Bunaltıcı bir gün, pazar! Pazar
olduğu için mi bunaltıcı yoksa bu bir tesadüf mü? Şu an tam bilmiyorum. Çocukluktan
kalma bir pazar sabah gibi fonda klasik bir müzik dönüp duruyor usulca. “Bizim
çocukluğumuzda” diyeceğimiz yaşlara gelince insan, kurulmuş saat gibi yeri
geldiğinde bu girizgahı kullanmaktan geri kalmıyor anlaşılan. Biyolojik saatin tik tak sesleri arasında
fonda çalan müziği biliyorum ama hangi şarkı tam çıkaramıyorum aslında. Kafam
dolu, kendi kendime sürdürdüğüm konuşmalarımdan bir tanesinde takılı kaldım. Haftalardır
bitmeyen bir döngüde devam ediyorum. Bir takılıp bir bırakıyorum ama ne vaz
geçiyor ne sonuç alıyorum.
Uyuyorum, uyanıyorum, yemek
yiyorum, çalışıyorum, insanlarla konuşup sohbet ediyorum ama aslında o an(!) da
değilim. Ben oradaymış gibi gülümserken çevreme, aslında içimde en derinimde bitmek
tükenmek bilmeyen o oturumun kaldığım yerinde asılı; bir konuşup bin dinler
haldeyim.
Ama geçecek biliyorum… Çünkü
istiyorum…
Bu hiç normal değil! diyen
içgüdülerim, bu arada “Normal” neydi? diyen beynimle farklı tarafta yer alınca
aklıma Türk tarihin en ikonik filmlerinden biri olan “Selvi Boylum Al Yazmalım”
da Asya isimli karakterin filmin yıllarca hafızalardan silinmeyecek, hatta tek
bir cevapta birleşmeyecek “Sevgi neydi?” sorusunu sorduğu anı geliyor.
Filimde Asya’nın kalbi ile aklı
arasında kalan “Sevgi” kavramı gibi benim de “Normal” tanımım aklım ile kalbim
arasında bu aralar. Bir tarafım Normal kavramını; “Cemşit” gibi algılamak
isterken (yani “olması gereken ama günümüz şartlarında masalsı bir kavram gibi
kalan”), diğer tarafım “Normal” kavramı daha çok “İlyas” karakteri gibi (ipe
sapa gelmez bir halde) algılıyordu.
Ne de olsa bu ara hiçbir şey
normal değildi. Ya da benim normalim buydu! Ama bu aralar bildiğim Normal bir
vardı, bir yoktu benim için.
Böyle karmaşık iki uçlu duygusal
algılamalar arasında olduğunu anladığında insan kendi kabullenişlerinden
birinde olmadığını da anlıyor. Bu anın daha farklı bir varoluşsal krizin ayak
sesleri olduğunu hatta belki de vazgeçmek ile tutunmak arasında asılı kalan
ruhunun huzur arayışı olduğunu düşünüyor. Yoğun bakımda koma da olan bir hasta
gibi yaşıyor olduğunu fark edip aslında yaşayamıyor olduğunu hissediyor.
Ben de o sebeple bir
kabullenişten daha çok zihinsel bir bağımlılığın yoksunluk krizinin
kıyısındayım anlıyorum. Öyle ki Terliyorum! Alınıma yazılan bir kaderin göz
yaşlarımı bu terleme bilmiyorum ama boncuk boncuk terlerle dolu alın
çizgilerim. Bedenim aklım gibi bir nevi isyanda, durmaz bir titreme kaslarımı
silkelerken, sinir demetlerim itaat etmemek, göz bebeklerim büyümek için deli
gibi bir arayışta. Kahkahalarla gülmek, bir taraftan da ağlamak istediğim bu
halime bakınca varlığımın onaylanmasına olan bağımlılığımın son evresinde bir
ben ile baş başayım. “Ben varım! Ve sadece var olduğum için değerliyim.” diye
bağıran tüm hücrelerime inat hissettiğim o derin değersizlik duygusunun altında
ezilirken ruhum, bedenim nefessiz kalıyor. Nefes alıyor ama boğulduğumu
hissediyorum.
Benim içimde dönüp duran bu
dönenceden bir haber herkes aynadaki aksimin gölgesinde hiçbir şey yokmuşçasına
dinleniyor? Şaşırıyorum! İstekler, talepler ardı arkası kesilmeyen yaşamsal
ihtiyaçlar bir bir sıralanırken ve hatta karşılanırken beni görmüyorlar.
“Ağlasam, Sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda” diye soran Orhan Veli Kanık kadar duyulmuyorum aslında. 1941 ‘den
beri çığlık atmak isteyenlerin diline pelesenk ama duymak istemeyenlerin
duymadığı bir çığlık bu. İmkânsız, çaresiz ve bir o kadar yalnız bir çığlık!
Şair tarafından yazıldığı kişinin duymadığı, okusa bile anlamadığı, kendini o
mısralarda bile bulamayacağı için kendi içinde saklı derin bir çığlık. Benim içim,
o tek bir mısra içerisine sığdırılmış çığlığı atarken; tarih kendini tekerrür
ettirerek, kendi içindeki çıkmaza saplanıp kalan o mısra da ki gibi kimse
duymuyor. Sadece ben! Elbette ruhun tekâmül yolunda yürürken hayatına koşulsuz
şartsız kattığı insanlarım var. Beni konuşmadan duyanlarım, ben söylemeden
bilenlerim. Onlar benim ruh Ailem. Ama şu an derdim sesimi duyması gerektiğine
inandıklarımla! En çok da kendimle galiba! Benim sesime kulakları sağır
insanlarımın arasında kulaklarım kanıyor, dolaşıyorum, anlamak istiyorum ama
kimse anlatmıyor. Zaman geçip sessizliklerin arasında çarmıha gerili kalan
umutlar bir bir tükendikçe; Kendi kendine tanıdık çığlıkları duyanların
yaşadığı ince bir sızı çalıyor bam telimde, sızım sızım sızlıyorum.
Sızladıkça, İskelet çiçeklerinin
yağmurla kavuşmasındaki o an gibi damla damla renksizleşip sonunda yok
oluyorum.
Aklım, bir kendinde bir kayıp
hallerinde gezinirken, fonda Yann Tiersen ‘in Dispute isimli o müziği çalmaya
başlıyor. Başındaki o mızıka ezgisi bir harika, Öyle ki müziğin içine hapis tüm
duyguların kulak zarında titremesi ve kalbe dokunması çok ilginç. Elime aldığım
bir bardak su ile içimi soğutmak istesem de girdiğim girdabın farkındayım, bu
pazar günü, bu ağaçlar, bu rüzgâr beni bana getirmeye niyetli. Belki bugün çocukluğumdaki
gibi kendime en yakın gündür, kim bilir.
Karşılıksız sevginin kollarında, kahramanlarımın çatımın
altındayken yaşadığım zamanları hatırladığımda içimi saran sıcacık duyguyu bırakmak
hiç istemiyorum. Bende bu sebeple kendime gelmek için İki haftadır çocukluğuma
ait annemle beraber çekildiğimiz bir fotoğrafı yanımda taşıyorum.
Evde uzun zamandır dokunmadığım
çekmecelerden birini düzeltirken sanki yeniden keşfedilmeyi bekler gibi beni
beklerken buldum o fotoğrafı. Fotoğrafta 10 yaşında ya var ya yokum. Piknik yapmak için gittiğimiz ormanlık bir
alanda çekilmiş. Yaza ait bit güne ait olsa da ormanın serinliğinde annemin
omuzlarına aldığı beyaz hırkası var. Üstümde su yeşili bir tişört ile gökkuşağı
renklerinde bir şort ile annemin kucağına yarı oturur yarı ayakta durur bir
halde yaslanmışım. Saçlarım uzun, kâküllerim her zamanki gibi benimle. Güzel
bir güne ait hatırlamasam da.
Ama o fotoğrafı yanıma almamın
sebebim bunların hiçbirisi değil. O fotoğrafı yanıma aldım çünkü uzun zamandır
özlediğim o dinginlik ile huzurun pervasız bir yansımasını kendi yüzümde gördüm.
Gözlerimdeki o sakinliği ve yüzümdeki o gülüşü çok sevdim. Annemin kollarında
olmak bana hep kendimi güçlü hissettirirdi, yeniden o duyguyu hissettim. O
kadar içim ısındı ki, bir yerde kaybettiğim umutların yerini başka bir yerde
kazanabileceğimi bana hatırlattı sanırım. Yalnız olmadığımı, sevildiğimi, hala
fırsat olduğunu hatırlattı.
Ah bu fotoğraf harika bir nefes
arası… Geçmişe ait ama şimdi taptaze hissettiriyor bana. O fotoğraf çekilirken kadrajın arakasında
duran babamın gülümseyin sesini bile duyuyorum. Güzel günlerimizi kötüleriyle
değiştirmemize sebep hangi yaralarımız sebep oluyor acaba? Nasıl bir zihin ki
bu kendini huzursuz bir yerde huzurlu hissetmeyi öğrenebiliyor. Ya da nasıl bir
öğreti kendini, olduğun ya da olabileceğin kişiyi bir başkası uğruna yok
saymayı öğretip içselleştirmene sebep olabiliyor? Düşünürken aslında temelde
“Gitmeyi” öğrenmediğimi, bırakmanın da bir seçenek olabileceğini fark ediyorum.
Savaşmaktan vazgeçmenin de onurlu bir yanı olduğunu hatırlatıyorum kendime.
Kaybetmeyi de öğrenme zamanımın geldiğini anlıyorum aslında!
Kaybetmek (!) ?
Hayır! Bırakmayı Öğrenmek!
Allah’ım neler diyorum ben? Çağımızın
egosu yüksek insanlarının öğrenmeyi hiç istemediği, ellerinden gelse lügatten
kaldıracakları bir fiili öğrenmek hatta deneyimlemek nasıl bana iyi gelebilir
ki? İnsan zihni çok hain. Hem de en çok kendine bu hainliği. Öyle ki zihnim
kuruntularımı sinsi sinsi öne çıkarak usulca bana hiç yaşanmayacak ama
yaşanabilirmiş gelecek birçok hikâyeyi anlatmaya başlıyorlar. Kuruntularımın
anımı ele geçirdiği o anlarda içimde yükselen karmaşayı hissetmeye başlamam ile
ayılıyorum aslında. İnsan bir kez fark ettikten sonra bir daha eski kişi
olamıyor. Bende de öyle oldu bir anda. Artık fark etmiştim. İçimde bir şeyler
değişmişti. Kurban rolünü oynayamayacak kadar aklım başımdaydı artık. Böylece uzun
zamandır içimde süre gelen karmaşanın hediyesi, susmuş bir zihin ile kaldım baş
başa.
Derin bir
nefes aldım.
Nefes
aldıkça içime dolan serin hava, zihnimde dolaşan fırtınadan savrulup arta kalan son acıyı da bir nebze olsun
dindirmişti. Belki de her şeyin çözülmesi gerekmiyordu.
İçimdeki
bu kırılgan huzur, rüzgarın bana fısıldadığı bir sır gibiydi. "Bazen
bırakmak da bir yol," diyordu sanki. Belki kaybetmek kötü bir şey değildi.
Belki her kayıp, yeniden başlamak için bir fırsattı.
Yüzümü
gökyüzüne çevirdim. Mavi. Derin, sonsuz bir mavi. Yann Tiersen’in melodisi hala
kulaklarımda yankılanırken gökyüzüne baktım. "En çok o maviyi
sevdim," dedim içimden.
“En çok o maviyi sevdim, iyi ki giymiştin kokun
değmişti maviye, yoksa seni nasıl tanıyacaktım” sözlerini okuduğum kısa öyküyü hatırlarken
gökyüzünün mavisi beni kendine sakladı. Ve işte orada, aklıma gelen Behçet Aysan’dan bir şiirin ilk
üç mısrası ile bir gülümseme yayıldı dudaklarımda.
“Bilirim yarın diye
bir şey var
çeliğin su katılmamış yanı
ırmakların geçilecek, fırtınaların dinecek
Bir yanı var
ömrümüzün
belki bir gün gülecek.
Selam verip
selam alacak…”
Hayat,
karmaşıktı evet, ama bir yandan da çok basitti. Rüzgar esiyordu, yapraklar
şakırdıyordu, gökyüzü maviydi ve ben, bu anın içindeydim. Var olmak için daha
fazlasına gerek yoktu.
Yavaşça
gözlerimi kapattım ve kendime fısıldadım: "Geçecek... Her şey
geçecek."









