2 Ağustos 2016 Salı

Ahkam-ı Fer'iyye yani bizim MUTEBER #Vol 10







Oğuz canım;

Mektubunu aldığımda içimi kaplayan heyecanın yerini okuduğumda derin bir keder kapladı. Herkesin kendi içinde çıkmazlara düştüğü, karanlık noktalar da asılı kaldığı günleri var ne yazık ki. İnsan istiyor ki hiç olmasın ama bilmiyor ki hangisi daha iyi bizim için. Olmasını istediğimiz mi? Yoksa tüm isteklerimize rağmen olmayan mı? Bu iki karmaşanın içinde gidip geliyor tüm varlığımız. Ama her ne ile sınanırsak sınanalım bu sınavlar hep tek kişilik oluyor. Yaşarken de tek, çekerken de tekiz aslında. Böyle olunca ahhlanıp vahlanacak pek kapımız da kalmıyor esasen, çünkü kim olursa olsun yanımızda, bizim yaşadığımız acının daha azını yaşamak mümkün değil. İnsan acı gibi bir uyaranın karşısında o kadar savunmasız ki ister ruhsal ister bedensel bir acı olsun her ikisinde de zihnimizdeki tezahürü aynıdır.

Çok eskiden tanıdığım Vuslat isminde bir arkadaşım vardı. Hayatımda tanıdığım en güçlü kadınlardan biriydi. İçinde bir çok insana yetecek kadar yaşam barındıran enerjisi vardı. İnsanların anlattıklarının ötesindekileri görürdü. Çevresindeki insanların hayatları için ne kadar doğru tespitleri var ise kendi içinde bir o kadar kördü. Zamanına görmeyi ret ettiği her şeyin bedelini bir gün , bir sayfaya karalan üç beş satırdan sonra öğreneceğini bilseydi sanırım her şey onun için çok daha farklı olabilirdi.

Altlı üstü oturduğumuz için neredeyse her akşam bir kahve için bir araya geliyorduk. Kahve arası yapılan sohbetlerimizden o kadar çok keyif alıyorduk ki bir arada geçirdiğimiz zamanlar su gibi akıp gidiyordu. Kimi zaman aramızda bir abla kardeş gibi hissetmemize sebep olacak kadar benzer noktalarda keşfediyorduk.

O gün yine aynı saatte vuslatın evine gittim, kapıdan içeriye girdiğimde Vuslat' ı koltukta oturmuş boş boş duvara bakarken gördüm. Gözlerinin altındaki çizgilerin  derinliği beni endişelendirdi. Odanın havasının ağırlığına bir de yaktığı sigara dumanı eklenince geçmişin girdabında savrulan bir ruhun yanına geldiğimi anlamam çok uzun sürmedi. Benim geldiğimi hiç fark etmemiş gibi yapsa da yanına yaklaştığımda ben hep oradaymışım, odanın bir parçasıymışım gibi  bomboş baktı bana...
"Öğrendim" dedi...
"Neyi öğrendin" diye sordum usulca... Bedeni yanımda ruhu çok ötemde bir boşluk gibiydi karşımda oturan kadının... Boş bir mermer sütun misali... Soğuk ve mesafeli duruşu beni endişelendirmişti ama Vuslat’ın kendi anlatmazsa bilemeyeceğiniz halleri olduğundan susarak oturmaya devam ettim...

"Her nerede olursan ol fazla olmamayı öğreneceksin öncelikle" dedi ve devam etti "kalabalık merhabalardan kurtulacaksın ilk oturuşta. Sade olacaksın. Hesap günleri gelmeden sadeleşmeyi öğreneceksin sonrasında. Çok eşyan olmayacak mesela evinde. Yettiği kadar tabakların olacak belki 3 belki 5 ama daha fazlasını saklamayacaksın dolap kuytularında. Hayatında boşlukları sen bırakacaksın, kimse yokluğu ile belirleyemeyecek varlığının en nadide yerini. Sızlatamayacak en uykusuz geceni... Nereyi istersen orayı doldurup yeni baştan başlayacaksın mesela. Öyle çok sevmeyeceksin dolu dolu, boşluklar bırakacaksın varlığında. Bir başka odadaki koltuğu çektiğinde yeri dolan yerler bırakacaksın hayatında. Ocağın üstünde tüten bir çaydanlıkla ısınacak, küçük bir kahve fincanında ferahlayacak kadardan fazla dolmayacak, taşmayacaksın, kendinde kalacaksın her gittiğinde... Bir koltuk tepesinde, ağaç gölgesinde dinlenmeyi bileceksin her daim...  Öyle ki penceremden doğan güneş kadar aydınlatacak ve batan güneş kadar net bitireceksin günlerini. Öyle bulut gölgesindeki gün ışığına muhtaç olmayacaksın. Hayata misafirken sahibi olmayacağını zaman kadar sonsuz ve bir o kadar sınırlı olduğunu unutmayacaksın" dedi ve paketinden çıkardığı bir sigarayı daha yaktı, koltuğun yanındaki şişesinden koyduğu viskisinden bir yudum daha daldı ve gözleri doldu... Yer çekimini yenebilirmiş gibi göz yaşlarını hapsetti göz kapaklarının altına ama beyhude bir çabaydı sergilediği, bekledi bekledi ve bekledi sonra usul bir hareket ile açtı gözlerini ve gözlerini gördüğümde iki inci tanesi düştü yanaklarına. Şevkatli bir sevgili gibi okşadı tenini aşağıya süzülürken... Öyle görünce Cemal Süreyya' nın dizeleri geldi aklıma, uzaktan seviyorum diye başladım mırıldanmaya...  Hafif bir müzik eşliğinde okudum tüm şiiri  bir bahar ayazında, odun ateşi sıcağında...


uzaktan seviyorum seni 
kokunu alamadan, 
boynuna sarılamadan 
yüzüne dokunamadan 
sadece seviyorum
...
öyle uzaktan seviyorum seni
elini tutmadan
yüreğine dokunmadan
gözlerinde dalıp dalıp gitmeden
şu üç günlük sevdalara inat
serserice değil adam gibi seviyorum


öyle uzaktan seviyorum seni
yanaklarına sızan iki damla yaşını silmeden
en çılgın kahkahalarına ortak olmadan
en sevdiğin şarkıyı beraber mırıldanmadan
öyle uzaktan seviyorum seni
kırmadan
dökmeden
parçalamadan
üzmeden
ağlatmadan uzaktan seviyorum


öyle uzaktan seviyorum seni;
sana söylemek istediğim her kelimeyi
dilimde parçalayarak seviyorum
damla damla dökülürken kelimelerim
masum beyaz bir kağıtta seviyorum

Cemal Süreya


Karşımda tirtir titreyen mum alevine inat en tok sesiyle devam etti konuşmasına hiç kalmak istemediği yerden. "Kim olduğunu bileceksin her zaman... “Kimim ben!” dediğin yerde kalmayacaksın. Değerini karşındaki biçemeyecek sana yeni yetme terzi çırağı misali. Önce sen kendi kendinin sarrafı olacaksın ki bileceksin;  bileceksin ki, sarrafını seveceksin işin özü. Sarraf olmayan gönüllerde kordan çok toz olursun" dedi.

"Nasıl olacak o iş peki" dedim efkarını dağıtırmışım umudunu sesime yükleyerek

Derin bir nefes aldı sigarasından ve kocaman bir kahkaha savurdu gök gürültüsü misali odanın içerisine, acı bir çığlık koptu sanki içinden sessizce...

"Seni sevmesini bilen adamı seveceksin her zaman. Hissettiğiyle yaşattığı arasında uçurum olmayacak.” dedi.

Vuslat aslında o gün çok yakınında sandığı birinin ne kadar uzağında olduğunu acı bir tecrübe şeklinde öğrenmişti. Yıllar içinde biriktirdiği tüm boşlukları birleştirmiş bir bedenin duyumsayacağı bir yokluk hissi ile kaplıydı ve var olduğunu sandığı her şeyini kaybetmişti. Bir erkeğe atfedilen tüm şekillerde sevmişti, özlemişti onu. Öyle çok sevmişti ki; kendi içinde yeniden yaratmıştı resmen sevdiğini. Ve hayalindeki erkeğe aşık olduğunu hissetmesi yıllarını alsa da hiç bilmemişti. Sözleri ile davranışları arasındaki uçurumlarda boğulduğu yıllarda kendi yalanlarına sığınan bir meczup olmuştu. Yaşam denilen döngünün boşluk sevmediğini ise o gün sabah bir mektuba karalanan birkaç satır ile öğrenmişti.

Öyle ki o satırları okurken; yıllardır kendinden sakladığı tüm gerçekle baş başa kalmış ve  sevdiğim dediği kişinin, bu hayatta biriktirdiği tek şeyi yani “kendisini” alıp gittiğini acı bir şekilde öğrenmiş ve Vuslat boşluklarından bir demet ile yapayalnız kalmıştı. O gece Vuslat bana “İnsan en çok kendi yalanlarına kanar Muteber ama bilir misin en çok da kendi yalanlarına üzülür. Bunu dünya üzerinde başka hiçbir mahlukat sana yaşatamaz.” dedi.

Görüyorsun ya Oğuz, kimileri kendilerini seçerken kimileride kendilerini ateşe atıyor. Ama her ne olursa olsun kendini seçenin yaşadığı acının katlanılır bir tarafı varken yerenlerin acısı hiç dinmiyor. Geçmişe öfkelenmek ağır bir yüktür.Bakışları kendine yaşlı insanlar gördüğünde bilki geçmişin gölgesinde azap içindeler.
Acını anlıyorum, ama sana Şems-i Tebrizin bir kuralını hatırlatarak mektubumu sonlandırıyorum. Hakkın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil,seninle beraber aksın.”

Sevgilerimle Muteber

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder