28 Kasım 2020 Cumartesi

Kanlı Dolunay




İlk romanımı (?) 10 yaşımda 5 kız arkadaşım ile birlikte yazmıştık. Aklımızdaki düşünceleri kağıda dökmemiz yaklaşık 2 günümüzü almıştı ki işin en zor kısmı ismini bulmak olmuştu, yoksa yazı yazmakta bir sorun yoktu bizim için. Kitap dediğin neydi ki, yazmak istemek yeterliydi. Evet aslında işin en önemli kısımlarından biriydi bu belkide ama biz henüz öğrenmemiş olsak da, tek başına yeterli değildi. 

Popüler kültürün esiri bir korku romanı yazmaya karar vermiştik. Neden korku romanı diye soracak olursanız inanın hatırladığım öncelikli bir sebebimiz yok. Belki izlediğimiz filimlerden hatta bence daha çok izleyemediklerimizden böyle bir karar vermiş olabiliriz. Ne de olsa, insandaki merak duygusu değil miydi, bu dünyadaki bir çok şeyin var edilme, keşfedilme sebebi?

Bizimde elimizde meraklı, fark edilmek isteyen, kendi içlerinde bir çok savaşı olan 5 kız karakter vardı. Geriye sadece her hikayede olan bir kötü karaktere, olayın geçtiği bir  yere ve zamana karar vermemiz gerekiyordu. Tüm bunları bir araya getirdiğimizde elimizde kocaman, herkesin ilgisini çekecek bir roman olacağından kesinlikle emindik. 

Biz de çalışmaya başladık, bol tartışmalı, hengameli, kahkahalı anların ardında elimizde resimlerle en fazla 8 sayfalık bir romanımız(!) olmuştu. İstediğimiz kadar sayfaları çevirip duralım,hadi şunu da ekleyelim diyelim yinede 8 sayfanın üzerinde bir materyal elde edememiştik. Evet "roman" diyorum çünkü o zaman için bizi bunun aksi bir duruma ikna edebilecek hiç kimse olabileceğini sanmıyorum. Yani yayınlama şansımız o gün için olsaydı bugüne kadar yazılmış, roman olduğunu iddia eden en kısa yazı ödülü ile kariyerimizin ilk ve son gününü birlikte yaşayacağımız  kesindi. İlk yazdığımız yazı bize göre roman, otoritelere göre kısa bir öykü bile olamasa da; bugün bile hala o günkü o beş kızın özgüvenini özlüyor ve taktir ediyorum. 

40 yaşıma yaklaştığım şu günlerde elimde neyim var diye dönüp kendime baksam dahi, o 5 küçük kızın yoktan var edeceklerine inandıkları öz güvenin yarısı bile yok derim. Klasik bir kırk yaş bunalımı eşiği diyenleriniz olacaksa da, yaşadığımız devirde her yaşa, cinsiyete, her  ana özel depresyon çeşitleri olduğundan en son ne zaman normal kabul edildiğimi ben bile pek hatırlamıyorum demekten onur duyarım. 

Düşünsenize 2 yaş ergenliği ile başladığımız anormalleşme hareketimizin her evresinde ki benim çocuk olduğum zamanlarda bu tip psikolojik kavramlar yerine "Şımarık" "Canı dayak istiyor" gibi bir çok ipe sapa gelmez gerekçelerle geçiştirilen bir dönemin çocuğu olaraktan, bu dönemin çocuklarına nazaran daha çok eleştirildiğimiz düşünülürse "Normal" kavramı gerçekten sözlük kavramının dışında bir ütopya gibi durdu  bizlerin hayatlarının her evresinde. 

Kimse bizim kızabileceğimize, isteyemeyeceğimize inanmak istemedi. İhtimal dahilinde bile değildi evde kalmayı istemimiz. Ne zaman "hayır" desek, "ergenlik bunalımında " , "sınav stresinde", "okulu bitirme depresyonu bu ", "İş arıyor ondan gergin.", "askere gidecek", "evlenecek", çocuk doğuracak".... diye diye uzayıp giden uzun bir listenin her maddesi üzerinden geçtik,ara sıra bazı maddeleri es geçsek de bazı maddeleri de en az 5 er kez tekrar etmek durumunda kaldık.

Çok anladık, "Niye ?" dediler. Anlamadık, "Aptal mısın?" diye sordular. Onların soruları bizimde cevaplarımız hiç ama hiç bitmedi. Gerçi cevaplarımız ile sorular hiç karşılasıp örtüştü mü diye soracak olsanız , ne yazıkki o da olmadı bizim hayatımızda. Biz faranszız kaldık hasbe has Türk olan ailelerimize. Böylece sistem her yerde hata vermeye başladı. Anlayamadığımız hatalarla çevrelendikçe etrafımız bu sefer "Endişe " dediğimiz yeni bir sözcüğe sığındık tüm jenerasyonlar olarak. Böylece modern çağ ile birlikte hepimiz içimize; her gün için endişe üreten fabrikalar kurmaya başladık. Üretim enerjisini değişen dünyadan aldığı kadar içinde ürettiği hayallerdende almaya başladı bu fabrikalar. Önce Hayallerimize ulaşamayacağımıza inandırdılar, sonrada kurmaya devam etmemizi istediler. Böylece içimiz başaracağımıza inanmadığımız hayallerimiz ile dolup taşmaya başladıkça bizde endişe fabrikalarımızda biriktirdiğimiz hayallerimizi yakmaya karar verdik. Sanki endişelerimiz son bulurmuş gibi. Oysaki buradaki hesap da ne yazıkki çarşıya uymadı ve biz hayalerimizi yaktıkça, başaramayacağımıza daha çok inanmaya başladık. Bu inancımız güçlendikçe belki hiç yaşamayacağımız endişelerimizin esiri olmaya devam ettik.




Bende kendi inanarak kurduğum fabrikalarımda, kendi inanmadığım hayallerimi gerçekleştiremediğim için endişelenirken birgün endişelerimin gerçekleşmediğini fark ederek daha büyük bir şaşkınlık yaşadım. Gerçekleşmiyordu çünkü gerçekten olmasını istediğim şeylerle ilgilenmiyordum. Nerde olamayacak iş var, gidip onu elimle koymuş gibi buluyor sonrada endişelenmeye başlıyordum. Yani boşu boşuna harcadığım zamanlarımdan elimde hiç zaman kalmadığını göremeyecek kadar kördüm.

Ama bir gün olduğum kişi ile olduğuma ikna olduğum kişi ile aynada birbirimize bakarken buldum kendimi. Dışımdaki bedenin giydiği kıyafetlerin, taktığı takıların, yaptığı makyajların içinde; o görünmez sandığım çocukluğumdan beri biriktiğim boşluğu dolmadığını gördüm. Gözlerimin en kuytu köşelerinde saklanan çocuğun nefes alışlarını hissettim. Tüm bedenim ürpermiş, korku tüm tüy diplerimden kaçmaya çalışırcasına yayılmıştı. Korku hissetmek en çok korktuğum duygu ile burun buruna gelmiştim. Kaçmak ilk tercihim olsada bu sefer aynada gördüğüm gözlerin en derinindeki hüzün beni kendine tutsak etmiş ve kendine acıma evresinin sorusu "Neden" yerine yüzleştiren, maskeleri değil gerçeği bulmak isteyenlerin o tehlikeli sorusu dökülmüştü dilimden; Nasıl?

Ve o gün bildiğimi sandığım ama aslında hiç bilmediğim zorlu bir isyan başladı içimin en saklı köşelerinde! Zordu, karşımda düşman diye ben; Öyle bir ben ki herşeyini ilmek ilmek kendi ellerimle büyüttüğüm, ömrümü beraber geçirdiğim, hormonlarımla yönettiğim, öfkeli perdelere sakladığım, iğneli yollara düşürdüğüm ve en çok ben olmak için savaştığım bir olduğum bir ben vardı. Daha önce de kolay yada zorlu mücadelelerim olmuştu yenilgilerim yada zaferlerim ama bu sefer başkaydı. Başkasına karşı kazanılacak bir zafer veya bir yenilgi değildi beni bekleyen. Kazansamda kaybedeceğim bir zafer yada kaybetsemde kazanacağım bir yenilgiydi yaşayacağım. 

Gece saatleriydi, Kalbimde ki öfke yangınıyla içimdeki isyan birliği karanlıkla beraber çoktan harekete geçmiş önüne kattığı ne varsa bakmadan yakıp yıkmaya başlamıştı bile. Önüne kattığı ne varsa ardı sıra uzayıp giden yanan bir harman bırakıyordu. İçimde savrulan kor tanelerini izlerken şölensel bir ayin sahnesine eşlik ediyormuşsunuz gibi bir his bıraksada, benim içimde düştüğü yeri yakıyor, canımı acıtıyordu.  Canım yandıkça içimde hapis ne kadar duygu varsa hepsi er meydanında şaşkınlıkla bir yerlere savruluyordu lakin yine en önden endişelerim kaçıyor, büyüyerek savaşı kazanmayı umut ediyorlardı. Endişe fabrikalarımda alarm çoktan verilmiş, benim için çalışması gereken korku reseptörlerim en ilkel dürtüler tarafından ele geçirilmiş, endişelerimin emrine verilmişti. 

Endişe fabrikalarımın kapısına vardığımda, uçuşan eteklerimden tepemden yağan korlar sebebiyle yanıyor, esen rüzgar sebebiyle tütüyordum. Ateşle dumanın kızıydım aöa gördüğüm isyanın büyüklüğü karşısında şaşkınlık içerisindeydim. Bir insanın nasıl böyle kendine düşman olabilirdiğini aklım almıyordu. Sonuçta bu da bir dipsiz kuyu idi. Dipsiz karanlıklara düşen çok parçam vardı benim. Bu parçalarım olduğu için tanıdığımı sandığım sularda bu gece yabancı olmaktı bana zor gelen. 

Düşüşlerini izlediğim bir çok ruh gibi bazılarının o kadar karanlık ve dipsizdiki düştükleri yer, kendileri hiç bir zaman göremedikleri gibi gerçekten düşmenin de acısını hiç tadamamışlardı. Belki zemine bir kez vursalar, o acıyı hayallerinde milyonlarca kez yaşamak yerine gerçekten bir kere tatsalardı kendilerine gelemeyi isteme şansları olabileceği gibi acılarınında bir son kullanım zamanı olurdu. Ama ne yazık ki o uçsuz bucaksız düşme kuyularında ne kendilerini buldular ne de aradıklarını... ve ben bugün o kuyunun içinde tüm sakındığım parçalarımla yere çarpmak önce bine bölünmek sonra yekpare olabilmek için kendimle savaşıyordum.

Ben bu savaşın en kanlı zamanlarını yeniden yaşarken gökyüzünde yükselen Kanlı ayımın yansıttığı yansımalarda yaptığım tüm hataları, aldığım tüm öğretileri, uyumadığım geceleri, güldüğüm için suçlandığım tüm günleri ve mutlu olduğum için suçlu hissettiğim her anı görüyordum. Kendimle yüzleşmek için aydaki yansımamı görmeliydim.

Ayın yanına vardığımda, aşağısı tam bir yangın yeriydi. Yukarı çıkıldıkça serinleyen havaya inat aşağısı keder, üzüntü ve öfkeyle ısınmış bunalmıştı. Ayın kendi serinliğine baktığımda kendi karanlığında beni beklerken buldum. Geleceğimden emin bir hal, üstünde rüzgardan uçuşan bulutlar vardı, yanına usulca oturduğumda yorgundum. Ne kadar orada öyle oturdum dünya saati ile bilmesemde bir zaman sonra sanki içimden geçen soruları duymuşcasına anlatmaya başladı sakince.

Ay;

Ben, dünya var olduğundan beri bu gökyüzünde hep var oldum dedi. Işığı güneşten aldığımı söyleselerde ben güneşin geceleri var olduğunun en etkili kanıtıydım hep aslında. Çünkü Güneşe sığmayıp ondan kaçanların sığındığı bir liman oldum. Gündüzlerin çoşkusunun geceye dönerken çoğu evde kaybolduğunu gördükçe, geceleri parlamanın ne denli önemli olduğunu anladım. Her şeyi bilerek hep aydınlık tarafım ile var olmak istedim insanların hayatında. Öyle de oldum aslında. Çok az kişi benim karanlık yönümü bilmek istedi ki onlarda pek bakamadılar benim o dipsiz karanlığıma. Bir süre baktılarsa da en çok ışığımı aradılar o sessiz zamanlarda.

Sense şimdi o karanlık yanımda kendi aydınlığına gidecek karanlığı arıyorsun, İnsanın kendi karanlığını görmesi zordur ama ama sana küçük bir ironi ile Güneşten bir alıntı ile gecene ışık olmak isterim. dedi.

"Güzel bir gülü, güzel bir geceyi, güzel bir dostu herkes ister. Önemli olan gülü dikeniyle, geceyi gizemiyle, dostu tüm derdiyle sevebilmektir." der Şems.

Sende kendi karanlığından geçerken kendini böyle sev. Hatanla, eksiğinle, yanlışınla sev. Doğruya ulaşma azminle sev... Değişebilme gücünle  Ya da Değişmemeyi tercih etmeyi seçtiğin gücünle sev..

Öfken dindidğinde zor dediklerin zor olmayacak ama kolay sandıklarının da kolay olmadığını göreceksin. Bu seni zorlayacak bazen, hazır ol. Tanıdık bir düşman tanımadığın bir dosttan daha samimi gelebilir burada sakinliğin içinde dirayet göstermeli ve eski bilindik sulardansa bilmediğin yeni sulara yönelmelisin. En görünmez anlarda korkuların seni eski tanıdık bir dost gibi bir sıcaklıkla karşılayacaklar, Özlediğin bu sıcaklığı hatırlayıp neyi özlediğini bilmeden sarılmayı arzulayacak hatta geri dönmek isteyeceksin belki dayanamayacak döneceksin bile. Ama geri dönmeden önce dur ve bekle. İçinde hissettiklerni bir düşün ve içindeki hangi senin tercih ettiğine odaklan. Odaklan ki korkuların seni kandıramasınlar... En kötüsü yüzleşmektir unutma, o sebeple en çok kendini sev, en çok kendine inan. dedi.

Tüm bunları söyleyip bitirdiğinde Sabah olmuş, güneş ışıkları gündüzü haber vermeye başlamışlardı bile.

Ay ile sohbetimizin sonuna geldiğimiz bu anda endişelerimin boş yaygaralarından başka birşey sabaha kalmamıştı. Yangın yeri hiç olmamış gibi her şey süt liman bir sakinliğe dönmüştü. Düşmüş parçalanmış, bir parçaya dönmek istemiştim. Evet şu an bir parçaydım ama bu sadece başlangıçtı, bu parçalanıp yeke dönmek kaç gece sürerdi bilinmez ama bir kez başlamıştı. Durma eşiğinin geçilmiş olmasının garip huzuru eşliğinde yeni bir güne merhaba denilmişti.

Geriye en zor sanılan kolaylar ile kolay olduğuna emin olunan en zorlar kalmıştı...




26 Ocak 2020 Pazar

Çatlak...




Tozlu tahta masaların arasından içeri girdiğimde beni odunsu baharatlı tatlı bir koku karşıladı. Bu kokunun yanından geçerken eski bir tamamlanmamışlık hissinin tüm bedenimi sarmasına bütün boşluklarıma, çatlaklarıma sızmasına izin verdim. Göz önünde olanın en karanlık sırları saklaması gibi bilindik bir melodiydi fonda çalan, saklanan ise bendim bu sefer. O kadar bilindik bir melodiydiki sessizlik ile eş sayılabilecek kadar fark edilmezdi.

Ellerim o eski masaların üzerinden akarken yüzlerce yılda oluşan  çatlakların içine dolan eski anılara yavaş yavaş sızarak ilerledim. Masaların odunsu yapısındaki kusurlar aynı insan ruhlarının kusurları gibi göz önünde ama görünmezdi. Bu görünmez kusurlarla eskiliklerine eskilik katan küfümsü belli belirsiz bir kokuda içinize işliyordu. Masalarda oturan tek tük kişileri görsem de , akıllarından atmak için geldikleri anıların kalabalıkları mekanın ağırlığına ağırlık katmış gibiydi. 

Uzak bir köşeden mekanı dolduran piyano tınılarına eşlik eden puslu bu sese yakın olmak için seçtiğim masaya ilerlediğimde, kendi kalabalığım ile karşılaştım. Tam da bazı bilinen klişe lafların gerçekleşmediğine dair cümleler kurarken oturdum masaya. "Her acının zamanla bir gün geçmeyeceğini , her gidenin mutlaka geri dönmeyeceğini ve  her aşığın bir gün affetmeyeceğini" anlattıkları koyu bir muhabbete ortak ettiler beni.

Bir salgın tarafından tüm hücreleri ele geçirilmiş hastalıklı bu bedendeki bir zihinde yaşanan, bu beklenenden fazla gerçek dışı sohbetleri insanın kendisine çok görmemesi gerektiğini öğreneli psikologlarla işim bitmişti. Beklenenin ne olduğuna bağlı olarak salgının şiddetinin tanımı belirsiz olsa da ben tam bir istila altındaydım. Tırnak köklerime kadar batmıştım. Saç diplerime kadar acıya bulanmıştım. Acının saf kan çocuğuydum.

Piyanonun tuşlarına belli belirsiz dokunduğunda dördüncü kadehimi bitirmek üzereydim. Mum alevindeki hipnotik etkiyle son yudumu da aldığımda gelecek ve geçmişten eser kalmamıştı. Sonsuz bir şimdi içinde avare bir hoşnutluk ile kendimi daha da dibe itiyordum. Bugün içindeki en karanlık tarafımı özümsemeye  karar vermiştim, bugün bu savaş son bulacaktı. Beşinci kadeh elinde gelip karşıma oturduğunda, gerçek ile hayal arasında bir yerde kaybolmuştum. Olanların zihnimin içinde mi yoksa oturduğum bu barda mı olduğundan emin olamıyordum, hatta acaba gerçekten bu bardamıydım artık ondan ile emin değildim.

Delirium kıyısında dolanan, saklanacak eşikler bulamamış,koşmaktan yorulmuş kendi ile yüzleşmekten kaçmaya çalışan bir faniden kim ne isterdi ki... 

Kaosları, derin sessizliklere tercih ederim her zaman. Ne de olsa  cehennemde olduğunda cehennemi sonuna kadar hissede bilirken, derin sessizliklerde kayboluyor, elinde kalan derin bir boşlukla kendi zihnine yeniliyordu çoğu zaman. Sürekli başa alınan bir işkence gibi zihninde yankılanan sözcüklerle savaşırken yorgun düşüyor, üşüyordu insan.

Ben bu kadar üşürken elinde bir kadeh ile kalabalık masama oturduğunda şaşıracak kadar bile halim kalmamıştı. Susmak ile bir şey söylemek arasında bazen çok uzun mesafeler olabiliyordu, bugün olan tam da buydu.  

Tam o sırada müzik birden durdu, belli belirsiz alkış sesleri ile mekan bir anlığına sessizliğe gömüldü, ve o zaman benimle konuştu.

"Özür dilerim." dedi. Fısıltı gibi tonda, sanki duyulursa kendi kırılırmış gibi bir hal içerisindeydi. Yılların verdiği bilindik bir kıyı değildi bu gece. Birlikte olduğumuz tüm yıllar boyunca içimize sızan bir kuruntunun gerçek olduğu bir andı. Bildiğimizi sandığımız ama yaşamadan asla öğrenemeyeceğimiz ölüm gibi bir deneyimdi işte. Bittiği için eski olan ve sadece bittiği için yeni olacak bir yarını barındıran bir andı.

Hiç istemediğini söylerken hep istediğini fark ettiğin bir şey gibi tarifsizdi. Her yol ayrımı öyle olmazdı ama bu gece ayrılan sadece yolumuz değil kaderimizdi de. Kaderim en başından beri ben olmaktı ve bu gece karanlığım ile yüzleşip kabul ettiğim, yeniden ben olduğum ilk geceydi. 

Sustum bir süre  yüzüne baktım, yüzündeki tüm o çizgileri gördüm, her bir çizginin oluşunu anımsadım tüm yenilgi ve zaferlerimi gördüm, gülümsedim sakince ve sadece "Beni ben olmaya götürdüğün için teşekkür ederim." dedim. Getirdiği son kadehi sahibine yani ona uzattım. 

Yavaşça girdiğim en karanlığımdan  masadan kalabalığımı ona bırakarak kalktım. Onunda bir gün kendi olmasını diledim içimden. İçeride ne kadar kalmıştım bilmeden, uzaktan çalan melodileri arkamda bırakarak tozlu barın kapısından çıktım... 

Dışarıda soğuk bir kış havası , etrafta soğuktan kaçan insanlar vardı. Tüm o masaları, çatlakları,içine sızanları ve o eski küf kokusunu düşündüm bir an, sonra ciğerlerime dolan temiz havayla beraber bütün eskileri yeniler için arkamda bırakarak yürümeye devam ettim...

Sokak lambalarının yansımasını, içinden çıkan sıcak havanın buharlaşmasını hissettim. İçimde akan kanın sıcaklığını, üşümeyi tattım... Evime geldiğimde ellerim üşümüş ama içim sıcacıktı. Kendime sıcak bir kahve hazırladım nede olsa eskiden bana kalacak en güzel kokuyu bırakacak değildim ya... Üstümde kalan eskiye ait ne varsa çıkardım yavaşça bir daha giymemek üzere, sıcacık bir duş aldım. Kahvemi alıp salondaki camın yanında duran koltuğuma oturdum. Koltuğumun kenarında duran kitabımdan rast gele bir sayfa açtım ve Tanrının benimle konuşmasını umut ettim. Açtığım sayfada yazan bir cümleyi okuyarak, uyumaya karar verdim. 

Yatağıma yattığımda Mevlana'nın o sözü hala aklımda yankılanıyordu...

 " Dün zekiydim dünyayı değiştirmek istiyordum. Ama bugün bilgeyim kendimi değiştiriyorum"...

Hücrelerimdeki değişimin bilgeliğinde derin bir uykuya dalmak için gözlerimi yeni bir gün ağırana kadar kapadım...