma

Hayalperest yaklaşmadan ama hayallerden vazgeçmeden


Hayatta yaşadığımız her kargaşa çıkarlarımız için yarattığımız rekabet duygusunun eseridir aslında. Kimi zaman şirketimiz için, kimi zaman çocuğumuz için olsa da temelinde egosal dürtülerimiz vardır. En temel olarak doğanın döngüsüne baktığımızda bile karşımıza ilk çıkan rekabet olur. Hayvanların yaşamlarını incelediğinizde en iyi eşi seçme, en iyi yere sahip olma, en iyi besine sahip olma yada suya sahip olmak gibi bir çok döngünün canlıların hücrelerine kazındığını fark edersiniz. Genlerle aktarılan bilgilerin ışığında türdeşlerinden de öğrenilen taktiklerle canlılar yaşam döngülerini uzatırlar. Ve en iyi olan hep hayatta kalır. Bu da doğanın kendisini korumasıdır aslında. Güçlü bireylerin yaşayarak genlerini yeni nesillere aktarması, zayıf bireylerin ise yok olarak genlerini aktaramamaları da doğanın muhteşem kurgusundan ileri gelir. Hastalıklı birey doğada yaşayamaz. Elemine olur. Daha bilimsel bir tabir ile buna doğal seleksiyon deniliyor. Doğa mükemmel işler. Yaşam her yerde kendini yeni yeni şekillerde var eder ve yeni durumlara adapte olur. Bu da sürekliliği getirir her daim.

İş yaşantılarımıza baktığımız da aslında bir lokma ekmek için savaşan kuşlar gibiyiz. Şirketler için bakarsak pazar payını arttırmak ve daha çok kazanmak için çalışıyoruz. Bireysel olarak baktığımız da kariyerimizi yükseltmek, daha çok kazanmak için çabalıyoruz. Ve bunlara sahip olabilmek için sahip olduğumuz yetenekleri ne derece kullandığımız ise sınırlarımızı belirliyor.

Ama tüm bunların dışında güzel yada yakışıklı olmanın iş hayatında getirdiği artıları da es geçmemek lazım. Görsellik her zaman ön planda görünmese de insanların bilinçaltında bu iş böyle. Güzel bir kadın yada yakışıklı bir erkek gördüğümüzde oluşan sempati tamamen genlerimiz ve doganın kuralları ile alakalı.

Her ne olursa olsun size verilen donanımları ne kadar kullandığınız, şansınız ve kimi zaman da bu şansı ne kadar fark ederek değerlendirdiğiniz ön plana çıkıyor. Bir çok başarı hikayesini okuduğunuz da karşınıza bir olumsuzluk sinsilesi üzerine geçilen bir yol,dönülen bir dönemeç yada tanışılan bir kişi hep göze çarpıyor.

O yüzden size tavsiyem kendinizi geliştirmeye her daim devam etmeniz ve her ne yapıyorsanız onu en iyi şekilde yapmanız. Rekabet duygusuna esir olmadan ama tatlı bir ayarda bırakarak işinizde hayatınızda kullanmanız. Hayalperest yaklaşmadan ama hayallerinizden vazgeçmeden hayatınıza yön verebilirseniz kazanan her daim siz olursunuz.



30 Ocak 2013 Çarşamba

"Ben Özelim" Ama Özel Sektörde Pek Bir Klişeyim

"Ben özelim." cümlesi kişisel gelişimcilerin en çok tasdik ettikleri fakat biz yöneticilerin sıkça unutmak ve unutturmak istediğimiz bir kavramdır. Kişi kendini ne kadar az özel hisseder ise o kadar çok itaatkar ve size bağımlı hale gelir. Fakat kişi kendini özel hissetmeye başladığı andan itibaren (görevi en alt düzeyden en üst düzeye) kendinin esas olduğu kurum ikinci plana atıldığı bir varsayımlar içerisinde hareket etmeye başlar. Bu hareket tarzı ise çıkarların söz konusu olduğu durumlarda iki taraf için gergin görüşmelerin başlangıç noktası olmasını sağlar. Oysaki esas kurumdur. Ve kurumlar kişilere değil ekibe odaklı olmayı tercih eder. Kişiler değişken olabilir lakin kurum daima ayakta ve hep çizgisinde kalmak ister. İşte bu nokta da kurumlarda çalışan personellerinin özelliklerini  ve değerlerini unutmadan ama çizgisinden de çok taviz vermeden hareket etmesi gerekir.

Çünkü kurumları başarıya götüren ne kadar doğru kişi ile ve çalışan  insan gücünü ne kadar verimli ve doğru kullandığı ile ilintilidir. Patron "ben merkezci " noktada kalır ise zaman ile kalitesinden tavizler vermeye başlar. Ucuz işçi, ucuz mal bu sonuçları doğurur. Lakin kurum kalite esasından vazgeçmeden personeli ile doğru orantıda bir kazanç sağlayabilir ise herkes kendi açısından kazanacağından kurumun prestij ve iş gücü anlamında beklentisi her ne olursa olsun uzun vadede beklediğinden  yüksek kazançları olması muhtemeldir. Bu durumun kuruma kazandırdığı bir diğer kazanç ise  kalitesiz yada kurum kültürüne aykırı personeli ile yollarını ayırması ve yerine daha kaliteli eleman bulması çok daha muhtemel olacaktır.

Biz yöneticilerin bu  durumlarda ki pozisyonları nasıl olmalıdır derseniz; kurum,eleman ve sizin kombin olarak değerlendirilmeniz sonucu çıkaracağınız sonuçlara uygun davranmalısınız. Lakin benim gözlemlediğim daha patroncu bir eğilim olduğudur ki bence daha çok personel üzerine eğilinmelidir. Evet kurum esastır lakin işi  yürüten insan ise o güce hakkını vermek ve ona haksızlık yapılmaması en önemli unsurdur. Bahsettiğim husus disiplinsizlik değil elbette. Disiplin ile zorbalığı ayırmak çok önemli bir noktadır. Kişilere huzurlu bir çalışma ortamını vermek bir kurumun sağlaması gereken en temel durumdur. Çünkü Türkiye de kişiler iş yerlerinde en az 8 saat geçirmektedir ki bu ailenizle beraber geçirdiğiniz zamandan çok daha fazladır. Hal böyle olunca da kişilerin ruhsal sağlıkları biz kurumların ve yöneticilerin ellerine bırakılmaktadır. Bence yöneticilere insan psikolojisi eğitimleri verilmesi ve iş yaşamının teorik bilgilerden çok pratik uygulanan kararlar ile yönetildiğinin anlatılması çok daha mühimdir. 

Patronun elinde bir oyuncak değil bir terazi olmanız dileğimle

5 Ocak 2013 Cumartesi

iki sahipli kölelikten, efendiliğe... Alışkanlıkların gölgesinde yaşam...

İnsanoğlu varoluşundan bugüne pek çok aşama kaydetmiş olup, ama en temeldeki içgüdüleri ile hareket etmeye bir çok konuda devam etmiştir. Bizlerin varlığımızı sürdürebilmemiz için doğuştan sahip olduğumuz bu donanımlarımız, bazı zamanlarda ise karşımızda yıkmamız gereken engellerimiz olarak karşımıza çıkmaktadır.

İnsan vücudu bir çok hormonal tepkimenin sonucuna bağlı olarak işleyen bir sistemler bütünüdür. Heyecanlandığımızda terlememiz, insülin salınıma bağlı olarak acıkıp acıkmadığımızın belirlenmesi  gibi bir çok konu aslında hormonlarımızın salınımına göre kontrol edilmektedir.

İnsan olaylara bu açıdan bakınca pek de özgür iradeden söz edemiyor. Lakin özgür bir iradamiz olmasa bile her an kendini geliştirebilen yada eksiltebilen bir irademizin olduğu inkar edilemez. 

İlk darbeyi hormonlarımızdan aldıktan sonra ikinci darbe ise ailemizin çevremizin bizlere farkında olmadan öğrettiklerinden yani edindirilmiş olduğumuz alışkanlıklarımızdan alıyoruz. Günlük besin seçme şeklimizden, uyanmamıza, uyuma biçimimizden hayat bakışımıza, sabahları neşeli uyanmak ile uyanmamıza kadar her şey bize öğretilen ve edindirilen alışkanlıklarımız olunca "bizler alışkanlıklarımızın esirleriyiz" demek pek yanlış durmuyor. 

Yani anlayacağınız biz iki sahipli bir köle olarak yaşıyoruz hayatımızı. 

Peki tüm bunlar hayatımızı şekillendiriyorken kendi seçimlerimizden bahsetmemiz nasıl mümkün olabilir yada mümkün mü? İnanın bana mümkün. Lakin ilk önce bunu fark etmeniz önemli. Fark ederseniz değiştirebilirsiniz. 

Bir alışkanlıktan kurtulmanın yolu yeni bir alışkanlık yaratmaktan geçiyor. Hayatınızdaki tek bir  noktadaki değişim tüm yaşam şeklinizi değiştirebiliyor. Hayatınızda bir şeyi değiştirmek istiyorsanız eğer, size tavsiyem öncelikle küçük şeyleri değiştirmek ile işe başlamalısınız.

 İradenizi ortaya koyduğunuz her eylemin sonucu, onu değiştirmek için iradenizden ne kadar kullandığınıza bağlı olarak sonucu da değişecektir.  Örneğin bir diyet yapmaya karar verdiniz ve bu diyet gereği besin listenizden şeker, ekmek, unlu mamülleri çıkarmanız gerekiyor. Siz eğer bu sayılan materyalleri her öğününüzde hatırı sayılır miktarda tüketen bir bireyseniz bu diyeti yapmak sizin için çok ciddi çaba gerektiren bir süreç anlamına gelecektir. Lakin haftada bir iki öğün arası tüketiyorsanız daha az çaba ile çok daha uzun  süre bu diyet programına sadık kalabilirsiniz.

İrade aynı bir kas gibi işleyen ve sınırları olan bir kavramdır.  Kullandıkça güçlenen bir yapısı vardır. Bu gücü  kullanmak kadar hangi zaman diliminde kullandığınızda eyleminizin başarısı açısından önemlidir. Bu yüzden siz irade gücünüzü kullanarak bir şeyler yapacaksanız, bunun zamanını iyi seçmelisiniz. Örneğin spor yapmaya karar verdiyseniz bunun zamanlamasına ilişkin verilen karar sizin bu eyleme ne kadar sadık kalacağınızı belirleyecektir. Bir çok kişi spor aktivitelerini akşama koyarken bu kararlarına bazı akşamlar sadık kalırken bazı akşamlar kalamadıkları fark edilmiştir. Bunun üzerine yapılan bir araştırmada kişinin gün içinde ne kadar çok irade gerektiren iş yaptığına bağlı olarak değiştiğini tespit etmişlerdir.

Yani kısaca; bu fark tamamen sizin gün içinde iradenizi ne kadar kullandığınız ile alakalı olarak değişim gösteren karar mekanizmanızın eseri olduğunu ortaya çıkarmışlardır. Belki o gün istemediğiniz bir şeyi sadece patronunuz istediği için yaptınız. yani iradenizi kullandınız ve akşam eve geldiğinizde koşmak için kullanacağınız iradeniz kalmadı ve istemiyorsunuz. Sonuç bahaneler üreterek o gün spor yapmaktan vazgeçersiniz. Lakin sizin için kolay geçen bir günün arkasına koşmak için ekstra bir çaba göstermek zorunda kalmaya bilirsiniz.

Yani alışkanlıklarımızın gücünü küçümsemeden, fark edebilmek ve bu doğrultuda yeni alışkanlıklar kazanarak hayatımızı düzene sokmamız mümkün.

Alışkanlıklarımızın gücü ve bu keşfimiz ile ilgili detayları bir sonraki yazımda sizlerle paylaşacağım ve hep beraber bu hormonal yönetimin, hareketsel alışkanlıkların değişimiyle hayatımızı, iş yaşantımızı ve müşteri kazanımlarımızı etkileyecek alışkanlıklar kazanımlarımızı nasıl yapacağımıza dair tüm gölgede kalan etkenlerin bizi kuklalıktan efendiliğe nasıl taşıyacağına dair sohbetimize devam edeceğiz.

Sevgiler S.