Canım sıkkın olduğunda aşağıya inmek adetimdendir. Sanki ne oluyorsa aşağıya inince. Çözdüğüm bir dolu sorunun yanında, bindiğim dönme dolapların haddi hesabı yokken pek de bir işe yaradığı söylenemez. Bir ritüel gibi pervasız bir harcayış. Nasıl anlatsam ki size, aynı zengin bir insanın parasını saymadan harcaması gibi ama beni yaptığım çok daha pahalı bir alışveriş çünkü paha biçilemez, Neden? Çünkü mevzu bahis gençliğim. Bana ait tek bir şey ki var şu hayatta, ne kadar kaldığını bilmediğim günlerim, saatlerim, saniyelerim hatta saniselerim. Evet, işte bilmiyorum. Bilmediğim için ne kadar kaldığını bonkörce saçıyorum etrafıma. Mesela patronuma, iş arkadaşlarıma, komşularıma hatta metrodaki insanlara kadar uzanan bir yelpazem var benim. Bonkörüm evet fazlaca bonkör... Hatta şöyle okusak bence daha gerçekçi de olacağım "Bon - kör". Bakın ne kadar da harika oldu değil mi bir sürü bon bon bon ,sevinç, kahrediş ama salt bir körlüğüm varmış benim.
Bugün gazetenin birinde okuduğum köşe yazısıyla berber kendimi bıraktım sokaklara. Nereye gideceğimi bilmeden yürüdüğümü sansam da ayaklarımın beni götürdüğü yeri biliyorum. Ne demişti yazar, daha doğrusu ne sormuştu?
"Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
Dudaklar gülerken ağlanmaz mı?
Sevmek için güzele mi bakmalı ?
Çirkin bir tende güzel bir ruh kalbi bağlayamaz mı?
Hasret özlenen kişiden uzak kalmak mıdır? Özlenen yakındayken hicran duyulmaz mı?
Hırsızlık mal, para çalmak mıdır? Saadet çalmak hırsızlık olmaz mı?
Solması için gülü dalından mı koparmalı? Pembe bir gonca iken gül dalında hiç solmaz mı?
Öldürmek için silah mı olmalı? Saçlar bağ, gözler silah, gülüş kurşun olamaz mı?"
Saadet çalma kısmına bayıldım gerçekten. Çok yaratıcı bir yaklaşım. Dudaklar gülerken ağlama ise ikinci bomba kısım zaten. Acaba bunu yazarken yazarın kafası kaç milyondu? Rakı sofrası muhabbetleri resmen. Evet desek ne olacak çok merak ediyorum. Yada Hayır daha mı az acı verecek acaba? Hiç sanmıyorum.
Güneş bu gün yine çok kararsız. Pamuk şeker misali bir gökyüzünün arkasından bakmak ile bakmamak arasında bir köşeden öbür köşeye kaçıp duruyor. Evet hava puslu sayılmasa da bir yağmurun geldiği aşikar.
Dönme dolabım ile bu noktadan kaç kez geçtik artık sayısını ben bile unuttum, Bu manzarayı sevmeden bundan vazgeçmek ne mümkün. Ama burada asılı kalmak katlanılır şey değil. Hastalıklı bir ritim içinde gezinen notalardan bir müzik beklemek mümkün değil.
Öfkeliyim ama daha çok kendime. Sabit düşünemediğim gibi sürekli bir gezinti halinde zihnim. O düşünceden bu düşünceye dolayısıyla duygusal olarak da o duygudan bu duyguya geçmek benim için çok kolay ve en önemlisi bu zamanlar da benim için bir hayli yorucu.
Her hastalığımın akabi bu aslında. Sırf bu sebep ile mi acaba Nietchze tutkum var bilemiyorum.
Çok sık hasta olmasam da hasta olduğumda yıkıcı süreçler geçiriyorum ve bu süreç ne kadar karmaşık, zor hatta ızdırap dolu ise akabinde gelen ağrısız o an ile yaşanılan ilk temas ile birlikte ruhumda derin bir sessizlik, korkunç bir iç huzur. ve akabinde ise çok şiddetli bir öfke. Acı ile başlayan, değişen, dönüşen bir kimyasal tepkime aslında bu. Geri dönüşümü pek olmayan genelde yanma şeklinde seyreden bir zincirler bütünü, tam bir var olma savaşı. Öyle bir savaş ki bu savaşı tanımış herhangi bir ruhu yada bedeni tanımamak imkansız. Yarattığı gazileri benzersiz.
Acı ise çok değişken. Kime sorsanız başka bir tarifi var. Ne kadar değişirse değişsin varlığı ile sevindirmeyen bir olgu. Çekilme konusunda ısrarcı fakat terk etme konusunda kararsız ama vardığınız hep bir dönemeç ve genelde hiç dönülmeyip seçim dışı kalan.
Ben ise dönme dolabım ile birlikte dönerken hiç bir dönemeç ile karşılaşmadık. Neden mi çünkü o dönemecin göbeğinde dolanmaktan bitap bir haldeydik. Simurg efsanesi gibi otuzu devirmiş, yedi aşamayı geçmiştik ya da en azından geçmiş olmamız gerektiğini düşünüyorum ama gördüğüm kadarıyla sadece bir murg var karşımda.
En iyi si çay içmek. Her zaman yaptığım gibi o küçük salaş yere gittim. Kendi düzensizliğimi buralarda telafi edebilirmişim gibi davransam da biliyorum bu seçimlerin bilinç altımdaki yerini. 2 çay söyledim yine biri bana biri karşımdaki kocaman boşluğa... Çay bu, öyle bir meret ki tek başına içilmiyor, rakı gibi. Fazlaca Türk bir alışkanlık. Çayı getiren çocuk her seferinde yadırgasa da o ödediğim hesabın peşinde.
Çayın gelmesi ile içimdeki o kalabalık kargaşa sustu, bir yudum bir yudum daha işte biraz nefes...
Dışımdan konuşsam bu kadar yer tutmayacak cümleleri içimde büyütmek gibi kötü huylarım var benim. İçimde çok, dışımda hiç yer kaplayan serzenişlerim, hatta bile bile kabullenişlerim var. Kitaplarım da susuyor bu zamanlarda, büyük bir fırtınadan kopan yapraklar gibi ömrümün dört bir yanına savruluyor, ve yeşeriyorlar. Büyüyor cümlelerim satırlarımdan sarkarken aşağı cümlere, paragraflarım karışıyor kavgalarıma ve o bitmek tükenmek bilmez hikaye hep dolanıyor iken önümde susmuyor içimdeki yüklem yüklü kadınların kargaşaları. Nerede başladığı hatırlanmayan br giriş bölümüne bağlı bir gelişmenin son dördününde iken ana fikre ulaşmak gittikçe zorlaşıyor. Kelimeler kavram kargaşalarına dönüşürken kırmızının siyahla buluşması kadar kavgacı morun araya girmesi kadar boğucu bir kavgaya tutuşuyorum. Tüm renklerde itilaf var.
Susun desem ne, susmazlar ki... En güzeli şu çantamdaki kitap... İçindeki savaş ta, içindeki mısralar da. Düşünmek bile sakinlik veriyor.
Nazım gibi bir akşam kokuyor dışarıda, yağmur gibi, toprak gibi... Masamdaki bu çay Nazım için kaybettiğim tüm huzuru aradığım satırların için... Kitabımı rastgele açıyorum karşıma çıkan ilk şiirin satırlarının hepsi bana,içimdeki tüm orduya.
Ne maveradan ses duymak,
Ne satırların nescine koymak o “anlaşılmayan şeyi”,
Ne bir kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyi,
Ne güzel laf, ne derin kelam?
Çok şükür
Hepsinin
Hepsinin üstündeyim bu akşam.
Bu akşam
Bir sokak şarkıcısıyım hünersiz bir sesim var;
Sana,
Senin işitemeyeceğin bir şarkıyı söyleyen bir ses.
Karanlıkta kar yağıyor,
Sen Madrid kapısındasın.
Karşında en güzel şeylerimizi
Ümidi, hasreti, hürriyeti
Ve çocukları öldüren bir ordu.
Kar yağıyor.
Ve belki bu akşam
Islak ayakların üşüyordur.
Kar yağıyor,
Ve ben şimdi düşünürken seni
Şurana bir kurşun saplanabilir
Ve artık bir daha
Ne kar, ne rüzgar, ne gece?
Kar yağıyor
Ve sen böyle “No pasaran” deyip
Madrid kapısına dikilmeden önce
Herhalde vardın.
Kimdin, nerden geldin, ne yapardın?
Ne bileyim,
Mesela;
Astorya kömür ocaklarından gelmiş olabilirsin.
Belki alnında kanlı bir sargı vardır ki
Kuzeyde aldığın yarayı saklamaktadır.
Ve belki varoşlarda son kurşunu atan sendin
“Yunkers” motorları yakarken Bilbao’yu.
Veyahut herhangi bir
Konte Fernando Valaskerosi de Kortoba’nın çiftliğinde
Irgatlık etmişindir.
Belki “Plasa da Sol” da küçük bir dükkanın vardı,
Renkli İspanyol yemişleri satardın.
Belki hiçbir hünerin yoktu, belki gayet güzeldi sesin.
Belki felsefe talebesi, belki hukuk fakültesindensin
Ve parçalandı üniversite mahallesinde
Bir İtalyan tankının tekerlekleri altında kitapların.
Belki dinsizsin,
Belki boynunda bir sicim, bir küçük hac.
Kimsin, adın ne, tevellüdün kaç?
Yüzünü hiç görmedim ve görmeyeceğim.
Bilmiyorum
Belki yüzün hatırlatır
Sibirya’da Kolçak’ı yenenleri
Belki yüzünün bir tarafı biraz
Bizim Dumlupınar’da yatana benziyordur
Ve belki bir parça hatırlatıyorsun Robespiyer’i.
Yüzünü hiç görmedim ve görmeyeceğim,
Adımı duymadın ve hiç duymayacaksın.
Aramızda denizler, dağlar,
Benim kahrolası aczim
Ve “Ademi Müdahale Komitesi” var.
Ben ne senin yanına gelebilir,
Ne sana bir kasa kurşun,
Bir sandık taze yumurta,
Bir çift yün çorap gönderebilirim.
Halbuki biliyorum,
Bu soğuk karlı havalarda
İki çıplak çocuk gibi üşümektedir
Madrid kapısını bekleyen ıslak ayakların.
Biliyorum,
Ne kadar büyük, ne kadar güzel şey varsa,
İnsanoğulları daha ne kadar büyük
Ne kadar güzel şey yaratacaklarsa,
Yani o korkunç hasreti, daüssılası içimin
Güzel gözlerindedir
Madrid kapısındaki nöbetçimin.
Ve ben ne yarın, ne dün, ne bu akşam
Onu sevmekten başka bir şey yapamam.
Nâzım Hikmet
25.12.1937







