17 Ağustos 2016 Çarşamba

Böğürtlen Kışı, Mandalina Yazı...




Kapıdan içeri girdiğinde etraf çok karanlıktı, el yordamıyla yolunu bulmaya çalışsa da pek başarılı olduğu söylenemezdi Adela' nın. Gözlerinin alışmasını bekledi girdiği odanın ortasında.  Karanlık da dahi çok güzeldi. Ona ait gizli bir mabet hatta kendine has baharat kokuları ile bezenmiş bir cennetti. Sigorta kutusunu bulmak biraz zamanını alsa da  cep telefonunun ışığının yardımıyla sigorta kutusuna ulaştıktan sonra, tanıdık eski bir dosta kavuşan bir can misali kalbi heyecan ile dolmuştu ışığın odaya yayılmasıyla beraber. Oraya gelmeyeli ne kadar da uzun zaman olmuştu. Kendi kendinin misafiri bile olmamıştı.Uzun bir kaçışın en yorgun deminde limanına dönmüştü. 

"Kendimi daha çok ziyaret etmeliyim." diye geçirdi içinden. Kıkır kıkır bir hali vardı zaten son zamanlarda. Uçuşan alev misali nereye konacağı, nereyi yakacağı belli olmasa da gittiği her yere bir şeyler bırakıyordu.

Elindeki bavullarını yere koyduktan hemen sonra mutfak için aldığı malzemeler ile birlikte içeri geçti. Uzun bir yoldan gelmiş olmasının yanı sıra, bu ev de şarap içmek başlı başına bir ritüeldi ve ritüeller eksiksiz ama hemen yapılmalıydı. Bu sebep ile evden çıkarken hazırlayıp yanına aldığı şarabını açıp dinlendirmeye bıraktığında bir taraftan da kendine atıştırmalık bir şeyler hazırlamaya başlamıştı bile. Kendi gelmese bile 2 haftada bir eve gelen temizlikçi kadının varlığına o gece şükretti. Evi tertemizdi ve dolayısıyla ona düşen sadece dinlenmekti. Dinlenmek için müzikden başka bir eksiği yok gibi görünüyordu. Teknoloji ne güzel bir şeydi, sevdiği müzikleri küçücük bir kutunun içinde aklına esen her yere götürebilmek büyük bir özgürlüktü. "Sihirli küçük kutular." diyordu bu kendi küçük hacmi büyük depolara... İçine müziğin devlerini sığdırdığı sihirli kutusunu alıp müzik çalarının başına geçti, bir kaç küçük aramanın akabinde evin içini Doris Day in o buğulu sesiyle beraber  Fly To The Moon sözleri doldurdu.

Evinin  en sevdiği köşesine kocaman balon kadehine doldurduğu şarabı ve küçük atıştırmalıkları ile geçerken dans eder adımlar atmaya başlamış kendi etrafında dönen küçük bir kız çocuğu gibi şen şakrak bir eda ile gitmişti.

Pofuduk bir baba koltuğunun kollarına kendini bıraktığında ne kadar yorulduğunun da farkına vardı. Ayaklarını uzatıp saatine baktığında gecenin yarısı olmak üzereydi. Şarabıyla beraber atıştırmalıklarından yerken, cama vuran yağmur damlaları bir hediye gibi sunuldu ruhuna. Adela mutluydu. Uzun bir aradan sonra suya kavuşan toprak misali her damla ile yeniden açan çiçekler gibi heyecanlı hissetti. Çantasından çıkardığı kendi romanının sayfalarını bebeğini seven bir anne itinasıyla açtı ve içine dolan kitap kokusu ile derin bir haz duygusu yaşadı.

Başarmıştı, sonunda kendine ait bir kitabı vardı. Kapağının üstünde ellerini gezdirirken her bir noktayı keşfetmek istermiş gibi narin ve hassastı. Bu kitap da onun yıllar içinde özenerek sabırla işleyerek büyüttüğü inci tanesiydi. Üstüne titrediği, gözünün nurunun kalbinden kopup gelen küçük ama kocaman parçasıydı içinde sakladığı. Öyle ki bilmeyenin başka bilenin başka okuyacağı sayfalardı parmaklarının ucunda can bulan. Bir tarafı böğürtlen kışı diğer yanı mandalina yazıydı...

Rastgele bir sayfa açtı kitabından ve başladı okumaya fonda çalan tatlı tınının eşliğinde...


"Sam kış bahçesinde atesin yanında kendine ait bir mabet inşaa etmişti. Özenerek seçtiği sonbahar yastıkları ile bezeli bej koltuğa ilk görüşte vurulmuştu. Koltuğun üzerindeyken kendini yuvasına tünemiş bir kuş gibi özgür ve huzurlu hissediyordu. O gün de her zaman ki gibi evin içinde işlerle uğraşırken kış bahçesine geldiğini hiç fark etmemişti. Bu bilinç dışı seçimlerine cani sıkılmıyor değildi. Bu aralar sık sık olmaya başlamıştı ki bu pek de Sam'a göre bir davranış değilse de önüne geçemiyordu.
Öyle bir bahçeydi ki içinde birbirinden yüksek ağaçlar ve onlara sıkı sıkı sarılan sarmaşıklar ile çevrelenmiş bir kale kadar korunaklıydı dış gözlere. İnsan buradayken hayat denilen her şeyin son bulup onunla var olduğuna inanabilirdi. Kendi cennetinde bir Tanrıça gibi hissetti Sam ve oradayken kendinin tadına vardığını hissetti ki bu tarifi zor bir zevkti. 
Aleks eve geldiğinde kapıda Sam'in arabasının orada olduğunu gördü.  Arabanın üstündeki kara bakılırsa Sam o gittiğinden beri evden dışarı çıkmamış görünüyordu. Eve girdiğinde Sam'i hiç bir yerde yoktu. Elindeki torbaları mutfağa bırakırken Sam'i kış bahçesinde otururken gördü. 
Aleks, Sam'in kendini doğaya bırakırken koltukta oturmak ile yatmak arasında bir pozisyon seçtiğini fark etti. Ayaklarını ateş çukurunun kenarına dayamış asi bir Kızılderili gibi görülüyordu. Yüzüne vuran ateşin, üstüne giydiği salaş buluzun ve tüm vücudunu saran kotunun üstüne aldığı bir beden büyük paltonun içinde, meydan okur bir eda ile duruyordu. Bu umursamaz kendinden emin hali herkesi deli edebilirdi. Kısa dalgalı sarı saçlarının koltuğun yastıklarına dalga dalga yayılışı, dudağındaki belli belirsiz ifadenin kırmızı rujuyla yarattığı o sarsılmaz soğuk duruşuyla alev alev yanıyordu. Dışındaki bu kırılmaz sanılan miğferlere, yanında büyüttüğü sütunların içine sakladığı küçük bedeni ile zamane savaşçıların kanını taşıdığına yemin edebilirdi.

Aleks onu uzaktan izlemeyi bile seviyordu. Onun kendi olduğu hallerini, kendi kendine gülüşlerini seviyordu. Telefonunu çıkartıp Sam'a merhaba yazdı. Bu mesajı aldığında Sam'in yüzündeki ifadeyi görmek istiyordu. Aleks mesajı gönderip sessizce bekledi, sanki nefes alsa anın büyüsü bozulacakmış gibi nefesini tuttu kısa bir süre.
Sam usulca telefonunu aldı ve mesajı okurken en güzel gülüşlerinden birini bahşetti kendi yalnızlığına.  Aleks için bu gülüşün bir tarifi yoktu. Dünyanın en mutlu adamı olmak diye bir şey mümkün ise Aleks o adamdı. Öyle ki Aleks için onu düşünmek bile yeterliyken, onu böyle görmek dayanılmazdı. Alışmak sadece bir andan ibaretti ki o da Sam'a sadece küçük bir an içinde aşık olmuş, alışmış ve en derinlerine kabul etmişti. "

"Ne aşk ama" dedi içinden Adela... Hele Sam'in Aleks'i tarif ettiği o paragrafı her okuduğunda sanki kendi yazmamış gibi tüyleri diken diken oluyordu. Bir an durup o sayfaları yazdığı dönemi düşündü, gülümsedi inceden ve okumaya devam etti kaldığını düşündüğü yerden.

"Sam bahçede düşen kar tanelerinin arasında ateşin yanında otururken Aleks den mesaj gelmesiyle içini sıcacık bir duygu kaplamıştı. Sam için Aleks değişik bir adamdı, içine ilmek ilmek işleyen işlerken de kendini belli etmeyen ama varlığıyla yaşama anlam katanlardandı. Nefes almak gibi bir şeydi Sam için. En huysuz zamanlarında, kendi içinde fırtınalar koparken dingin duran, ama sakinlediğinde bir bardak suyun içinde fırtına koparanlardandı. O gün de bahçe kapısında elinde şarap kadehleri ile gördüğünde yüreği yerinden çıkacak sandı. Aleks'i bir başka seviyordu. Baştan aşağı olduğu gibi. Duruşunu, bakışını, sesini varoluşunu ve onu var etme biçimini.

Aleks'in her konu da sade ama şık kendine has bir tarzı vardı. Bugün asi bir seçim yapmıştı öyle ki siyah boğazlı kazağı ve altına giydiği puslu gri kadife pantolonunun içinde ulaşılmaz bir hali vardı. Bakışlarında munzur bir ifadesi olsa da sıcacık bir gülüşü hiç esirgemezdi. Hemen bahşetti zaten en güzelini. O kadar güzel gülümsüyordu ki, özlemişti hem de hiç söylemediği hiç bilmeyeceği kadar...Bazı şeyler anlatılmazdı, kelimeler yetersiz eksik kalır haksızlık ederdi söyleyenin hislerine. Sırf bu sebep ile sadece yaşanır ve bilinebilirdi. Tüm varlığı ile tamamlamıştı Sam'i. İçinde hissettiği fırtınanın en büyük sebebiydi, görmeden geçirdiği günlere tahammülü yoktu. Kokusuna hapsolmuş bir ten kadar yakın olmalıydı. Gece içinde hapis olmalı, sabah sıcaklığında uyanmalıydı. Özlemişti bunun başka bir adı yoktu. İki gün bile fazla gelmişti. Dayanamamıştı.

Koşup sımsıkı sarıldı boynuna. Şen şakrak kahkahasıyla "merhaba" dedi Sam. Kokusundan kocaman bir yudum alıp yüzünü boynuna gömdüğünde Aleks " Seni Seviyorum" dedi. Eğer bir resim yapmak isteseydi Aleks ve konusu "özlemek" olsaydı bu andan daha iyi tarif edebileceği başka bir an seçemezdi."

Adela kocaman bir yudum aldı şarabından ve sabahı bekleyemeden, saatin kaç olduğunu önemsemeden mesaj yazmaya başladı.O da Özlemişti ve bu duyguyu tarif etmek için en doğru zamanda olduğunu hissetmişti. Alel acele olmayan ama özensiz denmeyecek kısalıkta bir mesaj yazdı; bu mesajı anlayabilecek tek adama, yani Mark'a.

"Özledim seni  Sam in Aleksi betimlemesi, Aleksin Sam'e susaması gibi." yazdı ve  gönderdi. Hiç bir kıpırtı olmadı telefonunda. Ulaştığından bile emin değildi. Sabahı istemese de beklemek zorundaydı, istemese de anlamak zorunda kalmıştı. Şımarık bir kız çocuğu edasıyla offladı.

Bir kaç parça daha dinledi, şarabın  kaç kadehi doldurduğuna aldırış etmeden. Kitaptan bir kaç parça daha okudu, gözleri yorgunluktan yanıyordu artık yatsa iyi olacaktı. Işıkları yavaş yavaş kapattı, tam yatmak üzereydi ki  kapı zilinin çalmasıyla irkildi.

Çakır keyifti Adela, Saati yada kimin geldiğini sorgulayacak halde hiç değildi. Kapıya yöneldiğinde burnuna tanıdık bir koku yüreğine tatlı bir heyecan kapladıysa da Mark olabilme ihtimalini pek konduramadı. Hayal kırıklıklarından hoşlanmıyordu ne de olsa. Hem attığı mesaj Mark'a ulaşsaydı hemen onu arardı diye düşündü. Büyük bir merak ve usanmışlık ile kapıya gitti. Kapının gözünden baksa da karanlıktan hiç bir şey görememişti. sakin bir tavır ile kapıyı açtığında siyah boğazlı kazağının içinde kitabının kahramanı ona sarılmayı bekliyor bir halde buldu.

"Özlemek" eğer tarif edilseydi ancak Sam ile Aleks gibi anlatılırdı ama yaşansaydı ancak bizimki kadar güzel yaşanabilirdi diye düşündü ve Mark kulağına fısıldarken Rabinranath Tagore'un o eşsiz mısralarını; yok oldu kokusunda, teninin sıcaklığında...


Seni – Yalnız Seni 
Seni – yalnız seni der yüreğim

Yalnız seni – yalnız seni – yalnız seni

Günümde gecemde nice tutkularım
Seni der – yalnız seni – yalnız seni
Bir ışık dileği şavklanır karanlıklarda
Derininden derininden seslenir bilincin
Yalnız seni der – yalnız seni – yalnız seni
Nasıl çarparsa vargücüyle karayel
Durgunluğa suskunluğu -son- diye
Öyle çarpar aşkına başkaldırışım
Öyle çarpar – öyle ses verir acılı :
Yalnız seni der – yalnız seni – yalnız seni – yalnız…

13 Ağustos 2016 Cumartesi

Yollar...



Yollar...

Hayat dediğimiz, yol ayrımlarında geçen anlara hapis kalan bir resimden başka bir şey değilken resmin içinde bu anları görmezden gelerek ilerliyoruz. Doğmayı seçmemişken, ölümü ise hiç istemiyorken seçimlerin arifesinde geçen günlere ömür diyoruz biz insanoğlu. Oysaki doğmayı seçmediğimiz, ölümü istemediğimiz kocaman bir yalandan başka bir şey değil. Beni ben yapan bir hücrem doğmak için savaş verirken, diğer yanım ona kollarını açarken ve birleştikleri anda var olan bir mucizeye nasıl istememek diyebilirim ki? Yada doğduğum anda öleceğim en gerçek son iken nasıl istemediğimi iddia edebilirim ki? Oysaki ölmek için doğmuş olmamızdan bir haber attığımız her adım ile bilinen sona farklı yollardan yaklaşan canlılardan başka bir şey değiliz.

Yollar... Bizi başkalaştıran, dönüştüren, var eden ve yok eden yollar. Biz doğduğumuzda var olan ve öldüğümüz de yok olan yollar... Ve bu dünyada çizilen senaryodan vazgeçmemek için her yalana tutunan bir bilinç... 

Ne tuhaf...

Kumsaldaki deniz kokusu ve o derin maviliğin ayışığı ile buluşmasını denizin en derin noktasında karşıladım. Kollarını açan, tüm bedenimi sarmalayan ve her nüfuz ettiği yeri iyileştiren yeniden var eden bir bütünlük ile karşıladı beni. Uzun süredir ayrı kalan iki dost misali bir muhabbetin en heyecanlı yerindeki derin bir haz duygusu ile kavuştuk ve ay üstüme doğduğunda tüm ışıklarıyla yıkarken ruhumu kalabalıklarımdan ayırıp kendime gelen tatlı bir kapı açıldı sanki. Denizin ortasında salınan bir su damlası misali tek ama teslimdim tüm evrene... Tüm var olma hengamesine inat kocaman bir hiçlik tadında bir nefes oldu o kısa an karanlık ruhuma... Sadece o kısa an içinde tüm dünya yok oldu ve yeniden var oldu, tüm nehirler bir kezde benim için kuruyup tekrardan doğdu kaynaklarından ve ay benimle battı güneş benimle doğdu. Kısacık bir ana sığdı her şey, koca bir ömre bedel olmayan.

Bedelsiz var oluşlarda bulduğunda kendini, kocaman bir merhaba kopar bağrının en derin köşesinden. Tatlı şen şakrak bir şakıyış gibi uçuşur kelebekler tüm zihninde... Ormanlar dile gelir, dağlar eteklerinde çingene kadın misali var eder birden seni. Tüm dünya içinde bir var oluş hengamesi ile raks ederken tüm evren emrine amade bir dost misali kanına karışıp akar. Bir nabız atışında duyulur tüm güzel sesler ve tüm ürpertiler...

Yollar...

Sona varan tatlı kıvrımlar... 


Alnımızda yanar gençliğin tacı 
Yorgunluğun anasını satarız 
Elimizde neşemizin kırbacı 
Ufukları önümüze katarız 

Göğsümüz kuvvetli , gönlümüz temiz 
Tükenmez yolları tüketiriz biz 
Ne saray,ne hamam,ne han isteriz 
Nerde gün batarsa orda yatarız 

Sabah burdaysak,akşam ordayız 
Günlerin peşinde bir hovardayız 
Bazı mısra gibi dudaklardayız 
Bazı "kimsin" diye soran bulunmaz 

Hey anam hey!Yolcu yolunda gerek 
Bazı altımızda kuştüyü döşek 
Bazı örtünecek yorgan bulunmaz! 

Nazım Hikmet


2 Ağustos 2016 Salı

Ahkam-ı Fer'iyye yani bizim MUTEBER #Vol 10







Oğuz canım;

Mektubunu aldığımda içimi kaplayan heyecanın yerini okuduğumda derin bir keder kapladı. Herkesin kendi içinde çıkmazlara düştüğü, karanlık noktalar da asılı kaldığı günleri var ne yazık ki. İnsan istiyor ki hiç olmasın ama bilmiyor ki hangisi daha iyi bizim için. Olmasını istediğimiz mi? Yoksa tüm isteklerimize rağmen olmayan mı? Bu iki karmaşanın içinde gidip geliyor tüm varlığımız. Ama her ne ile sınanırsak sınanalım bu sınavlar hep tek kişilik oluyor. Yaşarken de tek, çekerken de tekiz aslında. Böyle olunca ahhlanıp vahlanacak pek kapımız da kalmıyor esasen, çünkü kim olursa olsun yanımızda, bizim yaşadığımız acının daha azını yaşamak mümkün değil. İnsan acı gibi bir uyaranın karşısında o kadar savunmasız ki ister ruhsal ister bedensel bir acı olsun her ikisinde de zihnimizdeki tezahürü aynıdır.

Çok eskiden tanıdığım Vuslat isminde bir arkadaşım vardı. Hayatımda tanıdığım en güçlü kadınlardan biriydi. İçinde bir çok insana yetecek kadar yaşam barındıran enerjisi vardı. İnsanların anlattıklarının ötesindekileri görürdü. Çevresindeki insanların hayatları için ne kadar doğru tespitleri var ise kendi içinde bir o kadar kördü. Zamanına görmeyi ret ettiği her şeyin bedelini bir gün , bir sayfaya karalan üç beş satırdan sonra öğreneceğini bilseydi sanırım her şey onun için çok daha farklı olabilirdi.

Altlı üstü oturduğumuz için neredeyse her akşam bir kahve için bir araya geliyorduk. Kahve arası yapılan sohbetlerimizden o kadar çok keyif alıyorduk ki bir arada geçirdiğimiz zamanlar su gibi akıp gidiyordu. Kimi zaman aramızda bir abla kardeş gibi hissetmemize sebep olacak kadar benzer noktalarda keşfediyorduk.

O gün yine aynı saatte vuslatın evine gittim, kapıdan içeriye girdiğimde Vuslat' ı koltukta oturmuş boş boş duvara bakarken gördüm. Gözlerinin altındaki çizgilerin  derinliği beni endişelendirdi. Odanın havasının ağırlığına bir de yaktığı sigara dumanı eklenince geçmişin girdabında savrulan bir ruhun yanına geldiğimi anlamam çok uzun sürmedi. Benim geldiğimi hiç fark etmemiş gibi yapsa da yanına yaklaştığımda ben hep oradaymışım, odanın bir parçasıymışım gibi  bomboş baktı bana...
"Öğrendim" dedi...
"Neyi öğrendin" diye sordum usulca... Bedeni yanımda ruhu çok ötemde bir boşluk gibiydi karşımda oturan kadının... Boş bir mermer sütun misali... Soğuk ve mesafeli duruşu beni endişelendirmişti ama Vuslat’ın kendi anlatmazsa bilemeyeceğiniz halleri olduğundan susarak oturmaya devam ettim...

"Her nerede olursan ol fazla olmamayı öğreneceksin öncelikle" dedi ve devam etti "kalabalık merhabalardan kurtulacaksın ilk oturuşta. Sade olacaksın. Hesap günleri gelmeden sadeleşmeyi öğreneceksin sonrasında. Çok eşyan olmayacak mesela evinde. Yettiği kadar tabakların olacak belki 3 belki 5 ama daha fazlasını saklamayacaksın dolap kuytularında. Hayatında boşlukları sen bırakacaksın, kimse yokluğu ile belirleyemeyecek varlığının en nadide yerini. Sızlatamayacak en uykusuz geceni... Nereyi istersen orayı doldurup yeni baştan başlayacaksın mesela. Öyle çok sevmeyeceksin dolu dolu, boşluklar bırakacaksın varlığında. Bir başka odadaki koltuğu çektiğinde yeri dolan yerler bırakacaksın hayatında. Ocağın üstünde tüten bir çaydanlıkla ısınacak, küçük bir kahve fincanında ferahlayacak kadardan fazla dolmayacak, taşmayacaksın, kendinde kalacaksın her gittiğinde... Bir koltuk tepesinde, ağaç gölgesinde dinlenmeyi bileceksin her daim...  Öyle ki penceremden doğan güneş kadar aydınlatacak ve batan güneş kadar net bitireceksin günlerini. Öyle bulut gölgesindeki gün ışığına muhtaç olmayacaksın. Hayata misafirken sahibi olmayacağını zaman kadar sonsuz ve bir o kadar sınırlı olduğunu unutmayacaksın" dedi ve paketinden çıkardığı bir sigarayı daha yaktı, koltuğun yanındaki şişesinden koyduğu viskisinden bir yudum daha daldı ve gözleri doldu... Yer çekimini yenebilirmiş gibi göz yaşlarını hapsetti göz kapaklarının altına ama beyhude bir çabaydı sergilediği, bekledi bekledi ve bekledi sonra usul bir hareket ile açtı gözlerini ve gözlerini gördüğümde iki inci tanesi düştü yanaklarına. Şevkatli bir sevgili gibi okşadı tenini aşağıya süzülürken... Öyle görünce Cemal Süreyya' nın dizeleri geldi aklıma, uzaktan seviyorum diye başladım mırıldanmaya...  Hafif bir müzik eşliğinde okudum tüm şiiri  bir bahar ayazında, odun ateşi sıcağında...


uzaktan seviyorum seni 
kokunu alamadan, 
boynuna sarılamadan 
yüzüne dokunamadan 
sadece seviyorum
...
öyle uzaktan seviyorum seni
elini tutmadan
yüreğine dokunmadan
gözlerinde dalıp dalıp gitmeden
şu üç günlük sevdalara inat
serserice değil adam gibi seviyorum


öyle uzaktan seviyorum seni
yanaklarına sızan iki damla yaşını silmeden
en çılgın kahkahalarına ortak olmadan
en sevdiğin şarkıyı beraber mırıldanmadan
öyle uzaktan seviyorum seni
kırmadan
dökmeden
parçalamadan
üzmeden
ağlatmadan uzaktan seviyorum


öyle uzaktan seviyorum seni;
sana söylemek istediğim her kelimeyi
dilimde parçalayarak seviyorum
damla damla dökülürken kelimelerim
masum beyaz bir kağıtta seviyorum

Cemal Süreya


Karşımda tirtir titreyen mum alevine inat en tok sesiyle devam etti konuşmasına hiç kalmak istemediği yerden. "Kim olduğunu bileceksin her zaman... “Kimim ben!” dediğin yerde kalmayacaksın. Değerini karşındaki biçemeyecek sana yeni yetme terzi çırağı misali. Önce sen kendi kendinin sarrafı olacaksın ki bileceksin;  bileceksin ki, sarrafını seveceksin işin özü. Sarraf olmayan gönüllerde kordan çok toz olursun" dedi.

"Nasıl olacak o iş peki" dedim efkarını dağıtırmışım umudunu sesime yükleyerek

Derin bir nefes aldı sigarasından ve kocaman bir kahkaha savurdu gök gürültüsü misali odanın içerisine, acı bir çığlık koptu sanki içinden sessizce...

"Seni sevmesini bilen adamı seveceksin her zaman. Hissettiğiyle yaşattığı arasında uçurum olmayacak.” dedi.

Vuslat aslında o gün çok yakınında sandığı birinin ne kadar uzağında olduğunu acı bir tecrübe şeklinde öğrenmişti. Yıllar içinde biriktirdiği tüm boşlukları birleştirmiş bir bedenin duyumsayacağı bir yokluk hissi ile kaplıydı ve var olduğunu sandığı her şeyini kaybetmişti. Bir erkeğe atfedilen tüm şekillerde sevmişti, özlemişti onu. Öyle çok sevmişti ki; kendi içinde yeniden yaratmıştı resmen sevdiğini. Ve hayalindeki erkeğe aşık olduğunu hissetmesi yıllarını alsa da hiç bilmemişti. Sözleri ile davranışları arasındaki uçurumlarda boğulduğu yıllarda kendi yalanlarına sığınan bir meczup olmuştu. Yaşam denilen döngünün boşluk sevmediğini ise o gün sabah bir mektuba karalanan birkaç satır ile öğrenmişti.

Öyle ki o satırları okurken; yıllardır kendinden sakladığı tüm gerçekle baş başa kalmış ve  sevdiğim dediği kişinin, bu hayatta biriktirdiği tek şeyi yani “kendisini” alıp gittiğini acı bir şekilde öğrenmiş ve Vuslat boşluklarından bir demet ile yapayalnız kalmıştı. O gece Vuslat bana “İnsan en çok kendi yalanlarına kanar Muteber ama bilir misin en çok da kendi yalanlarına üzülür. Bunu dünya üzerinde başka hiçbir mahlukat sana yaşatamaz.” dedi.

Görüyorsun ya Oğuz, kimileri kendilerini seçerken kimileride kendilerini ateşe atıyor. Ama her ne olursa olsun kendini seçenin yaşadığı acının katlanılır bir tarafı varken yerenlerin acısı hiç dinmiyor. Geçmişe öfkelenmek ağır bir yüktür.Bakışları kendine yaşlı insanlar gördüğünde bilki geçmişin gölgesinde azap içindeler.
Acını anlıyorum, ama sana Şems-i Tebrizin bir kuralını hatırlatarak mektubumu sonlandırıyorum. Hakkın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil,seninle beraber aksın.”

Sevgilerimle Muteber