19 Kasım 2016 Cumartesi

Ahkam-ı Fer'iyye yani bizim MUTEBER #Vol 11


Muteberim , can parem;

Yine kapımıza dayanan bir kışın habercisi uçuşan sonbahar yaprakları... Camdan baktığımda kendini güneşin yokluğunda dağıtmış, bırakmış avare ağaçlar ve güneş ile birlikteliklerini uzatmak için renk değiştiren yapraklar ile dolu bir manzara karşısında buluyorum... Öyle ki dışarısı Vuslat'ın dediği gibi hesap günleri gelmeden sadeleşen ağaçlar ile dolu.

Şu sonbahar geldiğinden beri neredeyse evden pek çıkmıyorum, kendimi iyice okumaya verdim. Okuduğum onca güzel şiire ve hikayeye rağmen bir tarafım hep hazan. Sayfaların arasında kendime ait bir tat bulabilmek için günleri gecelerime çeviriyorum. Kaybolmuş bir benlik, kaybolmuş bir ben, kaybolmuş bir insan. Hunharca kendimi hırpalayarak aradığım sayfaların arasında çoğu zaman uyuya kalıyorum. Soruyor sorguluyorum. "İnsan" diyorum mesela sonra "insan dediğin nedir ki zaten? " diye bağlıyorum kendi başladığım varlık dolu cümlemi kocaman bir yoklukla. Bildiğin bir hiçlik hikayesi, bir avuç anı, bir tutam yaşam kaygısı... Sorgulayıcı gündüzlerin infazı gecelerde, sorgulardan sağ çıkanlarla yola devam etmeye çalışan bir ben desem yanlış olmaz

Buyurucu bir kesinlik iddiam olmamasına karşın gelir geçer ömürlerden var edilen bir an. O kadar...


Yorgun hissediyorum kendimi Muteber, kitapların sayfalarıda bulduğum her paragraf bu yorgunluğuma birer demeç gibi...

"65 Yaşıma Ağıt" isimli bir  kitap okuyorum bak ne demiş yazar;

"Üstadım ben yokum artık... Hani Hollywood filmlerinin en bilindik repliklerinde geçen; ayakta durmak için kısa, uzanıp yatmak için dar bir hücrede; ayakta duramaz, yere yatamaz bir halde azap içinde yanıyorum." Azap içinde olmasının sebebi elbet ki bir kadın... Bir başka sayfasında ise o uğruna hikayeler yazılan kadının çektiği ızdırabı tariflemesi var ki bunu okuyunca yazar o hücrede sıkışıp kalmış olmalı diyorsun.Sonra başka bir paragraf geliyor ve bu tarifi iliklerinde hissediyorsun sanki yanından kalkan senin kadınınmış gibi üşüyorsun.

"Uyandığında kalın perdelerden içeri sızan puslu, gri ve ıslak bir geceydi. Rüzgar ile içeri sızan soğuk ile yatağındaki ipek çarşaflar bile dikenli tel gibi yaktı bedenini. Yataktan hiç engellenmeden kalktı ki bunun adı yalnızlıktan başka hiç bir şey değildi. Usulca çıplak ayaklarını mermer zemine koyduğunda tüm bedeni bu yokluk ile ürperdi. Yavaş havada süzülür bir eda ile yağmur sularının sızdığı pervazın yanına giderken geceliğinin etekleri yer yer kabaran bir deniz misali dalgalanıyordu. Sanki içinde kopan fırtınanın doğadaki tezahürüydü bu gece. Öyle ki pencereye vardığında kapatmak yerine sonuna kadar açtı ve dışarının tüm hengamesi bir an içinde odasının içine doldu sanki. Soğuk hava ile teni arasındaki tek engel bir ipek gecelikti etekleri dalga dalga yükselip alçalan... Ama o alev alev yanıyordu gecenin karanlığında. Camın pervazını döven yağmur tanelerinin bedenine dokunmalarına aldırış etmeden uzun bir süre orada kaldı. Orada onun o haline şahitlik edenler çok ruhani bir ana tanıklık ettiklerine yemin edebilirlerdi. Omuzlarından aşağıya süzülen yağmur damlaları ve şimşeklerle aydınlanan bedeni bir tarafta, içinde dalga dalga kabaran ruhu diğer taraftaydı. Acı  en çok susarken tehlikeli bir duyguydu... O gece sustu, acısı yaktı, öfkesi sindi... 
Tan ağırırken tavında dövülen demirden kepenkleriyle en derin uykusuna daldı."

Kitabın sonuna daha gelemedim ama beni paramparça ettiği doğru. Bu kış bitmez be muteber içimdeki hazanın akabinden gelen derin bir soğukluk var. Kayıplarımın hesabını tutturamıyorum. Belki de yalnız kalmak yerine Ali'nin yanına gitmeliyim. Yada Ekber abi ile bir rakı sofrasında tüm dünyayı kurtarmalıyım. Bilemedim.

Yinede senden bir haber almak içimi ısıttı. İyi ki varsın diyeceğimiz birilerinin bu hayatta olması ve bir ses seda ile varlıklarını hatırlatması okyanusun ortasında uzatılan can simidi misali rahatlatıyor. 

Canını sıkmamışımdır umarım.

En derin sevgilerimle Oğuz

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder