Oğuz canım;
Mektubunu aldığımda içimi kaplayan
heyecanın yerini okuduğumda derin bir keder kapladı. Herkesin kendi içinde
çıkmazlara düştüğü, karanlık noktalar da asılı kaldığı günleri var ne yazık ki.
İnsan istiyor ki hiç olmasın ama bilmiyor ki hangisi daha iyi bizim için.
Olmasını istediğimiz mi? Yoksa tüm isteklerimize rağmen olmayan mı? Bu iki
karmaşanın içinde gidip geliyor tüm varlığımız. Ama her ne ile sınanırsak
sınanalım bu sınavlar hep tek kişilik oluyor. Yaşarken de tek, çekerken de tekiz
aslında. Böyle olunca ahhlanıp vahlanacak pek kapımız da kalmıyor esasen, çünkü
kim olursa olsun yanımızda, bizim yaşadığımız acının daha azını yaşamak mümkün
değil. İnsan acı gibi bir uyaranın karşısında o kadar savunmasız ki ister
ruhsal ister bedensel bir acı olsun her ikisinde de zihnimizdeki tezahürü
aynıdır.
Çok eskiden tanıdığım Vuslat isminde bir
arkadaşım vardı. Hayatımda tanıdığım en güçlü kadınlardan biriydi. İçinde bir
çok insana yetecek kadar yaşam barındıran enerjisi vardı. İnsanların
anlattıklarının ötesindekileri görürdü. Çevresindeki insanların hayatları için
ne kadar doğru tespitleri var ise kendi içinde bir o kadar kördü. Zamanına
görmeyi ret ettiği her şeyin bedelini bir gün , bir sayfaya karalan üç beş satırdan
sonra öğreneceğini bilseydi sanırım her şey onun için çok daha farklı
olabilirdi.
Altlı üstü oturduğumuz için neredeyse her
akşam bir kahve için bir araya geliyorduk. Kahve arası yapılan sohbetlerimizden
o kadar çok keyif alıyorduk ki bir arada geçirdiğimiz zamanlar su gibi akıp
gidiyordu. Kimi zaman aramızda bir abla kardeş gibi hissetmemize sebep olacak
kadar benzer noktalarda keşfediyorduk.
O gün yine aynı saatte vuslatın evine
gittim, kapıdan içeriye girdiğimde Vuslat' ı koltukta oturmuş boş boş duvara
bakarken gördüm. Gözlerinin altındaki çizgilerin derinliği beni
endişelendirdi. Odanın havasının ağırlığına bir de yaktığı sigara dumanı
eklenince geçmişin girdabında savrulan bir ruhun yanına geldiğimi anlamam çok
uzun sürmedi. Benim geldiğimi hiç fark etmemiş gibi yapsa da yanına
yaklaştığımda ben hep oradaymışım, odanın bir parçasıymışım gibi bomboş
baktı bana...
"Öğrendim"
dedi...
"Neyi
öğrendin" diye sordum usulca... Bedeni yanımda ruhu çok ötemde bir boşluk
gibiydi karşımda oturan kadının... Boş bir mermer sütun misali... Soğuk ve
mesafeli duruşu beni endişelendirmişti ama Vuslat’ın kendi anlatmazsa
bilemeyeceğiniz halleri olduğundan susarak oturmaya devam ettim...
"Her nerede
olursan ol fazla olmamayı öğreneceksin öncelikle" dedi ve devam etti
"kalabalık merhabalardan kurtulacaksın ilk oturuşta. Sade
olacaksın. Hesap günleri gelmeden sadeleşmeyi öğreneceksin sonrasında. Çok
eşyan olmayacak mesela evinde. Yettiği kadar tabakların olacak belki 3 belki 5
ama daha fazlasını saklamayacaksın dolap kuytularında. Hayatında boşlukları sen
bırakacaksın, kimse yokluğu ile belirleyemeyecek varlığının en nadide yerini.
Sızlatamayacak en uykusuz geceni... Nereyi istersen orayı doldurup yeni baştan
başlayacaksın mesela. Öyle çok sevmeyeceksin dolu dolu, boşluklar bırakacaksın
varlığında. Bir başka odadaki koltuğu çektiğinde yeri dolan yerler bırakacaksın
hayatında. Ocağın üstünde tüten bir çaydanlıkla ısınacak, küçük bir kahve
fincanında ferahlayacak kadardan fazla dolmayacak, taşmayacaksın, kendinde
kalacaksın her gittiğinde... Bir koltuk tepesinde, ağaç gölgesinde dinlenmeyi
bileceksin her daim... Öyle ki penceremden doğan güneş kadar aydınlatacak
ve batan güneş kadar net bitireceksin günlerini. Öyle bulut gölgesindeki gün
ışığına muhtaç olmayacaksın. Hayata misafirken sahibi olmayacağını zaman kadar
sonsuz ve bir o kadar sınırlı olduğunu unutmayacaksın" dedi ve paketinden
çıkardığı bir sigarayı daha yaktı, koltuğun yanındaki şişesinden koyduğu
viskisinden bir yudum daha daldı ve gözleri doldu... Yer çekimini yenebilirmiş
gibi göz yaşlarını hapsetti göz kapaklarının altına ama beyhude bir çabaydı
sergilediği, bekledi bekledi ve bekledi sonra usul bir hareket ile açtı
gözlerini ve gözlerini gördüğümde iki inci tanesi düştü yanaklarına. Şevkatli
bir sevgili gibi okşadı tenini aşağıya süzülürken... Öyle görünce Cemal
Süreyya' nın dizeleri geldi aklıma, uzaktan seviyorum diye başladım
mırıldanmaya... Hafif bir müzik eşliğinde okudum tüm şiiri bir
bahar ayazında, odun ateşi sıcağında...
uzaktan seviyorum seni
kokunu
alamadan,
boynuna sarılamadan
yüzüne dokunamadan
sadece seviyorum
...
öyle uzaktan seviyorum seni
elini tutmadan
yüreğine dokunmadan
gözlerinde dalıp dalıp gitmeden
şu üç günlük sevdalara inat
serserice değil adam gibi seviyorum
öyle uzaktan seviyorum seni
yanaklarına
sızan iki damla yaşını silmeden
en çılgın kahkahalarına ortak olmadan
en sevdiğin şarkıyı beraber mırıldanmadan
öyle uzaktan seviyorum seni
kırmadan
dökmeden
parçalamadan
üzmeden
ağlatmadan uzaktan seviyorum
öyle uzaktan seviyorum seni;
sana söylemek
istediğim her kelimeyi
dilimde parçalayarak seviyorum
damla damla dökülürken kelimelerim
masum beyaz bir kağıtta seviyorum
Cemal Süreya
Karşımda tirtir
titreyen mum alevine inat en tok sesiyle devam etti konuşmasına hiç kalmak
istemediği yerden. "Kim olduğunu bileceksin her zaman... “Kimim ben!”
dediğin yerde kalmayacaksın. Değerini karşındaki biçemeyecek sana yeni yetme
terzi çırağı misali. Önce sen kendi kendinin sarrafı olacaksın ki bileceksin;
bileceksin ki, sarrafını seveceksin işin özü. Sarraf olmayan gönüllerde
kordan çok toz olursun" dedi.
"Nasıl olacak
o iş peki" dedim efkarını dağıtırmışım umudunu sesime yükleyerek
Derin bir nefes
aldı sigarasından ve kocaman bir kahkaha savurdu gök gürültüsü misali odanın
içerisine, acı bir çığlık koptu sanki içinden sessizce...
"Seni
sevmesini bilen adamı seveceksin her zaman. Hissettiğiyle yaşattığı arasında
uçurum olmayacak.” dedi.
Vuslat aslında o gün çok yakınında sandığı
birinin ne kadar uzağında olduğunu acı bir tecrübe şeklinde öğrenmişti. Yıllar
içinde biriktirdiği tüm boşlukları birleştirmiş bir bedenin duyumsayacağı bir
yokluk hissi ile kaplıydı ve var olduğunu sandığı her şeyini kaybetmişti. Bir
erkeğe atfedilen tüm şekillerde sevmişti, özlemişti onu. Öyle çok sevmişti ki;
kendi içinde yeniden yaratmıştı resmen sevdiğini. Ve hayalindeki erkeğe aşık olduğunu
hissetmesi yıllarını alsa da hiç bilmemişti. Sözleri ile davranışları
arasındaki uçurumlarda boğulduğu yıllarda kendi yalanlarına sığınan bir meczup
olmuştu. Yaşam denilen döngünün boşluk sevmediğini ise o gün sabah bir mektuba
karalanan birkaç satır ile öğrenmişti.
Öyle ki o satırları okurken; yıllardır kendinden sakladığı
tüm gerçekle baş başa kalmış ve sevdiğim
dediği kişinin, bu hayatta biriktirdiği tek şeyi yani “kendisini” alıp gittiğini
acı bir şekilde öğrenmiş ve Vuslat boşluklarından bir demet ile yapayalnız
kalmıştı. O gece Vuslat bana “İnsan en çok kendi yalanlarına kanar Muteber ama
bilir misin en çok da kendi yalanlarına üzülür. Bunu dünya üzerinde başka hiçbir
mahlukat sana yaşatamaz.” dedi.
Görüyorsun ya Oğuz, kimileri kendilerini seçerken kimileride
kendilerini ateşe atıyor. Ama her ne olursa olsun kendini seçenin yaşadığı
acının katlanılır bir tarafı varken yerenlerin acısı hiç dinmiyor. Geçmişe
öfkelenmek ağır bir yüktür.Bakışları kendine yaşlı insanlar gördüğünde bilki
geçmişin gölgesinde azap içindeler.
Acını anlıyorum, ama sana Şems-i Tebrizin bir kuralını
hatırlatarak mektubumu sonlandırıyorum. Hakkın karşına çıkardığı değişimlere
direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil,seninle beraber
aksın.”
Sevgilerimle Muteber

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder