Herkesi öldürüyoruz sevgili dostum,
kimini kurşunlarla, kimini sözlerle,
kimini yaptıklarımızla ve kimini de
şimdiye kadar yapmadıklarımızla
Dostoyevski
Herkesi öldürüyoruz sevgili Dostoyevski hem de ne öldürüyoruz bir bilsen. Fakat öldürmeye önce kendimizden başlıyoruz en kanlı olanlarında. +18 sınırlı kanlı bir hikaye gibi kesip yok ediyoruz çocuklarımızın uyuduğu en tatlı uykularda. Bazen o kadar içimizi boşaltıyoruz ki büzüşmeye başlayan bir kabuk kadar kırılgan bakışlar ile günleri deviriyoruz usulca. Anlamayanlara anlatmıyoruz hiç bir varoluş ve yok oluş hikayelerini. O sebep ile ilk kendimizden saklıyoruz her gelişigüzel sezgimizi.
Kırılıyoruz öyle ki; akordiyonun tuşlarından dökülen bir nota da paramparça oluyor, bir nefes arasında yeniden dağılmak için doğuyoruz. Bir sözle yerle yeksan ettiklerimizin pençesinde sürünürken sokaklarda serkeş dolanbaçlı hikayeler yazıyoruz. Kitaplardan huzur medet umar bir hal içinde kan ter içinde; bir söze karşılık binlerce söz bulmak için kitap evlerine sığınıyoruz kimi zaman.
Kitap kapaklarını rast gele açıyor, gördüğümüz ilk parağraftan medet umuyoruz....
Raflar... geziyoruz... Kitaplar.... okuyoruz... Hikayeler... buluyoruz.... Sözler... Söylüyoruz.... Kararlar... Alıyoruz... Yanıyor... Yok oluyoruz....
"Kapakların ardındaki hikayelerde kendimizi bulmak temel gayemiz, var olmamıza bir anlam bulabilmek. Yok olmadan bir hücremize bir koku hapsedebilmek... Tüm varlığın ile var olmak için yok olmak tüm varlığınla.. Yanmak..."
Raflar... geziyoruz... Kitaplar.... okuyoruz... Hikayeler... buluyoruz.... Sözler... Söylüyoruz.... Kararlar... Alıyoruz... Yanıyor... Yok oluyoruz....
Tarifler yapıyoruz, soyutluktan somutluğa geçerken kaybettiklerimizi hesap etmeden anlatıyoruz kimi zaman pervasızca. Soruyoruz ve sonra susuyoruz...
"Mutsuzluk nedir? deseler; gün ışığının girmeye korktuğu odaları olan, eşyaların hükümdarlık sürüp insanların sığıntı yaşadığı bir ev gelirdi aklıma. Salonunda kahverengi koltuklardan adım atmaya yer kalmayan, taş pervazlı camlarından süzülen güneşin dirhemle verildiği bir ev. Köşe sehpasının üstünde duran yeşil canlı olduğu varsayılan bitkinin yapraklarındaki toz zerrelerinin gün ışığında dans ettiği bir ev. Odaları boş, anıları olmayan soğuk bir ev. Olmazların koridorlarını doldururken havasını ağırlaşan bir ev. Senin olmadığın bir ev."
Raflar... geziyoruz... Kitaplar.... okuyoruz... Hikayeler... buluyoruz.... Sözler... Söylüyoruz.... Kararlar... Alıyoruz... Yanıyor... Yok oluyoruz....
"Masasında lacivert bir hediye paketine sarılı kitabının açılmadan tozlanan kapağı kadar bilinmez bir ev. Odasında kireç duvar, masasında yaldızlı jelatin. Yatağında tahta kurusu, gecesinde karanlık kuytusu."
Ama Yanmak gerek... Öyle ya kaybolmuş mecralarda uyumak gerek, ama önce susmak gerek ve sonra sessizliği dinlemek ... Yoklukta verilen kararlara yol açmak gerek...
Yanmak gerek demek ki yanarak yok olmak gerek...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder