25 Nisan 2016 Pazartesi

Dönme dolap da iki çay, bir şiir



Canım sıkkın olduğunda aşağıya inmek adetimdendir. Sanki ne oluyorsa aşağıya inince. Çözdüğüm bir dolu sorunun yanında, bindiğim dönme dolapların haddi hesabı yokken pek de bir işe yaradığı söylenemez. Bir ritüel gibi pervasız bir harcayış. Nasıl anlatsam ki size,  aynı zengin bir insanın parasını saymadan harcaması gibi ama beni yaptığım çok daha pahalı bir alışveriş çünkü paha biçilemez, Neden? Çünkü mevzu bahis gençliğim. Bana ait tek bir şey ki var şu hayatta, ne kadar kaldığını bilmediğim günlerim, saatlerim, saniyelerim hatta saniselerim. Evet, işte bilmiyorum. Bilmediğim için ne kadar kaldığını bonkörce saçıyorum etrafıma. Mesela patronuma, iş arkadaşlarıma, komşularıma hatta metrodaki insanlara kadar uzanan bir yelpazem var benim. Bonkörüm evet fazlaca bonkör... Hatta şöyle okusak bence daha gerçekçi de olacağım "Bon - kör". Bakın ne kadar da harika oldu değil mi bir sürü bon bon bon ,sevinç, kahrediş ama  salt bir körlüğüm varmış benim.

Bugün gazetenin birinde okuduğum köşe yazısıyla berber kendimi bıraktım sokaklara. Nereye gideceğimi bilmeden yürüdüğümü sansam da ayaklarımın beni götürdüğü yeri biliyorum. Ne demişti yazar, daha doğrusu ne sormuştu?

"Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
 Dudaklar gülerken ağlanmaz mı?
 Sevmek için güzele mi bakmalı ?
 Çirkin bir tende güzel bir ruh kalbi bağlayamaz mı?
 Hasret özlenen kişiden uzak kalmak mıdır? Özlenen yakındayken hicran duyulmaz mı?
 Hırsızlık mal, para çalmak mıdır? Saadet çalmak hırsızlık olmaz mı?
 Solması için gülü dalından mı koparmalı? Pembe bir gonca iken gül dalında hiç solmaz mı?
 Öldürmek için silah mı olmalı? Saçlar bağ, gözler silah, gülüş kurşun olamaz mı?"

Saadet çalma kısmına bayıldım gerçekten. Çok yaratıcı bir yaklaşım. Dudaklar gülerken ağlama ise ikinci bomba kısım zaten. Acaba bunu yazarken yazarın kafası kaç milyondu? Rakı sofrası muhabbetleri resmen. Evet desek ne olacak çok merak ediyorum. Yada Hayır daha mı az acı verecek acaba? Hiç sanmıyorum.

Güneş bu gün yine çok kararsız. Pamuk şeker misali bir gökyüzünün arkasından bakmak ile bakmamak arasında bir köşeden öbür köşeye kaçıp duruyor. Evet hava puslu sayılmasa da bir yağmurun geldiği aşikar.

Dönme dolabım ile bu noktadan kaç kez geçtik artık sayısını ben bile unuttum, Bu manzarayı sevmeden bundan vazgeçmek ne mümkün. Ama burada asılı kalmak katlanılır şey değil. Hastalıklı bir ritim içinde gezinen notalardan bir müzik beklemek mümkün değil.

Öfkeliyim ama daha çok kendime. Sabit düşünemediğim gibi sürekli bir gezinti halinde zihnim. O düşünceden bu düşünceye dolayısıyla duygusal olarak da o duygudan bu duyguya geçmek benim için çok kolay ve en önemlisi bu zamanlar da benim için bir hayli yorucu.

Her hastalığımın akabi bu aslında. Sırf bu sebep ile mi acaba Nietchze tutkum var bilemiyorum.

Çok sık hasta olmasam da hasta olduğumda yıkıcı süreçler geçiriyorum ve bu süreç ne kadar karmaşık, zor hatta ızdırap dolu ise akabinde gelen ağrısız o an ile yaşanılan ilk temas ile birlikte ruhumda derin bir sessizlik, korkunç bir iç huzur. ve akabinde ise çok şiddetli bir öfke. Acı ile başlayan, değişen, dönüşen bir kimyasal tepkime aslında bu. Geri dönüşümü pek olmayan genelde yanma şeklinde seyreden bir zincirler bütünü, tam bir var olma savaşı. Öyle bir savaş ki bu savaşı tanımış herhangi bir ruhu yada bedeni tanımamak imkansız. Yarattığı gazileri benzersiz.

Acı ise çok değişken. Kime sorsanız başka bir tarifi var. Ne kadar değişirse değişsin varlığı ile sevindirmeyen bir olgu. Çekilme konusunda ısrarcı fakat terk etme konusunda kararsız ama vardığınız hep bir dönemeç ve genelde hiç dönülmeyip seçim dışı kalan.

Ben ise dönme dolabım ile birlikte dönerken hiç bir dönemeç ile karşılaşmadık. Neden mi çünkü o dönemecin göbeğinde dolanmaktan bitap bir haldeydik. Simurg efsanesi gibi otuzu devirmiş, yedi aşamayı geçmiştik ya da en azından geçmiş olmamız gerektiğini düşünüyorum ama gördüğüm kadarıyla sadece bir murg var karşımda.

En iyi si çay içmek. Her zaman yaptığım gibi o küçük salaş yere gittim. Kendi düzensizliğimi buralarda telafi edebilirmişim gibi davransam da biliyorum bu seçimlerin bilinç altımdaki yerini. 2 çay söyledim yine biri bana biri karşımdaki kocaman boşluğa... Çay bu, öyle bir meret ki tek başına içilmiyor, rakı gibi. Fazlaca Türk bir alışkanlık. Çayı getiren çocuk her seferinde yadırgasa da o ödediğim hesabın peşinde.

Çayın gelmesi ile içimdeki o kalabalık kargaşa sustu, bir yudum bir yudum daha işte biraz nefes...
Dışımdan konuşsam bu kadar yer tutmayacak cümleleri içimde büyütmek gibi kötü huylarım var benim. İçimde çok, dışımda hiç yer kaplayan serzenişlerim, hatta bile bile kabullenişlerim var. Kitaplarım da susuyor bu zamanlarda, büyük bir fırtınadan kopan yapraklar gibi ömrümün dört bir yanına savruluyor, ve yeşeriyorlar. Büyüyor cümlelerim satırlarımdan sarkarken aşağı cümlere, paragraflarım karışıyor kavgalarıma ve o bitmek tükenmek bilmez hikaye hep dolanıyor iken önümde susmuyor içimdeki yüklem yüklü kadınların kargaşaları. Nerede başladığı hatırlanmayan br giriş bölümüne bağlı bir gelişmenin son dördününde iken ana fikre ulaşmak gittikçe zorlaşıyor. Kelimeler kavram kargaşalarına dönüşürken kırmızının siyahla buluşması kadar kavgacı morun araya girmesi kadar boğucu bir kavgaya tutuşuyorum. Tüm renklerde itilaf var. 

Susun desem ne, susmazlar ki... En güzeli şu çantamdaki kitap... İçindeki savaş ta, içindeki mısralar da. Düşünmek bile sakinlik veriyor.

Nazım gibi bir akşam kokuyor dışarıda, yağmur gibi, toprak gibi... Masamdaki bu çay Nazım için kaybettiğim tüm huzuru aradığım satırların için... Kitabımı rastgele açıyorum karşıma çıkan ilk şiirin satırlarının hepsi bana,içimdeki tüm orduya.

Ne maveradan ses duymak,
Ne satırların nescine koymak o “anlaşılmayan şeyi”,
Ne bir kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyi,
Ne güzel laf, ne derin kelam?
Çok şükür
Hepsinin
Hepsinin üstündeyim bu akşam.

Bu akşam
Bir sokak şarkıcısıyım hünersiz bir sesim var;
Sana,
Senin işitemeyeceğin bir şarkıyı söyleyen bir ses.

Karanlıkta kar yağıyor,
Sen Madrid kapısındasın.
Karşında en güzel şeylerimizi
Ümidi, hasreti, hürriyeti
Ve çocukları öldüren bir ordu.

Kar yağıyor.
Ve belki bu akşam
Islak ayakların üşüyordur.
Kar yağıyor,
Ve ben şimdi düşünürken seni
Şurana bir kurşun saplanabilir
Ve artık bir daha
Ne kar, ne rüzgar, ne gece?

Kar yağıyor
Ve sen böyle “No pasaran” deyip
Madrid kapısına dikilmeden önce
Herhalde vardın.
Kimdin, nerden geldin, ne yapardın?
Ne bileyim,
Mesela;
Astorya kömür ocaklarından gelmiş olabilirsin.
Belki alnında kanlı bir sargı vardır ki
Kuzeyde aldığın yarayı saklamaktadır.
Ve belki varoşlarda son kurşunu atan sendin
“Yunkers” motorları yakarken Bilbao’yu.
Veyahut herhangi bir
Konte Fernando Valaskerosi de Kortoba’nın çiftliğinde
Irgatlık etmişindir.
Belki “Plasa da Sol” da küçük bir dükkanın vardı,
Renkli İspanyol yemişleri satardın.
Belki hiçbir hünerin yoktu, belki gayet güzeldi sesin.
Belki felsefe talebesi, belki hukuk fakültesindensin
Ve parçalandı üniversite mahallesinde
Bir İtalyan tankının tekerlekleri altında kitapların.
Belki dinsizsin,
Belki boynunda bir sicim, bir küçük hac.
Kimsin, adın ne, tevellüdün kaç?
Yüzünü hiç görmedim ve görmeyeceğim.
Bilmiyorum
Belki yüzün hatırlatır
Sibirya’da Kolçak’ı yenenleri
Belki yüzünün bir tarafı biraz
Bizim Dumlupınar’da yatana benziyordur
Ve belki bir parça hatırlatıyorsun Robespiyer’i.
Yüzünü hiç görmedim ve görmeyeceğim,
Adımı duymadın ve hiç duymayacaksın.
Aramızda denizler, dağlar,
Benim kahrolası aczim
Ve “Ademi Müdahale Komitesi” var.
Ben ne senin yanına gelebilir,
Ne sana bir kasa kurşun,
Bir sandık taze yumurta,
Bir çift yün çorap gönderebilirim.
Halbuki biliyorum,
Bu soğuk karlı havalarda
İki çıplak çocuk gibi üşümektedir
Madrid kapısını bekleyen ıslak ayakların.
Biliyorum,
Ne kadar büyük, ne kadar güzel şey varsa,
İnsanoğulları daha ne kadar büyük
Ne kadar güzel şey yaratacaklarsa,
Yani o korkunç hasreti, daüssılası içimin
Güzel gözlerindedir
Madrid kapısındaki nöbetçimin.
Ve ben ne yarın, ne dün, ne bu akşam
Onu sevmekten başka bir şey yapamam.

Nâzım Hikmet
25.12.1937

13 Nisan 2016 Çarşamba

Ebru Teknesi..

Büyülü ebruliyi keşfettiğim gün, annem ile beraber halı almak için dükkan dükkan gezdiğimiz, benim ise bu sırada hayatı sorguladığım, kafamda fikir uçuşmalarının çok olduğu annemin ise beni acımasızca oradan oraya sürüklediği karışık bir gündü. Artık dolaşmaktan bitap bir halde iken, annemin bitmek bilmeyen enerjisi ile çatışmalarımızın başladığı o dönemecin köşesinde duran küçük eski püskü dükkanı keşfetmem bir oldu. İlk gördüğümüzde annem için eski püskü gelen o dükkan; benim için annemden kurtulacağım için biraz soluk alacağım bir yer gibi görünmüştü gözüme. Bu fikir ile birlikte bir anda benim için büyüleyici güzellikte ve  üstünde ki pırıltıları ile göz kırpan bir kurtuluş anı gibi gelmişti. Ve annem kendi istekleri için acımasızca alışveriş yaparken benden vazgeçmenin kendisi için daha iyi olacağına karar vermiş olacak ki, beni azad etmeye karar verdi ve o dönemeçte yollarımız ayrıldı. İlk başta gidip gitmemekte kararsız kalsam da farklı olması sebebiyle beni cezbeden bu dükkanın içine girmem ve hiç beklemediğim bir dünyanın kapıları istemeden aralamış oldum ve çok ilginç bir şahsiyet, tam nev-i şahsına münhasır olan Diyar ile tanıştık. 

Daha sonra annemi oraya defalarca götürmeye çalışmama rağmen, hiç başarılı olamadım. Asla oraya gitmedi.Hiç kapısından içeri girmedi ve o dünyayı hiç keşfetmedi. 

Mistik çağrılara inanır mısınız hiç bilmiyorum, ben aslında hiç inanmam ama benim için o dükkan farklıydı, gizemiydi ve en önemlisi sanki beni çağırıyordu. Dışına baktığınızda içinde bulacağınız şeyleri hayal dahi edemeyeceğiniz kadar eski bir ahşaptan yapılmış bir vitrin ile çevriliydi. Camında asılı duran tozlu kilimler ile hiç çekici olmayan hatta sıradan bile olamayacak kadar eski bir görüntüsü vardı. Ama benim için pırıl pırıl bir dükkandan daha ışık doluydu. Büyülü bir edaya sahip cazibeli bir kadına ait içinde bin bir anlam barındıran cilveli bir kahkaha gibiydi. Oraya karşı koymak, benim gibi nihilist bir insan için bile fazlaydı. Mümkün değildi, kanımdaydı ve daha fazlası mutlaka kanıma işlemeliydi.

Kapısında asılı olan zil; içeriye giren misafirlerin habercisi olarak orada hazır bir şekilde beklerdi. Çok misafir gelmese de, geleni ağırlama arzusu, zilin çalarken çıkardığı hevesli çınlamanın en önemli nedeniydi aslında. Masalsı bir dünyanın mı ayaklarınıza serileceğine yoksa sıkıcı tozlu pis bir dükkan mı göreceğinize o bir "Çınnn" yeteri derecede kafiydi. "Çınnn" ikincisi olmazdı asla. Bir kez her şey için yeterliydi. 

Eğer sizde benim kadar şanlı biriyseniz, o sesin çınlaması ile düşler ile düş kırıklıklarının asılı olduğu bir salona girdiğinizi düşünmenizi sağlayacak masalsı bir dünyaya adım atardınız. Salonda gördüğünüz her şey renk, doku değiştirirken siz göz kamaştırıcı yapıtların varlığı ile büyülenmiş olarak salon salon gezerdiniz. Öyle bir dünya kurulurdu ki bu dünya da  kendinize ait bir parça bulamamanız mümkün olamazdı.

Ama bu durum herkes için aynı ölçüde geçerli değildi. İlk başlarda anlayamadığım bir şekilde bana bu kadar cazip gelen bir yerin herkes için aynı derece de muhteşem olduğunu sanmak gibi kötü bir huyum vardı. Başka birisi için bunun mümkün olmadığını anlamak için gerçekten çaba sarf etmeme rağmen başarısız olduğumu size itiraf etmeliyim.

Ben Diyar' ın dükkanından ilk içeri girdiğimde, uzak bir köşeden gelen bir melodi sesi ile birlikte gülümseyen bir insan sesi duydum. "Merhaba" diyerek ve yavaş adımlarla beraber şaşkınlık içerisinde sesin kaynağına ulaştığımda gördüğüm manzara ile yüzümde beliren kocaman bir gülümsemeye engel olmadığım gibi şaşkınlık halim daha da arttı. Sedir de 65 yaşında orta boylu, zayıf, saçlarında kırları, ismi Diyar olan bir bey oturuyordu ve beni bu kadar şaşırtan elinde telleri olmayan biri sazı çalıyor olması dışında başka bir şey olamazdı. Yüzünde kocaman bir gülümseme ile benim varlığımdan bir haber şekilde parçasını çalmasını bitirmesini bekledim. O kadar ahenkli ve buğulu bir hali vardı ki o anı bölmek günahların en büyüğü gibi geldi, yapamadım.

Kendine has parçasını bitirmesi ile göz göze gelmemiz bir oldu. Sıcacık bir gülümseme ile gözlerimin için bakmayı sürdürdü, o anda sanki içimi okuyormuş gibi hissetmeme sebep olan farklı bir huzursuzluk hissettim. Öyle bir bakıştı ki o, ruhum tüm çıplaklığı ile onun ellerindeydi sanki. Utandım, sıkıldım, rahatsız oldum en çok da kaçmak istedim fakat kalmak için sarf ettiğim çabayı da yok saymam mümkün değil. Sonuçta kaldım. Aklımda çelişen tüm duygulara ve karmaşaya inat, tüm hücrelerim donmuş gibiydi, gitsem nereye gidecektim ki? Hiç bilmesem de  Diyar ile böyle tanıştık. 

O sahne ile aklımda beliren ilk cümle "Delinin tekine çattık." oldu elbette. Adamının hal ve davranışları ne kadar bana meczub geldiyse, ona yarı büyülenmiş, yarı orada ne aradığını bilmez bir edayla bakmış olacağım ki "Kahve" demesi,  eliyle oturacağım yeri kibarca göstermesi ve gülümsemesi bir oldu. Gülümsedim ve gösterdiği yere tedirgin ama ait bir şekilde oturdum. Oturduktan sonra da duvarları, orada asılı duran halıları, kilimleri, ebrulileri incelemeye başladım .
Her biri ayrı bir diyarın eseriydi ve kendine has bir tat ve dokusu vardı. Kiminde öfke görürken kiminde şevkat bulabileceğiniz bir duygu yelpazesine sahip bir dükkandaydınız. Hiç bir şey öylesine olmamıştı diye düşünmeniz ile kaderci bir kimliğe bürüne bilirdiniz.

Diyar kendine has ses tonu olan, konuştuğunda yeri göğü inletecek kadar tok seçtiği kelimeleriyle ise bir ipek kadar zarif bir adamdı. Ellerinde duyguların getirdiği yükleri ebru teknesine akıtacak yetenek ve cesaret olan saki görünümlü ama dik başlı bir usta edasıyla o sedirde oturuyordu. Dükkanın her köşesine işlemiş bir edası ve zevki mevcuttu. İlmek ilmek işlemişti ruhunu, dükkanını, varlığını.

Öyle derin bir huzur ve sessizlik oldu ki konuşma ihtiyacı hissetmem ile birlikte, "Burası..." dedim, "beni çağırdı sanki. Bilmiyorum gelmek istedim ama böyle bir yer beklemiyordum inanın." diye sürdürdüm konuşmamı. "Çok şaşırdım. Nasıl olur anlamıyorum?" dememle tekrardan gülümsemesi bir oldu. "Rahatla, gelmeyi başaran herkes şaşırır buraya, ilk başta bilmeseler bile bu dükkan herkesi hak ettiği gibi ağırlar." dedi kendinden emin bir duruşla.

"Seni de hak ettiğin gibi karşıladı bu dükkan. Hak ettiklerin için şaşırmamalısın." dedi usulca. "Senin de kendine has bir hikayen yok mu elinde. Bu hikaye için  ne kadar çalıştığını bir düşün verdiğin o eşsiz emekleri hatırla, uykusuz gecelerini, şen kahkahalarını kat, ödediğin bedelleri çıkart ve elinde ne kalıyor bir bak." dedi ve usulca teknesinde ebru işlemeye başladı ve konuşmasını sürdürdü.











Elbet bir hikayemiz, hiç bitmeyen sorularımız var. hepsine cevap bulmak namümkün olsa da aramak ruhumuzda var. Öyle ki kırgınlıklarımız, üzüntülerimiz,sevinçlerimiz yada kayıplarımız bize has dokusuyla ipek misali bir özgünlük ile işlenen nadide bir ebru gibi desen desen hayatımızın köşelerinde asılı dururken biz hiç bir şey yokmuş gibi devam ederiz yolumuza. Düştüğümüz her anı bilirken, altından kalktığımız yükü unuturuz çoğu zaman ve hal böyle olunca anılar, acılar, kahkahalar ebru misali su yüzeyinde iç içe geçmeye devam ederken çıkan desenlerin her biri benzersiz, kendine özgü olmasıyla acı çekişiniz bile sanatsal bir gösteriymiş gibi sunar ama yaşarken yokluk içinde gibi hareket ederiz.

"İşte sahip olduğumuz tek şey şu ebru teknemiz. İçine bize ait olandan başka hiç bir şey koyamayacağımız, rengiyle deseniyle biz olan yegane şey bu." dedi. 

Diyarın karşısında mest oldum. Konuştukça konuştu, anlattıkça anlattı ve bende merak ettikçe ettim. Sohbet baldan tatlı akışkan olunca, zaman da dur durak bilmeyince saatler uçmuş gitmiş haberimiz bile olmamış bir halde akşam olduğunu fark ettik. Yüzünde gülümsemesi olan bu tatlı adamı çok evvelden neden tanımamışım ki acaba diye düşündüm. Aslında defalarca bu sokaktan geçmiş olmama rağmen hiç dikkat etmemiş olmam yada onunla karşılaşmamış olmamız çok garip geldi.

Kendi adı için yaptığı bir ebruyu gösterdi bana. Başladı anlatmaya "Diyar adını annem koymuş, babamı çok sevdiğinden bu ismi istemiş. Bizim oralarda o zaman erkek evlada anası isim koyacak ne mümkün. Ama babamda kıyamamış anama tamam demiş ne istiyorsun söyle o ismi koyalım oğlana. Anam eski kadın, okuması yazması yok ama görgülü kendince bilgili bir kadın. tuttuğunu koparan tiplerden. Öyle ne söylediği ne yaptığı nedensiz bildiğin anadolu kadını. "Diyar olsun bey" demiş. Babam da peki demiş ama akıl sır erdirememiş annemin bu ismi neden istediğine. Neden demiş babam. Babanın adı değil, dedenin adı değil Neden diyar demiş babam. Tabii içinde de yanlış mı ettik acaba ben mi versem ismini diye düşünmeye başladığı sırada annem demiş ki "Diyar çok güzel bir isim ama bundan öte sen ki çok yer gezdin gördün, öyle uzaklara gidiyorsun sana hasret kalıyoruz. Ama yanı başımıza vardığında anlattıkların o diyarlarda yaşadıklarının varlığı hayatımıza başka bir tat bambaşka bir hayat aşılıyor ve biz bununla büyüyen biz olan bir aile oluyoruz. Köklerimizi bu topraklara saldıkça her diyar bizim gibi oluveriyor demiş. Oğlumun adını diyar koy ki onu kokladıkça buram buram anadolu kokusu koklayayım, senin hikayelerinden bir parçanın da onda yeşerdiğini bileyim demiş. Babam da anamı kırmamış ve benim adımı gitmiş Diyar koymuş.

"Bende adım gibi diyar diyar bir adam olmuşum. Gezmediğim, ayak basmadığım toprak yok bu Anadolu'da. Zengin bir adamım anlayacağın, bir çok insanım, anım yaşanmışlıklarım var ve bir de bu teknem ve ebrularım."

"Bak ebrulara her biri diğerinden başka aynı insanlar gibi. İçinde aynı renkler olsa bile desenleri başka. Aynı laleyi çizmek istese bile mümkün değil. Yani anlayacağın her ebrunun hikayesi başka, yanı başka, anlayanı başka. Aynı bizim hayatlarımız gibi benzersiz. Bugün akıttığımız bir damla ile ister lale çizeriz ister yaprak ister ağaç... Elimiz o damlayı nereye çekerse onu elde ederiz.  Alimmiyiz haşa huzurdan zerresi bile etmeyiz ama bir damlanın hakkını da eksik etmeyiz evvelallah."dedi.

Ve saatlerdir kalkmadığı sedirinden yavaş yavaş kalktı eşyalarını yerine koymaya başladı, bende eşyalarımı toplayıp müsade isteyerek dükkandan çıktım. Eve giderken Bütün hayatımı ve bugünü düşündüm. Ve diyarın benim ruhumda yaptığı o güzel ebrunun tadını çıkarttım.

Eve vardığımda desen desen bir yol çizdim kendime, eskiyi harmanladığım bir bavul gibi bıraktım uzaklara. sardunyalar altında, kahve tadında biraz acı biraz tatlı ama diyar diyar kokan, burcu burcu ben olan bir geceye, geleceğe merhaba dedim.

Elimde kahvem masamda defterim, kitaplarım baş ucumda aklım nereye eserse oraya giderim diye düşünerek harika bir gece geçirdim.


9 Nisan 2016 Cumartesi

Kısmetin Kaprisi



Kısmetin kaprisinin çevresinde dolanan bir kumarbaz gibiyim. Büyük Petro beni tanısaydı kesin Balakirev  yerine yanına beni alırdı diyecek bir haldeyim.

Kumarhaneler her çeşit ademoğlunu görüp tanıyabileceğiniz nazik kuruluşlar. Salonlarında dolaşırken kendinizi tüm dünyanın sahibi gibi hissettiğiniz, gecenin başında tüm güç ve şans ayaklarınıza kapandığına inandığınız masalsı alanlar. Masalara baktığınızda gördüğünüz kişilerin arasında turisti, yalakası, kumarbazı, hilebazı ne ararsanız mevcut olduğunu bilerek gezersiniz.

Tatlı bir tahmin ile kimler için bu oyunlarda ne hayaller yazılır ne hayatlar yıkılır bilemezsiniz. Ya da bilmek istemezsiniz.

Kısmetinizi bir rulet masasında ise, umutlarınızı çemberde dönen topun içine kaderinizi de  zero, passe yada rouge gibi terimlerin varlığına bağlamışsınız demektir. Çoğu kişi kaybetmeye bağımlı olsa da dilleri hep kazanmaktan bahseder. En büyük kumarbazlar ise en uygun zaman olan kasanın kapanmasına bir saat kalan ana kadar beklerler. Kurpiyerin "Son üç oyun beyler, bayanlar." demesiyle üstlerine düşen ataletten sıyrılış anları ile tüm varlıklarını ortaya sürmekten hiç çekinmedikleri bakışları sizi karşılarlar. Serbest bir düşüş misali salınım göstermeden dibe vurmak için bir atlayış yaparak kendi sınırlarında gezerler. Her ne kadar bir masa etrafında yapılan bir meydan okuma gibi görünse de onlar için öne sürdükleri bahis yaşama okunan bir meydandan daha azı değildir.

Çok bilinmeyenli denkleelerin var olduğu masaların arasında kendinize bir cevap bulmak kadar zordur yer bulmak, ait olmak, efkar dağıtmak.

Bugün de çok bilinmeyenli denklemlerin yoruculuğu ile seyahat halindeyim. X, Y. Z ile oturduğum bir masa da kaybetmeye başlamış bir zavallıyım. Hep bir karmaşaya doğan kaos misali karanlığın çocuğuyum.

Her şeyi boş vermişliğin havası salonda asılı olan. Dışarıda esen rüzgarın, yağan yağmurun yada parlayan şimşeklerin öfkesine aşık birinin gürültüsü benimkisi. İçindeki gümbürtünün dışındaki sessizliğe oranıyla anılan kişiye arkadaşlarım, ben diyor.

Bu gece de içim çok kalabalık gürültülü ve ayık olmak istemeyecek kadar sarhoş. Kızgınım her şeye . X, Y. Z ile tüm sorunum. Onların şu bilinmez zayıflığı ile. Hep cevapları başkalarından beklemeleri ile alakalı tüm kavgam. Kafamın içindeki tüm savaşların baş kahramanılar.

X,Y ve Z artık kendi başının çaresine baksa ve beni sadece kendimle baş başa bıraka bilseler, her şey daha kolay olsa diyorum ama hiç olmuyor. İlla ki alengirli yollarda karşılaşmaları gerekiyormuş gibi hep çıkmaz bir sokağın eşiğinde hepsi bir aradayken ve bir problemle karşımdalar. Öyle ki hayat  amiri olmayan başı boş bir eleman misali kafasına göre sunumlarla hep karşımda. Ya bir eksik yada bir fazla ama asla ana ait tam değil. Seçimler ve yollar saç yumağı kitleler, çıkmaz sokaklar. Ruhumun çıkmaz sokakları kitap arasında unutulan boşluklar kadar eksik, çiçekler kadar solmuş ve okunmamış satırlar kadar öksüz.  

Pikapimda dönen plak kadar hissedilir bir sessizlik istemişim gibi gürültülü bir gece geçiriyorum. Fonda çalan flüt  bile ağlıyor bana. Bardağımdaki viskinin tadını veren meşe kadar yüzyıllık bir yalnızlık bu.

Kurpiyerin oyun açışları kadar hızlı değilim, rulette dönen top gibi aklımda dönen binbir sorular var. Offf tepeme kadar gömülü bir efkarın efendisiyim bu gece. Rahiyalı bir esans ile bezeli aklımın buğusunda  dans eden kadınlar da kim? Siyah 12 mi? Yoo Rouge ! Her bir etek dönüşünde kaybolan, her yeni kahkahayla bulunan. Anlamsız bir hikayeden kaçan bir özne kadar gizliyim fakat bir yüklem kadar uzağım beni tanıyan herkese. Zero!! dedi yine kurpiyer. Bir kaybediş bir kayboluş. Etek dönemeçlerinde siyah sınırlarında, karanlık...

Boş ama kalabalığım bu gece, fonda çalmaya başlayan keman kadar titriyor kirpiklerimde biriken yaşlar. Gözümdeki düşmeyen yaş kadar dilimdeki pelesenk anlatımlar. Konuşmak istemediğim masalar bunlar...

Kasa olamadığım bir hayat yaşadığım... Kısmetin kaprisiyim bildiğin. Dilimde dolanbaçlı kelimeler... Sallanan, dolanan rahiyalı gerçekler...

Son bir el, bir son daha...

Elimde tüm para  ve tüm varlığım Zero' ya






2 Nisan 2016 Cumartesi

Kapan



"Önüm arkam sağım solum sobe. Saklanmayan ebe." sözlerini duyduğunda çok da iyi saklandığını düşünmemişti. Adrenalinin damarlarındaki kan ile beraber pompalanırken verdiği enerji vardığı her hücrenin aykırılığı ile onu daha da huzursuz etti. Yavaş yavaş kendinden sakınırcasına hareket etti. Çalılar sıktı ama içinde büyük boşlukları vardı aynı kendi gibi.

Dolayısıyla boyuna uymayan bir yorgan misali aklını bir sağa bir sola çekiştirdi ve ebeyi görmek için tarifsiz bir çaba verdiğini sandı. Eğer o sırada kendinden bir parça uzakta duran arkadaşının gözü ile kendini gözlemleye bilseydi, ona devasa gelen bu hareketin bir yüz mimiğinden öte olmadığını da kavrayabilirdi. Ama hayat her zaman ona bu kadar cömert değildi.

Kalbinin atış hızının kulaklarındaki çınlaması bile ona hareket etmesini söylediğinde babasıyla çıktığı bir av partisi aklına gelmişti.

Bu tip partilerden oldu olası nefret etmişti. Doğa da olmanın verdiği huzuru bu kadar seviyor olmasaydı, ilk çıktığı av partisi kendi içinde yaşadığı tek bir tecrübe olabilirdi. Fakat olmadı. 

Orman da kendi kendine dolaşmaya çıktığı bir anda karşılaştılar. İnce bir sessizlik içindeki küçük bir kırılmaydı nefes alışları. O kadar ince ve narindi ki, neredeyse tüy gibi bir hissiyatı vardı bakışlarının. Gözlerinin içindeki yaşamda var olmak benim için tarifi zor bir tecrübeydi. Tam karşımdaydı kalp atışlarımızın ritmi bile bir gibiydi. Var olmak bir olmak gibi bir şeydi. Onun gözlerindeki yaşamda kendimi görmek, tamamlanmak gibi geldi bana. Ve aşık oldum, o anda.  Nefes bile almadım. sadece onu izledim, Sadece onun gözlerinde kendimi izledim. Kocaman kara gözler, kar beyazı pırıltısında sakin ve huzurlu, orman kuytusu gibi puslu ve ıslak. Ama en çok o gözlerdeki kendimi sevdim sanırım. 
Sonra tek el bir silah sesi geldi uzaktan gözümü bile kırpmadım sandığım bir sürede kayboldu karşımdan. Düş mü gördüm, gerçek miydi bilememek, çok gecemin engin tartışma konusu oldu benim için.

Hala ava gidiyorum, hala orada duruyorum ve  hala o gözlerdeki kendimi arıyorum.



Soğuk bir rüzgar ile irkildi. Nerede olduğunu anlamak bir kaç saniyesini aldı. Düşündü, tren istasyonundaki bankın üstünde ne kadar uzun süre oturduğunu hatırlayamadı bir an. Bir saat mi? üç gün mü?  geçmişti, hiç bilmiyordu. Ciğerleri patlarcasına koşmuştu yollarda. Nefes alamayacak, duramayacak kadar soluksuz kalana kadar. O gözlerdeki kendi değil, kendi gözlerindeki o gibiydi artık.

Yorgun gözlerinin altındaki halkalar kadar derindi düşünceleri. Ruhundaki yaraların kabuk bağlamamasının tek sebebiydi kendisi. Unutmak istemiyordu çok açık. Unutup ne yapacaktı sanki, aslında yokmuş gibi yapmaya tahammül edemiyordu. Vardı işte, işin en temel gerçeği buydu. Yok olmaya hiç niyeti olmayan arsız şırnaşık sarmaşık misali hayatının orta yerinde en mutlu olacağını sandığı bir anda bitmiş ve  her an her dakika varlığını hissettirmek için elinden geleni ardına hiç koymamıştı. Şimdi ise her yerini sarmıştı,sinsi habis bir hastalık gibi.

Elinde sıkı sıkı tuttuğu biletini, gizli bir hazine gibi saklamıştı yıllarca. Aldığı günü anımsadı birden. Alırken hiç bunu hayal dahi etmemişti. Nasıl edebilirdi ki, o çok bilmişliği ile sarıp sarmaladığı kendi gençliği değil miydi sanki. Toydu, ukalaydı, tüm dünyanın onun etrafında döndüğü bir zamandaydı. Neredeyse yarı tanrıydı.Gülümsedi inceden. Gençlik işte dedi derinden.

Hep bilmek ama anlamamak bu olsa gerekti. İlk ne zaman anlamıştı? düşündü sessizce. Tamda anlamak istediği zaman anlamıştı aslında, inatçı olmasaydı yada bu kadar gururlu her şey daha farklı olabilirdi. Biliyordu. Nefes alırken ağzından çıkardığı sıcak havanın su damlacıklarına dönüşmesini izledi, yavaş yavaş havanın ciğerlerine hücum edişini hayal etti. 

Cebinde taşıdığı kaybedilmiş yılların birikimiydi, yanına aldıkları ise hiç sahip olamadıkları anlarıydı aslında. "Çok ucuza harcanmış bir yaşam , çok pahalı ödenmiş bir bedel." dedi eli cebinde. 

Soğuk içine işlemiş, tüm hücrelerine nüfuz etmişti sanki. Hissizlik ile ilk gelen acı  yerini zamanla yokluğa bırakıyordu. Yok oluyormuş gibi hissetti birden. Hücre hücre eriyor, hücre hücre susuyordu sanki. Damarlarında dolaşan kanı bile hissedemiyordu.

"Ve o gözler... O tanıdık gözler... ve yine ben "dedi içinden. "O gözlerdeki ben..." ne kadar uzun zaman olmuştu, bu anı tekrar tekrar ve yeniden yaşmak için ne kadar çok ava çıkması gerekmişti ama olmamıştı. Şimdi tam da bu anda ve bir kadın ile olması hayatın onunla dalga geçme yöntemlerinden başka hiç bir şey değildi.

 Çok uzaklardan gelen derin puslu bir ses ile ona sesleniyordu, panik halinde olduğunu görebiliyordu. Ölüyordu ama sanki daha çok yaşıyormuş gibi hissetti birden. Kadının tüy gibi hafif ellerinin yüzüne değdiğini hissetti, "ipek gibi" dedi içinden. bir anda dudaklarında hissettiği tat ile ona bahşedilen nefese duyulan açlık ile birleşti. Karamel tadı doldu dudaklarına, ne harika bir gün dedi ölmek için. 

Son bir dokunuş ve şiddetli bir sarsıntı ile kendine geldi. Etraf yangın yeri gibiydi, herkes bağırıyor ve koşturuyordu. O ise tam baş ucunda gülümseyerek bana bakıyordu. Bir taraftan yüzüme yerleştirmeye çalıştığı maskeyi takıyor diğer taraftan " sakin olun, sizi hastaneye götürüyoruz, bir kalp krizi geçirdiniz ama geçti" gibi cümleler kuruyordu.

O tatlı tatlı bir şeyler anlatmaya devam ediyor bende dinliyormuş gibi kafamı sallıyordum. Hem orada hem de orada değildim. Ben bildiğiniz "Ama geçti" cümlesinde takılıp kalmıştım, gerçekten geçmiş miydi? Yada geçen ne idi, hiç bilmiyordum ama o karamel tadının varlığında yaşamı daha fazla sevmek istedim o kesindi.





1 Nisan 2016 Cuma

Deniz Feneri



Rüzgarın eşiğinde sallanmaktan yorulmuş kendini halatlardan birine sıkıca bağlamıştı. "Ne olacaksa olsun." diyordu bağırarak. Fırtınanın gözünden içeri girmişti, dalgaların boyunu tarif etmek için seçebilecek kelimeler uçup gitmişti aklından. Bir taraftan Empire State binası kalkıyor diğer taraftan Özgürlük anıtı vuruyordu dalgaların dibine. Elleri acımış, kan oturmuştu bileklerine. Daha ne kadar dayanabileceği konusunda bir fikri kalmamıştı. "Yeter" diye tekrardan haykırdı. Ağlıyor muydu?  onun bile farkında olmayacak kadar ıslaktı. 

Her şeyin anlamını yitirdiği bir zamanın eşiğinden içeri atılmıştı. Çığlık çığlığa kahkahalar atıyordu. Kimse yoktu, yaşam yoktu, yarın yoktu neredeyse şu an yoktu. saniselerle bezeli bir yaşama şansına tutunan bir kum tanesiydi resmen. Harikalar diyarındaki Alice olmayışına lanetler savurdu. Boşa harcadığı her dakikasına küfürler etti. Deli gibi sallanan bu tekne ile yitip gidecek ömrüne ağlamak için çok geç kalmıştı ama şu an da en iyi yaptığı şey bu gibi duruyordu.

Onun için "hayat" denilen olgu o teknenin tek sağlam kalan direğinden fazlası değildi. Hayata tutunmak demek direğe tutunmak demekti ki, ikisini birbirinden ayırmak mümkün dahi olamazdı.

Çıldırmak tam da bu olmalıydı. Sırasıyla önce korkmuştu, sonra sinmişti, ağlamıştı, sonra lanetler etmiş tekrar  kaderine ağlamıştı, bağırmıştı ve artık en son noktada kahkahalar ile gülüyordu. "Aklımın varacağı son noktayım galiba ."dedi kahkahalar içinde.

Gerçekten de bir son nokta var ise insan bedeninde yada ruhunda işte tam orada idi. Azap çekiyor, kahır kusuyordu. Bir bilinmezin içinde tek gerçek gibi duran ölüme inat, bir sonraki anı tahmin etmeden yorgun bedeni ile bilinmeze doğru sürüklenişi devam ediyordu. Ruhunu bu sularda kaybedeli çok olmuştu lakin bedeni için yeni bir kayboluştu bu yaşadığı.

Yuttuğu galon galon suyun, tenine kamçı gibi inen damlaların, o dalgadan bu dalganın kucağına savrulmasının hiç bir anlamı olmadığını düşünemiyordu. Bir anlamı olmalıydı yoksa boşu boşuna ölmekten fazlası olmayacaktı elde ettiği.

Hayat, tamda ölmek üzereyken yaşamak istenilen bir yerdi. Oysa yaşarken ne çok ölmek istemişti. Defalarca defalarca içinden bu anı yaşayıp sevdiklerini üzdüğünü hayal ederek derin bir haz almıştı. Hoş gerisin geriye gelen bir kaç gün sonraki umursamaz yaşam tarzını düşününce bu hazdan daha fazla ızdırap duymuştu ama olsun bir an dahi olsa bunu en derin kuytu köşelerinde istemişti.

Sevdikleri sevmedikleri, bildikleri ve bilmedikleri aklından geçti. Kim onun için üzülürdü, kim yas tutardı bilemedi. Annesi geldi gözünün önüne. O üzülürdü, yıkılırdı ve belki de bir tek o devam edemezdi onsuz yaşamaya. Diğer herkes için akan zaman durmayacaktı ya. kimileri için bir gün kimileri için 40 gün sürecekti bu son buluş. Zamanın ne önemi vardı ki, sonuç olarak unutulacaktı bir gün.

Yüzüne çarpan tokat gibi dalga ile irkildi, nefes almasını kontrol altına almasaydı boğulabilirdi oracıkta. Gözleri kamaştı, derin bir karanlığın içinden geçerek gelen bir melek gibi göründü gözüne.
Sonra uzaklaştı, sonra geldi... Ne olduğunu anlaması biraz zamanını aldı.

Bugün ölmeyeceğim dedi kendi kendine. Ölmek için fazla fırtınalı bir gün diye geçirdi içinden.

Tatlı bir kahkaha bahşetti fırtınanın en derinine ...

Deniz kenarındaki denizciler fenerin etrafında bata çıka ilerleyen tekneyi görmüş ama ona ulaşmak pek mümkün olmamıştı. Ancak Fırtınanın dinmesiyle beraber sabah karaya vuran tekne enkazına ulaşabildiler. Enkaza vardıklarında suyun üzerinde, yüzünde tatlı bir gülümseme olan bir ceset buldular. Hırpalanmış bir bedene inat o yüzündeki, ölümü yendiğine inanan birinin sahip olabileceği gülümsemeyi hiç ama hiç anlamadılar.