"Ali geldi tam bu sırada. "Abi " dedi
Ali "Rahmetlinin hani şu çok sevdiği elma ağacı vardı hatırlar mısın?" dedi. "Hatırlamaz mıyım oğlum, mahallenin çocuklarını az kovalamadı mı bizim yanımız da." Ali "Haa işte o ağaçtan, tam da mezarının başında bitmiş biliyor musun? Geçen gittiğimde çiçek açmıştı meret görünce gözlerime inanamadım. Ama içimden de geçirmeden edemedim Ebe rahmetli göçtün gittin, toprağa karıştın neredeyse toz oldun hala mı elma ister canın diye söylendim kendi kendime"
Gözleri doldu Ali'nin. Gözlerim doldu benim. İkimizde sustuk ve bir an için yeniden Fikret amcanın oturduğu sandalyede onu seyre daldık...
Ahkam-ı Fer'iyye yani bizim MUTEBER #Vol 5"
Ne yaptın Oğuz Abi, Muteber abladan haber var mı? Geçen mektup gönderdim diyordun? Muteber ve cevaplar. Bilirsin kendine has bir cevap verme şekli vardır. Soru mu soruyor, cevap mı veriyor pek bilemezsin. Bir ömür beraberdik neredeyse ama anlamak yine de tam mümkün değil. Çin Tiyatrosuna gittiğinden ve orada hissettiklerinden bahsetti, hatta o kadar can alıcı bir tarifi vardı yaklaşık olarak "Çin tiyatrosunun en can alıcı tarafı, oyuncuların rolü yaşayıp canlandırmak yerine onu yansıtmayı tercih etmeleri gibi seyircinin de rolün ne olduğu ile değil, nasıl oynandığı ile ilgilenmesi." demişti. Çok farklı bir bakış açısı değil mi bu kadar yalın ama
bu kadar gösterişin bir uyum yakalaması şaşırtıcı geliyor.
Üstadım her zaman çok güçlüydü, seçimleri, sonuçları hatta kabullenişleri... Her şeye bitti dediğiniz bir yerden yeniden doğmayı her zaman mutlaka başarırdı. Fakat hep değişmiş olarak yeniden doğardı. Bir şeyler farklı olurdu sanki kozasından çıkan bir kelebek kadar başkalaşırdı. Tanıdığını sandığın ama hiç tanımadığın bir hali olurdu. Kimi doğuşlarında duvarları yükselir kiminde ise daha da güçlenirdi. Çok nadir de olsa o duvarları yıktığı ve yepyeni bir dünyanın kapılarını araladığı doğuşları da yaşanırdı. Genel de bu değişimler hep bir hastalık ile baş gösterirdi. Çok sık hasta olan biri değildi ama olduğu zamanda pençesinde baya bir sürünürdü.
Ama en kötüsü neydi biliyor musun ? İnsanlara olan inancını yitirmişti. Çevresinde deli divane bir sürü erkek olurdu. Işığa uçuşan kelebekler gibi onun yanında olmayı isterdiler. Ama sadece o mesafe ile sınırlı kalırdı. Muteber çoğunu fark etmez, fark ettiğini de hemen yanından uzaklaştırırdı. Bir keresinde bana "İnanmıyorum hiç birine" demişti. İnanmamakta da pek haksız sayılmazdı. Fakat bir gün aşık oldu Muteber. Uzun bir süre ret etti, kendi içinde yaşadığı duyguların karşılığının ne olduğunu uzun bir süre fark edemedi.O kadar çorak kalmıştı ki gönlü, yağmur nedir, sel nedir bilmiyordu.
Bilmedi uzun bir süre. Sonra birden yok oldu çocuk, mahalleden taşındılar apar topar bir gece ailesiyle. Muteber uzun süre bekledi onu. O zaman anladı içinde ettiği yerini ama o zaman ülke karışık, herkes her şeyden korkar halde, öyle istediğinde ulaşmak ne mümkün ki birine. Ara ki bulasın. Akabinde bir mektup geldi Mutebere isimsiz ama kim olduğu belli. Onu ne kadar sevdiğini anlatmış çocuk uzun uzun... Küçük de bir şiir yazmış altına ama ilk ve son oldu o gelen. Kimi dedi öldü, kimi dedi yurt dışında ama Muteber kötü bir şey olduğundan emindi. Uzun bir üre etkisinden kurtulamadı bu durumun. Sanırım içinde biriktirdikleri çok ağırdı taşıyamadı bir gün ve sebebi bilinmeyen bir şekilde çok hastalandı. Uzun süre hastanede kaldı. Kimse ne olduğunu anlayamadı. Fakat hastalandığı geldiği gibi, bir anda da yok oldu. Doktorlar bir şey diyemedi bu haline. Daha da fazla tutamadılar zaten, o da taburcu olur olmaz gitti buralardan.
Derin insanlar bazen kendi içlerinde boğulur Ali. İşte Muteber de kendi derinliği içinde boğuldu, belki bilerek belki bilmeyerek ama en çok kendine etti. Ama güçlü kadındı tabii. Yıkılmak ona göre değildi, devam etmek için kendine yeni yeni sebepler buldu. Gitti bir köy kasabasına öğretmen oldu.
Ara sıra haber aldık ondan, çok başarılı bir öğretmen olduğundan bahsediyordu herkes. "Cevval bir öğretmen olmuş." demişti Fikret amca, "Tam da benim kızıma yaraşan şanda" diye de eklemişti keyifli bir edayla. Cevval bir öğretmen olması beni hiç şaşırtmamıştı zaten, savaş onun ruhundaydı ama barış hep vardığı yerde onu bekliyordu. Çünkü imkansıza inanmayan birini yıldıramazsın Ali. Onun için hep bir yol vardı, çocuklarına da öğreteceği aratacağı bir umut hep vardı.
"Ne şanslı çocuklar!" dedi Ali
Evet şanslıydı çocuklar, o çocuklara bir şeyler öğretiyordu ama çocuklarda onu iyileştiriyordu aslında. Ruhundaki derin yaraları onlarla doldurmayı seçmişti. Zaman muteber için kolları sıvayan bir doktor misali yaralarına dokunan iyileştiren bir güç oldu. Daha sonra tayinini buraya istediğinde Muteber artık o giden kız olmayarak döndü mahallemize.
Neyse yine çok lafladık Ali, Saate bak kaç olmuş, hadi sen işine bak ben de yavaştan evin yolunu tutayım.Başka bir zaman devam ederiz sohbetimize.
"Tamam Abi "dedi Ali
Ve gün akşama dönüyorken hava da eskilerin canına değen bir esinti ile eşlik etti ikisine...
Ama en kötüsü neydi biliyor musun ? İnsanlara olan inancını yitirmişti. Çevresinde deli divane bir sürü erkek olurdu. Işığa uçuşan kelebekler gibi onun yanında olmayı isterdiler. Ama sadece o mesafe ile sınırlı kalırdı. Muteber çoğunu fark etmez, fark ettiğini de hemen yanından uzaklaştırırdı. Bir keresinde bana "İnanmıyorum hiç birine" demişti. İnanmamakta da pek haksız sayılmazdı. Fakat bir gün aşık oldu Muteber. Uzun bir süre ret etti, kendi içinde yaşadığı duyguların karşılığının ne olduğunu uzun bir süre fark edemedi.O kadar çorak kalmıştı ki gönlü, yağmur nedir, sel nedir bilmiyordu.
Bilmedi uzun bir süre. Sonra birden yok oldu çocuk, mahalleden taşındılar apar topar bir gece ailesiyle. Muteber uzun süre bekledi onu. O zaman anladı içinde ettiği yerini ama o zaman ülke karışık, herkes her şeyden korkar halde, öyle istediğinde ulaşmak ne mümkün ki birine. Ara ki bulasın. Akabinde bir mektup geldi Mutebere isimsiz ama kim olduğu belli. Onu ne kadar sevdiğini anlatmış çocuk uzun uzun... Küçük de bir şiir yazmış altına ama ilk ve son oldu o gelen. Kimi dedi öldü, kimi dedi yurt dışında ama Muteber kötü bir şey olduğundan emindi. Uzun bir üre etkisinden kurtulamadı bu durumun. Sanırım içinde biriktirdikleri çok ağırdı taşıyamadı bir gün ve sebebi bilinmeyen bir şekilde çok hastalandı. Uzun süre hastanede kaldı. Kimse ne olduğunu anlayamadı. Fakat hastalandığı geldiği gibi, bir anda da yok oldu. Doktorlar bir şey diyemedi bu haline. Daha da fazla tutamadılar zaten, o da taburcu olur olmaz gitti buralardan.
Derin insanlar bazen kendi içlerinde boğulur Ali. İşte Muteber de kendi derinliği içinde boğuldu, belki bilerek belki bilmeyerek ama en çok kendine etti. Ama güçlü kadındı tabii. Yıkılmak ona göre değildi, devam etmek için kendine yeni yeni sebepler buldu. Gitti bir köy kasabasına öğretmen oldu.
Ara sıra haber aldık ondan, çok başarılı bir öğretmen olduğundan bahsediyordu herkes. "Cevval bir öğretmen olmuş." demişti Fikret amca, "Tam da benim kızıma yaraşan şanda" diye de eklemişti keyifli bir edayla. Cevval bir öğretmen olması beni hiç şaşırtmamıştı zaten, savaş onun ruhundaydı ama barış hep vardığı yerde onu bekliyordu. Çünkü imkansıza inanmayan birini yıldıramazsın Ali. Onun için hep bir yol vardı, çocuklarına da öğreteceği aratacağı bir umut hep vardı.
"Ne şanslı çocuklar!" dedi Ali
Evet şanslıydı çocuklar, o çocuklara bir şeyler öğretiyordu ama çocuklarda onu iyileştiriyordu aslında. Ruhundaki derin yaraları onlarla doldurmayı seçmişti. Zaman muteber için kolları sıvayan bir doktor misali yaralarına dokunan iyileştiren bir güç oldu. Daha sonra tayinini buraya istediğinde Muteber artık o giden kız olmayarak döndü mahallemize.
Neyse yine çok lafladık Ali, Saate bak kaç olmuş, hadi sen işine bak ben de yavaştan evin yolunu tutayım.Başka bir zaman devam ederiz sohbetimize.
"Tamam Abi "dedi Ali
Ve gün akşama dönüyorken hava da eskilerin canına değen bir esinti ile eşlik etti ikisine...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder