28 Eylül 2024 Cumartesi

Fotograftaki Kız...

 


Bunaltıcı bir gün, pazar! Pazar olduğu için mi bunaltıcı yoksa bu bir tesadüf mü? Şu an tam bilmiyorum. Çocukluktan kalma bir pazar sabah gibi fonda klasik bir müzik dönüp duruyor usulca. “Bizim çocukluğumuzda” diyeceğimiz yaşlara gelince insan, kurulmuş saat gibi yeri geldiğinde bu girizgahı kullanmaktan geri kalmıyor anlaşılan.  Biyolojik saatin tik tak sesleri arasında fonda çalan müziği biliyorum ama hangi şarkı tam çıkaramıyorum aslında. Kafam dolu, kendi kendime sürdürdüğüm konuşmalarımdan bir tanesinde takılı kaldım. Haftalardır bitmeyen bir döngüde devam ediyorum. Bir takılıp bir bırakıyorum ama ne vaz geçiyor ne sonuç alıyorum.

Uyuyorum, uyanıyorum, yemek yiyorum, çalışıyorum, insanlarla konuşup sohbet ediyorum ama aslında o an(!) da değilim. Ben oradaymış gibi gülümserken çevreme, aslında içimde en derinimde bitmek tükenmek bilmeyen o oturumun kaldığım yerinde asılı; bir konuşup bin dinler haldeyim.

Ama geçecek biliyorum… Çünkü istiyorum…

Bu hiç normal değil! diyen içgüdülerim, bu arada “Normal” neydi? diyen beynimle farklı tarafta yer alınca aklıma Türk tarihin en ikonik filmlerinden biri olan “Selvi Boylum Al Yazmalım” da Asya isimli karakterin filmin yıllarca hafızalardan silinmeyecek, hatta tek bir cevapta birleşmeyecek “Sevgi neydi?” sorusunu sorduğu anı geliyor.

Filimde Asya’nın kalbi ile aklı arasında kalan “Sevgi” kavramı gibi benim de “Normal” tanımım aklım ile kalbim arasında bu aralar. Bir tarafım Normal kavramını; “Cemşit” gibi algılamak isterken (yani “olması gereken ama günümüz şartlarında masalsı bir kavram gibi kalan”), diğer tarafım “Normal” kavramı daha çok “İlyas” karakteri gibi (ipe sapa gelmez bir halde) algılıyordu.

Ne de olsa bu ara hiçbir şey normal değildi. Ya da benim normalim buydu! Ama bu aralar bildiğim Normal bir vardı, bir yoktu benim için. 

Böyle karmaşık iki uçlu duygusal algılamalar arasında olduğunu anladığında insan kendi kabullenişlerinden birinde olmadığını da anlıyor. Bu anın daha farklı bir varoluşsal krizin ayak sesleri olduğunu hatta belki de vazgeçmek ile tutunmak arasında asılı kalan ruhunun huzur arayışı olduğunu düşünüyor. Yoğun bakımda koma da olan bir hasta gibi yaşıyor olduğunu fark edip aslında yaşayamıyor olduğunu hissediyor.

Ben de o sebeple bir kabullenişten daha çok zihinsel bir bağımlılığın yoksunluk krizinin kıyısındayım anlıyorum. Öyle ki Terliyorum! Alınıma yazılan bir kaderin göz yaşlarımı bu terleme bilmiyorum ama boncuk boncuk terlerle dolu alın çizgilerim. Bedenim aklım gibi bir nevi isyanda, durmaz bir titreme kaslarımı silkelerken, sinir demetlerim itaat etmemek, göz bebeklerim büyümek için deli gibi bir arayışta. Kahkahalarla gülmek, bir taraftan da ağlamak istediğim bu halime bakınca varlığımın onaylanmasına olan bağımlılığımın son evresinde bir ben ile baş başayım. “Ben varım! Ve sadece var olduğum için değerliyim.” diye bağıran tüm hücrelerime inat hissettiğim o derin değersizlik duygusunun altında ezilirken ruhum, bedenim nefessiz kalıyor. Nefes alıyor ama boğulduğumu hissediyorum.

Benim içimde dönüp duran bu dönenceden bir haber herkes aynadaki aksimin gölgesinde hiçbir şey yokmuşçasına dinleniyor? Şaşırıyorum! İstekler, talepler ardı arkası kesilmeyen yaşamsal ihtiyaçlar bir bir sıralanırken ve hatta karşılanırken beni görmüyorlar.

“Ağlasam, Sesimi duyar mısınız, Mısralarımda” diye soran Orhan Veli Kanık kadar duyulmuyorum aslında. 1941 ‘den beri çığlık atmak isteyenlerin diline pelesenk ama duymak istemeyenlerin duymadığı bir çığlık bu. İmkânsız, çaresiz ve bir o kadar yalnız bir çığlık! Şair tarafından yazıldığı kişinin duymadığı, okusa bile anlamadığı, kendini o mısralarda bile bulamayacağı için kendi içinde saklı derin bir çığlık. Benim içim, o tek bir mısra içerisine sığdırılmış çığlığı atarken; tarih kendini tekerrür ettirerek, kendi içindeki çıkmaza saplanıp kalan o mısra da ki gibi kimse duymuyor. Sadece ben! Elbette ruhun tekâmül yolunda yürürken hayatına koşulsuz şartsız kattığı insanlarım var. Beni konuşmadan duyanlarım, ben söylemeden bilenlerim. Onlar benim ruh Ailem. Ama şu an derdim sesimi duyması gerektiğine inandıklarımla! En çok da kendimle galiba! Benim sesime kulakları sağır insanlarımın arasında kulaklarım kanıyor, dolaşıyorum, anlamak istiyorum ama kimse anlatmıyor. Zaman geçip sessizliklerin arasında çarmıha gerili kalan umutlar bir bir tükendikçe; Kendi kendine tanıdık çığlıkları duyanların yaşadığı ince bir sızı çalıyor bam telimde, sızım sızım sızlıyorum.

Sızladıkça, İskelet çiçeklerinin yağmurla kavuşmasındaki o an gibi damla damla renksizleşip sonunda yok oluyorum. 


Aklım, bir kendinde bir kayıp hallerinde gezinirken, fonda Yann Tiersen ‘in Dispute isimli o müziği çalmaya başlıyor. Başındaki o mızıka ezgisi bir harika, Öyle ki müziğin içine hapis tüm duyguların kulak zarında titremesi ve kalbe dokunması çok ilginç. Elime aldığım bir bardak su ile içimi soğutmak istesem de girdiğim girdabın farkındayım, bu pazar günü, bu ağaçlar, bu rüzgâr beni bana getirmeye niyetli. Belki bugün çocukluğumdaki gibi kendime en yakın gündür, kim bilir.

Karşılıksız sevginin kollarında, kahramanlarımın çatımın altındayken yaşadığım zamanları hatırladığımda içimi saran sıcacık duyguyu bırakmak hiç istemiyorum. Bende bu sebeple kendime gelmek için İki haftadır çocukluğuma ait annemle beraber çekildiğimiz bir fotoğrafı yanımda taşıyorum.

Evde uzun zamandır dokunmadığım çekmecelerden birini düzeltirken sanki yeniden keşfedilmeyi bekler gibi beni beklerken buldum o fotoğrafı. Fotoğrafta 10 yaşında ya var ya yokum.  Piknik yapmak için gittiğimiz ormanlık bir alanda çekilmiş. Yaza ait bit güne ait olsa da ormanın serinliğinde annemin omuzlarına aldığı beyaz hırkası var. Üstümde su yeşili bir tişört ile gökkuşağı renklerinde bir şort ile annemin kucağına yarı oturur yarı ayakta durur bir halde yaslanmışım. Saçlarım uzun, kâküllerim her zamanki gibi benimle. Güzel bir güne ait hatırlamasam da.

Ama o fotoğrafı yanıma almamın sebebim bunların hiçbirisi değil. O fotoğrafı yanıma aldım çünkü uzun zamandır özlediğim o dinginlik ile huzurun pervasız bir yansımasını kendi yüzümde gördüm. Gözlerimdeki o sakinliği ve yüzümdeki o gülüşü çok sevdim. Annemin kollarında olmak bana hep kendimi güçlü hissettirirdi, yeniden o duyguyu hissettim. O kadar içim ısındı ki, bir yerde kaybettiğim umutların yerini başka bir yerde kazanabileceğimi bana hatırlattı sanırım. Yalnız olmadığımı, sevildiğimi, hala fırsat olduğunu hatırlattı.

Ah bu fotoğraf harika bir nefes arası… Geçmişe ait ama şimdi taptaze hissettiriyor bana.  O fotoğraf çekilirken kadrajın arakasında duran babamın gülümseyin sesini bile duyuyorum. Güzel günlerimizi kötüleriyle değiştirmemize sebep hangi yaralarımız sebep oluyor acaba? Nasıl bir zihin ki bu kendini huzursuz bir yerde huzurlu hissetmeyi öğrenebiliyor. Ya da nasıl bir öğreti kendini, olduğun ya da olabileceğin kişiyi bir başkası uğruna yok saymayı öğretip içselleştirmene sebep olabiliyor? Düşünürken aslında temelde “Gitmeyi” öğrenmediğimi, bırakmanın da bir seçenek olabileceğini fark ediyorum. Savaşmaktan vazgeçmenin de onurlu bir yanı olduğunu hatırlatıyorum kendime. Kaybetmeyi de öğrenme zamanımın geldiğini anlıyorum aslında!

Kaybetmek (!) ?

Hayır! Bırakmayı Öğrenmek!

Allah’ım neler diyorum ben? Çağımızın egosu yüksek insanlarının öğrenmeyi hiç istemediği, ellerinden gelse lügatten kaldıracakları bir fiili öğrenmek hatta deneyimlemek nasıl bana iyi gelebilir ki? İnsan zihni çok hain. Hem de en çok kendine bu hainliği. Öyle ki zihnim kuruntularımı sinsi sinsi öne çıkarak usulca bana hiç yaşanmayacak ama yaşanabilirmiş gelecek birçok hikâyeyi anlatmaya başlıyorlar. Kuruntularımın anımı ele geçirdiği o anlarda içimde yükselen karmaşayı hissetmeye başlamam ile ayılıyorum aslında. İnsan bir kez fark ettikten sonra bir daha eski kişi olamıyor. Bende de öyle oldu bir anda. Artık fark etmiştim. İçimde bir şeyler değişmişti. Kurban rolünü oynayamayacak kadar aklım başımdaydı artık. Böylece uzun zamandır içimde süre gelen karmaşanın hediyesi, susmuş bir zihin ile kaldım baş başa.

Derin bir nefes aldım.

Nefes aldıkça içime dolan serin hava, zihnimde dolaşan fırtınadan savrulup arta  kalan son acıyı da bir nebze olsun dindirmişti. Belki de her şeyin çözülmesi gerekmiyordu.

İçimdeki bu kırılgan huzur, rüzgarın bana fısıldadığı bir sır gibiydi. "Bazen bırakmak da bir yol," diyordu sanki. Belki kaybetmek kötü bir şey değildi. Belki her kayıp, yeniden başlamak için bir fırsattı.

Yüzümü gökyüzüne çevirdim. Mavi. Derin, sonsuz bir mavi. Yann Tiersen’in melodisi hala kulaklarımda yankılanırken gökyüzüne baktım. "En çok o maviyi sevdim," dedim içimden.

 “En çok o maviyi sevdim, iyi ki giymiştin kokun değmişti maviye, yoksa seni nasıl tanıyacaktım” sözlerini okuduğum kısa öyküyü hatırlarken gökyüzünün mavisi beni kendine sakladı. Ve işte orada,  aklıma gelen Behçet Aysan’dan bir şiirin ilk üç mısrası ile bir gülümseme yayıldı dudaklarımda.

“Bilirim yarın diye bir şey var
çeliğin su katılmamış yanı
ırmakların geçilecek, fırtınaların dinecek

Bir yanı var
ömrümüzün
belki bir gün gülecek.

Selam verip
selam alacak…”

 

Hayat, karmaşıktı evet, ama bir yandan da çok basitti. Rüzgar esiyordu, yapraklar şakırdıyordu, gökyüzü maviydi ve ben, bu anın içindeydim. Var olmak için daha fazlasına gerek yoktu.

Yavaşça gözlerimi kapattım ve kendime fısıldadım: "Geçecek... Her şey geçecek."


30 Mayıs 2024 Perşembe

Bu benim Masalım...



Kocaman bir merhaba 43 sana... 

Bu benim hikayem, bu benim masalım diyen Aleyna Tilki' den bile öğrendiklerimle beraber, kendi gezegenimde yeni yaşımı karşılamanın derin keyfinden Yeniden merhaba!

Seneler zihnimden habersiz gün be gün geçip giderken, uykudaki bir tarafım hep aynı yaşta kaldığıma ikna iken; "hep aynı yerde olduğunu sanma" lüksünden yararlanmayacağım zamanlara yaklaşan doğum günleri daha bir kıymetli oluyor sanki. Aynı bugün gibi...

Her yeni yaşla beraber biriken defterlerinde kabaran yılların hesaplarını, insanın tek bir el hamlesiyle itip tozu dumana katıp, taze bir yaşa yer açma telaşı dolup dökülüyor içinden.

Bugün tam de öyle, tek hamlelik harika bir gün!

Anneme dalin şampuanımın bittiğini haber vermem gerektiğini öğreten reklamların varlığından, yapay zekanın sahte dünyasına varan bir ömürde şaşırmak ile alışmak arasında çok ince bir çizgide yürüyor insan.  Dopamin dozunun aşıldığı bağımlılıkların arifesinde doğan günlerde akıyor çoğu zaman.

Yaşadığımız çağın hızının gerisinde dinlenen ruhlarımız ile çağın ilerisine gitmeye çalışan beyinlerimizin buluştuğu nadir soluklanma anlarında insan bu hayatta en çok kendini bulmak için çıktığı bu yolda kendine varmak istiyor. 

Ben de bu sene yeni yaşımı 

"Yaşam; Başkasından daha iyi olmakla ilgili değil,

Eski halimizden daha iyi olmakla ve gerçekte kim olduğunu keşfetmen ile ilgili." diyen Richard Feynman sözüyle kutluyorum.

Ve saygı ile önünde eğiliyorum. 

Yaş almak ile Yaşlanmak arasındaki derin kırışıklıklarda arayıp bulduğum kendim ile çok mutluyum. Olmak istediğim kişiye yürürken bana eşlik eden kendi kök insanlarımla koşullardan bağımsız bir olmaktan son derece memnunum. İyiki beraber köklendik sizlerle... 

Yolda yürürken dönemeçlerde döktüğüm yada kattığım, hayatımın bir kısmına şahitlik eden yaprak insanlarım ve varlığı ve yokluğu bir nedene bağlı dal insanlarımla karşılaşmış olmaktan derin bir minnet duyuyorum. Hayatımda var olarak beni bana getirdiğiniz için.  

Bulduklarımla aradıklarım hep aynı olmadıysa da; vardığım yerde beni bekleyen kendim, hep olması gerektiği gibi bir hal ile karşıladığı için çok şanslıyım. Düştüğümde kalkarken üstümden silkelediğim toz misali,zorluklarda yıllar içinde unutulup dost meclislerinde bir kahkaha ile anılan anılara dönüştüğü için minnettarım. Bir bakıma o gün "zor" olan bugün için "kolay" oldu.

Ben de yansımalarım arasında öğrendiklerim,kaybettiklerim, hatalarım, bulduklarım, bulamadıklarım ve unutamadığım anılarımla yaptığım bavulumla yeni yaşıma taşındığım bir gündeyim. Bugün ruhumun kanıtlanamayan 21 gramında yaşayan nice tarafımla bir olduğum harika bir gün ve ben 42 yaşıma veda edip 43 yaşıma merhaba diyorum.

Benimle bu günü paylaşan, arayan , soran, hatırlayan anan, mesaj atan herkese çok teşekkür ederim...

Her Zaman 30 Mayıs'ın en güzel yanı siz oldunuz...

Eksilmeden çoğaldığımız, nice güzel yaşlara...

Sevgilerimle...❤️

 

22 Eylül 2022 Perşembe

Bir saat Bir gün Bir hafta Bir ay derken Bir yıl geçti



Bir saat Bir gün Bir hafta Bir ay derken Bir yıl geçti....


Zaman geçtikçe, büyüdükçe daha çok şey bilirim sanarken cevabını bilmediğim sorularla cehaletimin daha çok arttığı, hayatımdaki insanlarımla daha kalabalıklaşırım sanarken kayıplarımla daha da yalnızlaştığım  geçmek bilmeyen ama çabucak geçen bir sene benim oldu. Böylece büyüdükçe daha cahil, daha yalnız olduğunu anlamakla baştan aşağı her hücremde sorgulanırken, kalbimdeki sızı da her anım sandıklarımla içimi biraz daha acıttı. Her gün bilmediğim sorularla boğuşmaktan, bildiğimi bilmediğime karar verdikçe, bildiklerimi kaybettikçe, duygu duvarlarımın taşları tek tek yıkıldıkça koca bir yükün altında adımı, kimliğimi, anılarımı, biriktirdiklerimi kısaca mihenk taşımı kaybettim. O zamanlar kaybettiğimi sandım. Çalındığını fark etmem uzun gecelerime, yanlış yere koyduğumu anlamamsa çeyrek ömrüme bedel oldu.

Aynalarda tanıdık bir an bulurum umuduyla gözlerime her baktığımda, "Bilinen" 'in sağladığı güvenli limanlardan uzaklaşan şüpheli anılar gördüm. Hazan mevsiminin yangınları yüreğe düşünce sınavları, fırtınaları çok olur, rüzgar sert eser, düz yollar sarp kayalık oluverir. Gönül gözümde gül bahçeleri olan yolların; zehirli dikenlerle, Sarp kayalıklarla bezeli olduğunu anlamak için düşmem , en çok emin olduklarımdan sınıfta kalmam gerekti. Ben de en çok emin olduklarımdan, sahip olduğumu sandıklarımdan ve daha üzücüsü anılarımdan oldum. Böylece anılarımı kaybettiğim kocaman bir ömrüm, satırlara koca boşluklar çıkan ekranlarım oldu.

 Engellerin zihnininiz de olduğunu söyleyen tüm inanışlara inat engelleri kalplerinde olan hologram insanlarım önce oldu, sonra yok oldu. İçim ezildi, yüreğimi dillerine alıp doladıkça içim acıdı. Acı büyüdükçe içimi yaktı, yangın var diye yandıkça zamanla, hangi anda tam bilmediğim bir sabah kalktığımda öylece insanlarım yok oldu. O sabah uyanmak için aynaya baktığımda bildiğimi sandığım benden eser yoktu...

Olan basitti ben gidince, onlarda gitmişti... Ama aslında onlarda bir sene önce sen bu hayattan göçünce gitmişlerdi... Bende kalan sadece sandıklarımdı... Cehalet her yerdeydi...

Tüm çocukluğum, gençliğim, bütün hatalarım, başarılarım, yaptıklarım, yapmadıklarım, yapamadıklarım, vaz geçtiklerim, vazgeçemediklerim, koktuklarım, içimdeki 243 kadın, daha kimler kimler bir olup beni bir odanın içinde hapsettiler. En çok da yapmadıklarımla, vazgeçmediklerim söylenirken 243 kadın dağıldı parçalanan cam parçaları gibi; bitişi olmayan bir boşluğu doldurmaya çalışır gibi zaman aktı geri dönememek üzere. Ölümlü beynimin kusurlarına sığınmaya çalışarak biraz kaçsam da beceremedim. Ne zaman kaçtım desem zihnimin dehlizlerinden yankılanan o sesi kendi sesimi susturamadım. Bu zaman içinde haksızlığa uğramış, kurban edilmiş geçmişimin gölgesinde yenilenmeye çalışmanın, kocaman bir girdabın yanında kürek çekmeye benzediği günlerim oldu.

O günde öyle oldu

Kocaman ölümcül bir girdabın yanında, küçücük bir kayığın içinde korkudan ölmemek için asılmış kürekleri çekiyormuş gibi ...

Sevgiyi, sevgisizliği ayıramadığım gibi

Yalanın gerçeğe yenildiği ama kazana mutluluk getirmediği gibi bir gündü işte.. 

Sonra bugün oldu... Sabah oldu, Güneş doğdu... İçimde yine 243 kadın... Ayna da yeni bir ben...

Kulağım da ;

  Jabbar, Deeperise yeni yorumuyla  "Cesaretsizce olmuyor"







14 Eylül 2021 Salı

Unutmanın merhameti ile büyüyen çocuklar...

 

Bir insanın en büyük kaybı onu koşulsuz seven insanların bu hayattan göç etmeleridir her zaman. Bu zamana kadar en büyük kaybımı yaşadığımda Çocuktum... Önce Anneanemi, bir kaç yıl sonra teyzemi kaybettiğimde aklı ermez dedikleri yaşlardaydım. Ama yaşanan duygunun yaşı olmayınca, aklım ermez sanılan bir yaşta, onlar gittiğinde yalnızlığı öğrendim desem yalan olmaz. Kocaman bir aileden içine çekilen küçücük çekirdek aileye dönüşü gördüm. Neşenin sessizliğe dönüşümünü izledim. Çocukluğumun şahitlerini kaybettikçe, Özlenilmenin büyük bir lüks olduğunu anladığımda büyüdüm aslında.

Onlarsız ilk yılbaşında bana alınılmayan hediye ile hatırlanmadığımı hissettiğimde yaşadığım boşluk ile büyüdüm. Daha 8 yaşındaydım, ama büyümüştüm. Unutmanın merhametiyle büyüdüm yaşı kaç olursa olsun içinde hep çocuk olan her çocuk gibi...

Zaman hatırlattı kendinin sonsuz olmadığını elbette, ama bahanelere sığınan aklımızla içimizde yaşayarak Yaşlıydı, Acı çekiyordu, ve daha aklıma gelmeyen bir çok bahaneyle dindirdik içimizde kabaran duyguları...

Ama sen gidişinle yeniden bana 9 yaşımda ki o yanlızlığımı hatırlattın...Tüm kaybettiklerimle beraber kaybede bileceklerimi hissettirerek hatırlattın... 

Öyle bir gittin ki sen gittin ama sesin kaldı aramızda... Dönüp arkamıza baktığımızda dokunabilirmişiz gibi gelen günlerde, bize bıraktığın mesajlardaki zamanda asılı ama bu anların yansımalarında yokluğunla ezildiğimiz zamanlar bırakarak gittin.

Bir nefes, bir gün derken kocaman 40 gün geçti. Gitti. Elimizde yaşanmışlıklardan başka bir şey bırakmadan; Herkes de, her yerde bir parçasını bırakarak gitti.

Günler gitti ama pişmanlıklar kaldı bizim çıkınımızda, daha fazla yapmadığımız her an için yaşanan, o gün için küçük bugün için telafisi mümkün olmayan pişmanlıklar. Yapmadıklarımız, yaptıklarımız, anlatmadıklarımız, söylemediklerimiz, ertelediklerimiz, unuttuklarımız, düşünmediklerimiz, düşünemediklerimiz ile dolu pişmanlıklar... 

Yumrular oturdu dokuz boğum boğazımıza, ne indi biraz aşağıya ne çıktı yukarıya. Her bir boğumda yeni bir hikaye ile acıttı canımızı... Göz yaşları sadece taşan duygular olarak aktı, asıl acılar akmadı gözlerimizden, dökülmedi dilimizden... Boğazımızda düğüm düğüm kaldı. söylemediğimiz gölgelerimiz de kaldı. 

Öyle şeyler yarım kaldı ki boğazımızdaki düğümlerde gülsek gülünmez, değişmesini istesek de değişmez... 

Mesela Bir dizinin sezon sonunda anlatılmayan hikayesi bile yarım kaldı. Son olduğunu bilmeden yaşadığımız diğer günler gibi yarım kaldı. Ölümü unutan cahil zihinlerimizin neşesinde, yaşayacağımızdan emin bir halde, iki ay sonra izleyeceğimiz  bölümle yeniden başlayacak heyecan yarım kalmasın diye anlatmadığımız hikaye bile boğazımda düğüm kaldı. 

Anlatmadığım için özür dilerim...

Gidişinle ardında bıraktığın bir çok güzel anı olsa da şu anda bize daha çok acıyı öğrettin desem kızar mısın bana acaba. Dışı parlak jelatinlerle kaplı içi boş ambalajlar gibi geçen bir zamanın içindeyiz. Öyle bir zamanki başlangıcı var ama bitişi yok. 

Her gün kendime bitişi olmayan bir boşluğun içi nasıl doldurulur? diye soruyorum aslında. Zaman neyi ne kadar doldurur? ya da gerçekten dolduran şey zaman mı? diye düşünürken bir anda acaba  bizim ölümlü beynimizin en büyük kusurunun bize sunduğu kolaylık mı? diye sormadan edemiyorum.

Tüm sevenlerin olarak şu kusurlu beynimizin içini doldurmak için ne kadar çok çabaladığımızı bilsen üzülür müydün, gurur mu duyardın inan bilmiyorum. Ama çabalıyoruz... 

Halen inanmak ile inanmamak arasında çarmaha gerilmiş olsak da deniyoruz. 

Alışmaya çalışmak diyorlar buna... Hazmetmek, Kabullenmek...  Yaraya tuz basmak...  daha neler neler diyorlar... Sözlerle güzel diyorlar da,  çevremde senin yokluğunu her hatırladığında defalarca ölüp yeniden dirilen insanları görmüyorlar. Sen bir günde öldün anne ama ardında 40 günde ölemedikleri gibi yaşayamayanları  bırakarak gittin... 

Unutmanın merhameti ile sarılacak yaralar olmasaydı kimse yaşayamazdı elbet. Kırk günü devirdiğimiz  bugünde Tüm sevenlerin için; Evvel zaman içerisinde bu ateşin düştüğü her gönlün acısının geçmesi gibi  unutmanın merhametine sığınıyorum...

Yattığın yer incitmesin, 

Huzur ve Sevgiyle Işıklarda kal...


28 Kasım 2020 Cumartesi

Kanlı Dolunay




İlk romanımı (?) 10 yaşımda 5 kız arkadaşım ile birlikte yazmıştık. Aklımızdaki düşünceleri kağıda dökmemiz yaklaşık 2 günümüzü almıştı ki işin en zor kısmı ismini bulmak olmuştu, yoksa yazı yazmakta bir sorun yoktu bizim için. Kitap dediğin neydi ki, yazmak istemek yeterliydi. Evet aslında işin en önemli kısımlarından biriydi bu belkide ama biz henüz öğrenmemiş olsak da, tek başına yeterli değildi. 

Popüler kültürün esiri bir korku romanı yazmaya karar vermiştik. Neden korku romanı diye soracak olursanız inanın hatırladığım öncelikli bir sebebimiz yok. Belki izlediğimiz filimlerden hatta bence daha çok izleyemediklerimizden böyle bir karar vermiş olabiliriz. Ne de olsa, insandaki merak duygusu değil miydi, bu dünyadaki bir çok şeyin var edilme, keşfedilme sebebi?

Bizimde elimizde meraklı, fark edilmek isteyen, kendi içlerinde bir çok savaşı olan 5 kız karakter vardı. Geriye sadece her hikayede olan bir kötü karaktere, olayın geçtiği bir  yere ve zamana karar vermemiz gerekiyordu. Tüm bunları bir araya getirdiğimizde elimizde kocaman, herkesin ilgisini çekecek bir roman olacağından kesinlikle emindik. 

Biz de çalışmaya başladık, bol tartışmalı, hengameli, kahkahalı anların ardında elimizde resimlerle en fazla 8 sayfalık bir romanımız(!) olmuştu. İstediğimiz kadar sayfaları çevirip duralım,hadi şunu da ekleyelim diyelim yinede 8 sayfanın üzerinde bir materyal elde edememiştik. Evet "roman" diyorum çünkü o zaman için bizi bunun aksi bir duruma ikna edebilecek hiç kimse olabileceğini sanmıyorum. Yani yayınlama şansımız o gün için olsaydı bugüne kadar yazılmış, roman olduğunu iddia eden en kısa yazı ödülü ile kariyerimizin ilk ve son gününü birlikte yaşayacağımız  kesindi. İlk yazdığımız yazı bize göre roman, otoritelere göre kısa bir öykü bile olamasa da; bugün bile hala o günkü o beş kızın özgüvenini özlüyor ve taktir ediyorum. 

40 yaşıma yaklaştığım şu günlerde elimde neyim var diye dönüp kendime baksam dahi, o 5 küçük kızın yoktan var edeceklerine inandıkları öz güvenin yarısı bile yok derim. Klasik bir kırk yaş bunalımı eşiği diyenleriniz olacaksa da, yaşadığımız devirde her yaşa, cinsiyete, her  ana özel depresyon çeşitleri olduğundan en son ne zaman normal kabul edildiğimi ben bile pek hatırlamıyorum demekten onur duyarım. 

Düşünsenize 2 yaş ergenliği ile başladığımız anormalleşme hareketimizin her evresinde ki benim çocuk olduğum zamanlarda bu tip psikolojik kavramlar yerine "Şımarık" "Canı dayak istiyor" gibi bir çok ipe sapa gelmez gerekçelerle geçiştirilen bir dönemin çocuğu olaraktan, bu dönemin çocuklarına nazaran daha çok eleştirildiğimiz düşünülürse "Normal" kavramı gerçekten sözlük kavramının dışında bir ütopya gibi durdu  bizlerin hayatlarının her evresinde. 

Kimse bizim kızabileceğimize, isteyemeyeceğimize inanmak istemedi. İhtimal dahilinde bile değildi evde kalmayı istemimiz. Ne zaman "hayır" desek, "ergenlik bunalımında " , "sınav stresinde", "okulu bitirme depresyonu bu ", "İş arıyor ondan gergin.", "askere gidecek", "evlenecek", çocuk doğuracak".... diye diye uzayıp giden uzun bir listenin her maddesi üzerinden geçtik,ara sıra bazı maddeleri es geçsek de bazı maddeleri de en az 5 er kez tekrar etmek durumunda kaldık.

Çok anladık, "Niye ?" dediler. Anlamadık, "Aptal mısın?" diye sordular. Onların soruları bizimde cevaplarımız hiç ama hiç bitmedi. Gerçi cevaplarımız ile sorular hiç karşılasıp örtüştü mü diye soracak olsanız , ne yazıkki o da olmadı bizim hayatımızda. Biz faranszız kaldık hasbe has Türk olan ailelerimize. Böylece sistem her yerde hata vermeye başladı. Anlayamadığımız hatalarla çevrelendikçe etrafımız bu sefer "Endişe " dediğimiz yeni bir sözcüğe sığındık tüm jenerasyonlar olarak. Böylece modern çağ ile birlikte hepimiz içimize; her gün için endişe üreten fabrikalar kurmaya başladık. Üretim enerjisini değişen dünyadan aldığı kadar içinde ürettiği hayallerdende almaya başladı bu fabrikalar. Önce Hayallerimize ulaşamayacağımıza inandırdılar, sonrada kurmaya devam etmemizi istediler. Böylece içimiz başaracağımıza inanmadığımız hayallerimiz ile dolup taşmaya başladıkça bizde endişe fabrikalarımızda biriktirdiğimiz hayallerimizi yakmaya karar verdik. Sanki endişelerimiz son bulurmuş gibi. Oysaki buradaki hesap da ne yazıkki çarşıya uymadı ve biz hayalerimizi yaktıkça, başaramayacağımıza daha çok inanmaya başladık. Bu inancımız güçlendikçe belki hiç yaşamayacağımız endişelerimizin esiri olmaya devam ettik.




Bende kendi inanarak kurduğum fabrikalarımda, kendi inanmadığım hayallerimi gerçekleştiremediğim için endişelenirken birgün endişelerimin gerçekleşmediğini fark ederek daha büyük bir şaşkınlık yaşadım. Gerçekleşmiyordu çünkü gerçekten olmasını istediğim şeylerle ilgilenmiyordum. Nerde olamayacak iş var, gidip onu elimle koymuş gibi buluyor sonrada endişelenmeye başlıyordum. Yani boşu boşuna harcadığım zamanlarımdan elimde hiç zaman kalmadığını göremeyecek kadar kördüm.

Ama bir gün olduğum kişi ile olduğuma ikna olduğum kişi ile aynada birbirimize bakarken buldum kendimi. Dışımdaki bedenin giydiği kıyafetlerin, taktığı takıların, yaptığı makyajların içinde; o görünmez sandığım çocukluğumdan beri biriktiğim boşluğu dolmadığını gördüm. Gözlerimin en kuytu köşelerinde saklanan çocuğun nefes alışlarını hissettim. Tüm bedenim ürpermiş, korku tüm tüy diplerimden kaçmaya çalışırcasına yayılmıştı. Korku hissetmek en çok korktuğum duygu ile burun buruna gelmiştim. Kaçmak ilk tercihim olsada bu sefer aynada gördüğüm gözlerin en derinindeki hüzün beni kendine tutsak etmiş ve kendine acıma evresinin sorusu "Neden" yerine yüzleştiren, maskeleri değil gerçeği bulmak isteyenlerin o tehlikeli sorusu dökülmüştü dilimden; Nasıl?

Ve o gün bildiğimi sandığım ama aslında hiç bilmediğim zorlu bir isyan başladı içimin en saklı köşelerinde! Zordu, karşımda düşman diye ben; Öyle bir ben ki herşeyini ilmek ilmek kendi ellerimle büyüttüğüm, ömrümü beraber geçirdiğim, hormonlarımla yönettiğim, öfkeli perdelere sakladığım, iğneli yollara düşürdüğüm ve en çok ben olmak için savaştığım bir olduğum bir ben vardı. Daha önce de kolay yada zorlu mücadelelerim olmuştu yenilgilerim yada zaferlerim ama bu sefer başkaydı. Başkasına karşı kazanılacak bir zafer veya bir yenilgi değildi beni bekleyen. Kazansamda kaybedeceğim bir zafer yada kaybetsemde kazanacağım bir yenilgiydi yaşayacağım. 

Gece saatleriydi, Kalbimde ki öfke yangınıyla içimdeki isyan birliği karanlıkla beraber çoktan harekete geçmiş önüne kattığı ne varsa bakmadan yakıp yıkmaya başlamıştı bile. Önüne kattığı ne varsa ardı sıra uzayıp giden yanan bir harman bırakıyordu. İçimde savrulan kor tanelerini izlerken şölensel bir ayin sahnesine eşlik ediyormuşsunuz gibi bir his bıraksada, benim içimde düştüğü yeri yakıyor, canımı acıtıyordu.  Canım yandıkça içimde hapis ne kadar duygu varsa hepsi er meydanında şaşkınlıkla bir yerlere savruluyordu lakin yine en önden endişelerim kaçıyor, büyüyerek savaşı kazanmayı umut ediyorlardı. Endişe fabrikalarımda alarm çoktan verilmiş, benim için çalışması gereken korku reseptörlerim en ilkel dürtüler tarafından ele geçirilmiş, endişelerimin emrine verilmişti. 

Endişe fabrikalarımın kapısına vardığımda, uçuşan eteklerimden tepemden yağan korlar sebebiyle yanıyor, esen rüzgar sebebiyle tütüyordum. Ateşle dumanın kızıydım aöa gördüğüm isyanın büyüklüğü karşısında şaşkınlık içerisindeydim. Bir insanın nasıl böyle kendine düşman olabilirdiğini aklım almıyordu. Sonuçta bu da bir dipsiz kuyu idi. Dipsiz karanlıklara düşen çok parçam vardı benim. Bu parçalarım olduğu için tanıdığımı sandığım sularda bu gece yabancı olmaktı bana zor gelen. 

Düşüşlerini izlediğim bir çok ruh gibi bazılarının o kadar karanlık ve dipsizdiki düştükleri yer, kendileri hiç bir zaman göremedikleri gibi gerçekten düşmenin de acısını hiç tadamamışlardı. Belki zemine bir kez vursalar, o acıyı hayallerinde milyonlarca kez yaşamak yerine gerçekten bir kere tatsalardı kendilerine gelemeyi isteme şansları olabileceği gibi acılarınında bir son kullanım zamanı olurdu. Ama ne yazık ki o uçsuz bucaksız düşme kuyularında ne kendilerini buldular ne de aradıklarını... ve ben bugün o kuyunun içinde tüm sakındığım parçalarımla yere çarpmak önce bine bölünmek sonra yekpare olabilmek için kendimle savaşıyordum.

Ben bu savaşın en kanlı zamanlarını yeniden yaşarken gökyüzünde yükselen Kanlı ayımın yansıttığı yansımalarda yaptığım tüm hataları, aldığım tüm öğretileri, uyumadığım geceleri, güldüğüm için suçlandığım tüm günleri ve mutlu olduğum için suçlu hissettiğim her anı görüyordum. Kendimle yüzleşmek için aydaki yansımamı görmeliydim.

Ayın yanına vardığımda, aşağısı tam bir yangın yeriydi. Yukarı çıkıldıkça serinleyen havaya inat aşağısı keder, üzüntü ve öfkeyle ısınmış bunalmıştı. Ayın kendi serinliğine baktığımda kendi karanlığında beni beklerken buldum. Geleceğimden emin bir hal, üstünde rüzgardan uçuşan bulutlar vardı, yanına usulca oturduğumda yorgundum. Ne kadar orada öyle oturdum dünya saati ile bilmesemde bir zaman sonra sanki içimden geçen soruları duymuşcasına anlatmaya başladı sakince.

Ay;

Ben, dünya var olduğundan beri bu gökyüzünde hep var oldum dedi. Işığı güneşten aldığımı söyleselerde ben güneşin geceleri var olduğunun en etkili kanıtıydım hep aslında. Çünkü Güneşe sığmayıp ondan kaçanların sığındığı bir liman oldum. Gündüzlerin çoşkusunun geceye dönerken çoğu evde kaybolduğunu gördükçe, geceleri parlamanın ne denli önemli olduğunu anladım. Her şeyi bilerek hep aydınlık tarafım ile var olmak istedim insanların hayatında. Öyle de oldum aslında. Çok az kişi benim karanlık yönümü bilmek istedi ki onlarda pek bakamadılar benim o dipsiz karanlığıma. Bir süre baktılarsa da en çok ışığımı aradılar o sessiz zamanlarda.

Sense şimdi o karanlık yanımda kendi aydınlığına gidecek karanlığı arıyorsun, İnsanın kendi karanlığını görmesi zordur ama ama sana küçük bir ironi ile Güneşten bir alıntı ile gecene ışık olmak isterim. dedi.

"Güzel bir gülü, güzel bir geceyi, güzel bir dostu herkes ister. Önemli olan gülü dikeniyle, geceyi gizemiyle, dostu tüm derdiyle sevebilmektir." der Şems.

Sende kendi karanlığından geçerken kendini böyle sev. Hatanla, eksiğinle, yanlışınla sev. Doğruya ulaşma azminle sev... Değişebilme gücünle  Ya da Değişmemeyi tercih etmeyi seçtiğin gücünle sev..

Öfken dindidğinde zor dediklerin zor olmayacak ama kolay sandıklarının da kolay olmadığını göreceksin. Bu seni zorlayacak bazen, hazır ol. Tanıdık bir düşman tanımadığın bir dosttan daha samimi gelebilir burada sakinliğin içinde dirayet göstermeli ve eski bilindik sulardansa bilmediğin yeni sulara yönelmelisin. En görünmez anlarda korkuların seni eski tanıdık bir dost gibi bir sıcaklıkla karşılayacaklar, Özlediğin bu sıcaklığı hatırlayıp neyi özlediğini bilmeden sarılmayı arzulayacak hatta geri dönmek isteyeceksin belki dayanamayacak döneceksin bile. Ama geri dönmeden önce dur ve bekle. İçinde hissettiklerni bir düşün ve içindeki hangi senin tercih ettiğine odaklan. Odaklan ki korkuların seni kandıramasınlar... En kötüsü yüzleşmektir unutma, o sebeple en çok kendini sev, en çok kendine inan. dedi.

Tüm bunları söyleyip bitirdiğinde Sabah olmuş, güneş ışıkları gündüzü haber vermeye başlamışlardı bile.

Ay ile sohbetimizin sonuna geldiğimiz bu anda endişelerimin boş yaygaralarından başka birşey sabaha kalmamıştı. Yangın yeri hiç olmamış gibi her şey süt liman bir sakinliğe dönmüştü. Düşmüş parçalanmış, bir parçaya dönmek istemiştim. Evet şu an bir parçaydım ama bu sadece başlangıçtı, bu parçalanıp yeke dönmek kaç gece sürerdi bilinmez ama bir kez başlamıştı. Durma eşiğinin geçilmiş olmasının garip huzuru eşliğinde yeni bir güne merhaba denilmişti.

Geriye en zor sanılan kolaylar ile kolay olduğuna emin olunan en zorlar kalmıştı...




26 Ocak 2020 Pazar

Çatlak...




Tozlu tahta masaların arasından içeri girdiğimde beni odunsu baharatlı tatlı bir koku karşıladı. Bu kokunun yanından geçerken eski bir tamamlanmamışlık hissinin tüm bedenimi sarmasına bütün boşluklarıma, çatlaklarıma sızmasına izin verdim. Göz önünde olanın en karanlık sırları saklaması gibi bilindik bir melodiydi fonda çalan, saklanan ise bendim bu sefer. O kadar bilindik bir melodiydiki sessizlik ile eş sayılabilecek kadar fark edilmezdi.

Ellerim o eski masaların üzerinden akarken yüzlerce yılda oluşan  çatlakların içine dolan eski anılara yavaş yavaş sızarak ilerledim. Masaların odunsu yapısındaki kusurlar aynı insan ruhlarının kusurları gibi göz önünde ama görünmezdi. Bu görünmez kusurlarla eskiliklerine eskilik katan küfümsü belli belirsiz bir kokuda içinize işliyordu. Masalarda oturan tek tük kişileri görsem de , akıllarından atmak için geldikleri anıların kalabalıkları mekanın ağırlığına ağırlık katmış gibiydi. 

Uzak bir köşeden mekanı dolduran piyano tınılarına eşlik eden puslu bu sese yakın olmak için seçtiğim masaya ilerlediğimde, kendi kalabalığım ile karşılaştım. Tam da bazı bilinen klişe lafların gerçekleşmediğine dair cümleler kurarken oturdum masaya. "Her acının zamanla bir gün geçmeyeceğini , her gidenin mutlaka geri dönmeyeceğini ve  her aşığın bir gün affetmeyeceğini" anlattıkları koyu bir muhabbete ortak ettiler beni.

Bir salgın tarafından tüm hücreleri ele geçirilmiş hastalıklı bu bedendeki bir zihinde yaşanan, bu beklenenden fazla gerçek dışı sohbetleri insanın kendisine çok görmemesi gerektiğini öğreneli psikologlarla işim bitmişti. Beklenenin ne olduğuna bağlı olarak salgının şiddetinin tanımı belirsiz olsa da ben tam bir istila altındaydım. Tırnak köklerime kadar batmıştım. Saç diplerime kadar acıya bulanmıştım. Acının saf kan çocuğuydum.

Piyanonun tuşlarına belli belirsiz dokunduğunda dördüncü kadehimi bitirmek üzereydim. Mum alevindeki hipnotik etkiyle son yudumu da aldığımda gelecek ve geçmişten eser kalmamıştı. Sonsuz bir şimdi içinde avare bir hoşnutluk ile kendimi daha da dibe itiyordum. Bugün içindeki en karanlık tarafımı özümsemeye  karar vermiştim, bugün bu savaş son bulacaktı. Beşinci kadeh elinde gelip karşıma oturduğunda, gerçek ile hayal arasında bir yerde kaybolmuştum. Olanların zihnimin içinde mi yoksa oturduğum bu barda mı olduğundan emin olamıyordum, hatta acaba gerçekten bu bardamıydım artık ondan ile emin değildim.

Delirium kıyısında dolanan, saklanacak eşikler bulamamış,koşmaktan yorulmuş kendi ile yüzleşmekten kaçmaya çalışan bir faniden kim ne isterdi ki... 

Kaosları, derin sessizliklere tercih ederim her zaman. Ne de olsa  cehennemde olduğunda cehennemi sonuna kadar hissede bilirken, derin sessizliklerde kayboluyor, elinde kalan derin bir boşlukla kendi zihnine yeniliyordu çoğu zaman. Sürekli başa alınan bir işkence gibi zihninde yankılanan sözcüklerle savaşırken yorgun düşüyor, üşüyordu insan.

Ben bu kadar üşürken elinde bir kadeh ile kalabalık masama oturduğunda şaşıracak kadar bile halim kalmamıştı. Susmak ile bir şey söylemek arasında bazen çok uzun mesafeler olabiliyordu, bugün olan tam da buydu.  

Tam o sırada müzik birden durdu, belli belirsiz alkış sesleri ile mekan bir anlığına sessizliğe gömüldü, ve o zaman benimle konuştu.

"Özür dilerim." dedi. Fısıltı gibi tonda, sanki duyulursa kendi kırılırmış gibi bir hal içerisindeydi. Yılların verdiği bilindik bir kıyı değildi bu gece. Birlikte olduğumuz tüm yıllar boyunca içimize sızan bir kuruntunun gerçek olduğu bir andı. Bildiğimizi sandığımız ama yaşamadan asla öğrenemeyeceğimiz ölüm gibi bir deneyimdi işte. Bittiği için eski olan ve sadece bittiği için yeni olacak bir yarını barındıran bir andı.

Hiç istemediğini söylerken hep istediğini fark ettiğin bir şey gibi tarifsizdi. Her yol ayrımı öyle olmazdı ama bu gece ayrılan sadece yolumuz değil kaderimizdi de. Kaderim en başından beri ben olmaktı ve bu gece karanlığım ile yüzleşip kabul ettiğim, yeniden ben olduğum ilk geceydi. 

Sustum bir süre  yüzüne baktım, yüzündeki tüm o çizgileri gördüm, her bir çizginin oluşunu anımsadım tüm yenilgi ve zaferlerimi gördüm, gülümsedim sakince ve sadece "Beni ben olmaya götürdüğün için teşekkür ederim." dedim. Getirdiği son kadehi sahibine yani ona uzattım. 

Yavaşça girdiğim en karanlığımdan  masadan kalabalığımı ona bırakarak kalktım. Onunda bir gün kendi olmasını diledim içimden. İçeride ne kadar kalmıştım bilmeden, uzaktan çalan melodileri arkamda bırakarak tozlu barın kapısından çıktım... 

Dışarıda soğuk bir kış havası , etrafta soğuktan kaçan insanlar vardı. Tüm o masaları, çatlakları,içine sızanları ve o eski küf kokusunu düşündüm bir an, sonra ciğerlerime dolan temiz havayla beraber bütün eskileri yeniler için arkamda bırakarak yürümeye devam ettim...

Sokak lambalarının yansımasını, içinden çıkan sıcak havanın buharlaşmasını hissettim. İçimde akan kanın sıcaklığını, üşümeyi tattım... Evime geldiğimde ellerim üşümüş ama içim sıcacıktı. Kendime sıcak bir kahve hazırladım nede olsa eskiden bana kalacak en güzel kokuyu bırakacak değildim ya... Üstümde kalan eskiye ait ne varsa çıkardım yavaşça bir daha giymemek üzere, sıcacık bir duş aldım. Kahvemi alıp salondaki camın yanında duran koltuğuma oturdum. Koltuğumun kenarında duran kitabımdan rast gele bir sayfa açtım ve Tanrının benimle konuşmasını umut ettim. Açtığım sayfada yazan bir cümleyi okuyarak, uyumaya karar verdim. 

Yatağıma yattığımda Mevlana'nın o sözü hala aklımda yankılanıyordu...

 " Dün zekiydim dünyayı değiştirmek istiyordum. Ama bugün bilgeyim kendimi değiştiriyorum"...

Hücrelerimdeki değişimin bilgeliğinde derin bir uykuya dalmak için gözlerimi yeni bir gün ağırana kadar kapadım...



8 Ocak 2019 Salı

İskelet Çiçekleri



Bulanık geçen pazarlardan biriydi. Hava doğanın her tonuna gebe bir anne gibi katman katman uzayıp giden, beyaz pamuk tarlası gibiydi.  Bizse  bu tarlanın gönüllü köleleriydik resmen. Keyif alsak yarım kalacak suni bir görüntünün anlık misafiriydik o kadar. Belki öleceğimiz anda milisaniyenin binde birinde  bile aklımıza gelmeyecekti, lakin o an için paha biçilemezdi. 

Zamane insanları gibi bu anı bir karenin içine hapsetmek, o ana bir kadrajdan bakmak yerine o anı sadece o anda bırakmak istedim. Çünkü o öyle güzeldi ve  paylaşılmamalıydı.  Biz insanlar garip yaratıklardık, kendimize iyi gelen şeylere bile ara verebiliyorduk ki sevmediklerimiz için zaman dahi kaybetmiyorduk. Mantık, istek, kalp üçlemesinde seçilen yollar pek kalbi olmuyordu. Ya da benim yaşadığım materyalist dünyanın çaresi bulunamamış hastalığı bu idi.

Biz insanoğlu kesinlikle anlaşılmazdık. Anlaşılmak için doğmamıştık. Tüm söylevlerimiz anlaşılmak üzerine kurulu olsa da gerçek bence kesinlikle bu değildi. Doğamıza aykırı bir şeffaflık beklentisi içerisindeydik. Bu şeffaflık beklentili lakırdılarla çevrili sohbetlerde alışılmış cevap kalıplarını kullanmak da adetten olduğundan günlük sahte sohbetlerin alışılagelmiş cevaplarını vermek de biz de usta olmuştuk.  En bilindik sorumuzun "Naber" en bilindik yalanı "İyilik" demekti.

Avcılık içgüdüleri olan her hayvanda olduğu  kadar gizemli kalmak isteyen, diğer tüm gözlerden saklanmak isteyen bir yanımız muhakkak ki mevcuttu. Hem çok göz önünde olmayı arzuluyor ama bir taraftan da hiç fark edilmek istemiyorduk. Dedim ya tehlikeli yaratıklardık. Ama içimizdeki en tehlikelimize "Kadın" yarı tanrı olanına "Anne " demiştik.

Hamilelik süreci bir kadın için tam bir metamorfoz hikayesiydi ; Bir kadının İnsanlıktan Tanrıya dönüşmesinin başka bir anlamıydı. Bu yaşanmadan bilinemeyecek, öğrenilemeyecek yegane bir dersti tüm kadınlık için.  Bunu ilk anne olduğumda, bu dünyada ki tüm sınırlar önümden teker teker çocuğum için kalkarken ben gücüme güç katarak büyürken öğrendim. Anne olmak böyle bir şeydi. Tüm zayıflıklarından sıyrılıp ayakta dimdik durabilmekti. 

Korktuğun her şeyden artık korkmamaktı! 

Doğa da her hikayenin sonu ne yazık ki başarı içermiyordu. Doğa ananın en büyük tetikçisi, Doğal seksiyon denilen acımasız bir katildi. bu sebeple güçsüz, hasta, olan hiç bir varlığın yaşamaya yada gen aktarımı için çiftleşmeye hakkı yoktu. Doğa böyle bir yerdi. Yeşil yapraklarının, kuru toprağının altında, derin sularının içinde irili ufaklı bir dolu katili barındıran acımasız bir yerdi. Ve bu yerde zayıflara hiç yer yoktu. Acımasız kadınların kurduğu kolonilerde kendini beğendirmek için çabalayan erkeklerin arasında geçen bir yaşam savaşıydı yaşanılan. Kimilerinin gerçekten yaşadığı, kimilerinin öldüğü, kimilerinin ise yaşarmış gibi yaptığı bir yaşam alanıydı. Hayatta kalma ebeveyinlerden alınan bir miras gibi doğumla beraber verilen, ve genlerle aktarılan paha biçilemeyen ilk derstir.

Aileniz sizin bu hayatta kim olacağınıza, nasıl çocuklar yetiştireceğinize, hatta eş olup olmayacağınıza kadar her şeyin en temelini oluşturur ve siz değişmezseniz değişmez bir temelin başlangıcı ve sonudur. Yani hayatta kalmak bir sanattır, ve gen transferi ölümsüzlük kapısını açan yeğane sırdır.

Bu kadar kavram karmaşalarının içinde kahvemi yudumlarken benim aile hikayemi düşünmeden edemedim. Öyle ki metamorfozunu tamamlayamamış bir anne ile metamorfoz bilmeyen bir babanın evladıyım. Doğa daha evrimini tamamlayamamış bu iki insana nasıl bir hikaye yazmak istedi bilemesem de, benim kabullenişlerim oldukları kesin. Ben ailemin iskelet çiçeğiydim. Güzel günlerde gördükleri, yağmurlu zamanlarda görünmez olan.


Televizyonda bir belgesel kanalı açık. Vahşi doğa üzerine hikayeler anlatıyorlar. Hayvanlar aleminin krallarından, annelerinden, çocuklarından bahsediyorlar. Doğa da hep başarı hikayeleri yaşadığı için ölen hasta yavruların bu hikayelerde pek yeri olmaz o sebeple pek kimseler anlatmaz, bilmezde. Aile bireyleri tarafından yok sayılır, vardır ama o kadardır. Yürümesi, koşması hep kendi başınadır. Aynı yuvada yalnız bırakılan kartal yavruları gibi hayatta kalmayı öğrenmek için önce ölmeyi göze almaları gerekir. Hayatları yuvadan atlamayı göze almakla başlar.

Benim hikayemde pek farklı değil, her şey yuvadan atlamak ile başladı lakin hikayeye göre yere çakılmadan önce kanat açıp göklere süzülmem gerekirken bizim absürt hikayemizde ben ne yazık ki yere çakıldığımda ölmek yerine gözlerimi dünyaya açmış oldum.

Ve bu uyanış metamorfozun ilk evresi ile aynı zaman denk gelmesi hayatın sadece tesadüfi bir cilvesi olabilirdi ki benim asıl hikayem kaybolmam ile başladı.

Basit bit insan yavrusundan, tanrıya oradan da sadece ben olmaya uzanan bir yola dönüştü. Bu yola girmemde emeği geçen anneme ve babama sonsuz teşekkürlerimi iletmeden geçemeyeceğim. Tüm iyiliklerine rağmen kayıtsızlıkları ile karanlıklar, aydınlıklar hep bana ait oldu. En zayıf taraflarım en güçlü yanlarıma dönüşürken en büyük kavgam oldular.

Hayatta ki en karanlık anlarımda dahi sığınacak bir çatı aramayan yanımı; Küs olduğu için geceleri kabuslardan korku ile uyandığı halde babasının yanıma gitmeyen o inatçı küçük kıza borçlu oldum. Kendi annesine ihtiyacı olduğu için beni annesi sanan anneme büyümeyi borçluyum.

Hayvanlar aleminde her yavruya bakılmaz, yavrulara bakılırken annenin tercihleri, iç güdüleri ne göre hormonlar karar verir. Yavrunun gücüne sağlığına, en iyi genleri taşıyıp taşımamasına bağlı olarak iç güdüsel olarak karar verilir. Doğa da güçlü yavru yaşar. İnsan oğlunda seçim kriterleri değişse de bir seçim olduğu aşikar.

Bugün 40 yaşıma yaklaştığım şu günlerde artık bir önemi yok, kabul ettim. 

Çözümü kendi içinde olan sorunlar için kişisel gelişim uzmanlarına yapılan yatırımları anlıyorum. Bu bile biz insan evlatları için bir kaçış, başkasının çözmesine duyulan arzunun dayanılmaz çekiciliği sadece...  Aldatıcı bir rüya işte.

Hayattan ne öğrendiğimi sorarsanız kendime has şeyler öğrendim. 

Mesela; Doğru sorulara doğru cevapları verebiliyorsan, bu cevapları beğenmesen de kabul edebiliyorsan her şey geçiyor. Mevzu kabul edip yeniden başlayabilmekte. Ve kendinden ölümsüz gerçekleri sevmek de sanırım.

Akşam çıkan yıldızları, sabah doğan güneşi sev mesela. Bahar geldiğinde açan çiçekleri, kış geldiğinde yağan karı sev. İçtiğin bir kahvenin kokusunu içine çektiğinde tüm evreni içinde hissetmeyi sev. Hayatın süprizlerini sev. Kimi zaman omzuna konan bir samimi eli, kimi zaman ansızın gelen bir dostun sesini duymayı sev. Kitapları sevenleri sev, iki kağıt parçası arasında dünyaları paylaşanları sev. Değeri pahada değil manada arayanları sev... İki lafın belini kırdığın kişileri sev. Yanında olduğu söylene kaderini değil seninle değişen kademi sev...

Ama sen en çok kendini sev...