21 Mayıs 2015 Perşembe

Yol.000.000 (Yol Milyoneri) Vol#2



Artık ikimizde bahanelerin arkasına saklanamayacak kadar büyüdük. "Umutlar" besleyemeyecek kadar kora döndü. Çok tekrar yaptık sanırım. Ezbere bildiğimiz bir oyunu oynamak, içimize işleyen ikinci bir benlik gibi sardı etrafımızı.

Zaman korkularımız kadar büyüttü öfkemizi, gölgeleri hala ürkütse de bizim saklanacak, kaçacak bir yerimiz kalmadı.

Yüzleşmek her seferinde, ince bir çizgide yürümek kadar kırılgan.

Bu kırılganlık bulaşıcı bir hastalık misali agresif, bir savaş hattı kadar dinamikleştikçe "son" denilen şeyin "an" olmasına ramak kaldı. Her yeni günde o konuşmaları duymak, aynı sayfaları karıştırmak kadar bilindik. En kötüsü her hatırladığımda, uyandığımda yaşadığım o his. Ona karşı o kadar savunmasızım ki! Her şeyi değiştiren zaman, henüz bunu değiştiremedi hayatımda.

Zaten Zaman'ın çok sevdiğin birini kaybettiğini bangır bangır bağırdığı bir hal; Nasıl sevilebilir ki?

Semptomlar çok ağır. İçki ailemizin bir ferdi misali her an içimizde. Ve bu arsız misafir ile ilişkimizi bitirmek arsız metres misali zorlu ve çirkin. Okunan milyon tane yazının hepsi sanki aynı kalemden çıkmış gibi. Yaşanılanlar, hissedilenler ve söylenen yalanlar... Yalnız değilim dedirten yazılar, sanki bir işe yararmış gibi.

Yalnız olmadığını bilmek bu durumda kimseyi teselli etmiyor. Böyle bir şeye muhatap olmak, biliyor ve bildiği için araştırıyor,okuyor olmak yeterince kendini kötü hissettiriyor zaten. Öyle bir doygunluk ki bu, yeni bir kahroluşa ihtiyacı kalmıyor insanın...

Bu, ailemin en zayıf yanı. Bir zincir en zayıf halkası kadar güçlü değil mi? Eee neyi konuşuyoruz ki seninle...

Hayat öyle bir hoca ki öğretiyor ve içimde bir yerler deki bir his "Biliyorum ki final sorusu buradan gelecek  ve biz evliliğimiz ile sınanacağız" diyor..  "Ben" olgusu ne kadar dersini çalışırsa çalışsın, bu sınav "Biz" 'in vermesi gereken bir sınav. "Ben" kalırsa "Biz" kalır yani birimiz kalırsak hepimiz kalırız.

Dün ve benzer günlere bakınca durum pek iç açıcı görünmüyor. Sınav anında soruları görmesiyle sınıfta kaldığını bilen ama belki tuttururum diyerek cevap veren ve hoca kanaatine bırakan öğrenci misali kendimi kandırıyorum gibi geliyor.

Kandırıyor muyum? Sanki biraz biraz... hatta tatlı tatlı... Ama şu bir gerçek her yeni yıl darbenin şiddeti artsa da, karşılamanın gücü de bir o kadar artıyor ve acı aynı şiddette gelmiyor ve  hissetmemeye başlıyorsun. Bir nevi his soykırımı bu yaşanılan...

Öyle bir soykırım ki yalnızlaştığını bildiğin ve darbelerin acısını eskisi kadar hissetmediğin halde, kendini garip bir kalabalıkta kocaman bir boşlukta hissediyorsun. Öyle bir boşluk ki her şey yarım kalacakmış, hiç tam olmayacakmış gibi. Yarım bir hikaye ile yol alırken, bir evladı yarım bırakmak, onun hikayesinin yüklemi olarak yola devam etmek ve bu seçimin devamını bilememek en zor olanı galiba...

Lakin"Düzelmek" denilen olgu bizim için "Bir varmış bir yokmuş..." ile başlayan masal misali; Gece varmış gündüz yokmuş, bugün varmış yarın yokmuş gibi sonrasız


Gece çökmek üzere, Starkların dediği gibi "Kış Geliyor"...






5 Mayıs 2015 Salı

John Bramblitt


Çok mu zaman geçti renklerin üzerinden en son ne zaman görmüştüm seni kırmızı  yada mavinin sklemen tonunu yakalamak ne zaman bu kadar karanlık olmuştu ki? Evet şimdi sorsan söylerim sana gözlerimin önünde kararıp giden dünyayı. Tek bir atak, oysa her zamanki gibi gelmişti. Önce istemsiz kasılmalar, bulanık bakışlar ve derin bir karanlık. Karanlık bu sefer saha bir koyuydu sanki. Uyandığımda, uyandığımın farkında bile değildim. Sesler canlı, ışık ise yoktu hayatımda.

Ah karanlık öyle ani girdin ki hayatıma, bitmeyen bir rüya gibisin benim için... Karanlık koyuydu ve zordu çoğu zaman. Neden sorusuna verilecek bir cevap yoktu, kızgındım sadece. Nasıl olabilir diki bu ,nasıl benim başıma gelebilirdi ki?

Kaos bu olsa gerek.

Ses var ışık yok... Renkler... Kağıt ve bir kalem...

Günler geçerken ellerimde buldum renkleri... beyaz çok yoğun mavi daha kaygan sklemen ise biraz koyu biraz kaygan... evet her rengin dokusu farklı ...

Bugün daha da iyi hissediyorum, resmen görüyorum... Ellerim sihirli gibi, resim yaparken o 13 yaşındaki çocuk oluyorum.


Mavi sarıyla buluştuğun da ama en çok siyah renklerle buluştuğunda seviyorum... Ellerim güz oluyor,yağmur oluyor, güneş oluyor... Bana göz, yeni yepyeni umut oluyor.

Yaş(a)basmak...


Yüksek bir binanın tepesinden bakmak ve haykırmak içinden geçenleri... Aşağı bırakmak aklından omzuna yerleşen yük zerrelerini ve uçmak düşmenin ne olduğunu bilmeyen bir kuzgun misali...


Ahh işte bir sabahın daha gölgesine sığındık hep beraber... Yolda yürüyen nefes hızsızları ile karşılaşıyorum tesadüfen ve yeniden. İçlerine çektikleri dumanı paylaşmak , zehri bile başkasından yarım almak bana göre değil. Tam olmalı her şey, hele ben bu kadar yarımken...

Bu ara çok nefesimi çaldılar galiba benim...

Kaderimin oyunları pek bir cilveli pek bir benzer nedense. Bu aralar dönen senaryoyu hatırlıyorum, hiç sevmemiştim. Kanal değiştirir gibi oyun değiştirsem çok memnun olurum. Avukat olmaktan sıkıldım artık yönetmen olmak istiyorum. Yaşadığım bir şeyi sorgulamak değil henüz yaşamadığım şeyleri yaratmak istiyorum.

Evet geleceğimin mesleğini buldum sonunda, Yönetmenlik:))