Havanın ılık, yağmurlu kimi zaman ise soğuk olduğu bahar günlerinden biriydi. Sıradan mıydı? Yoksa marjinal bir gün müydü? Bilmek için dışarı baksa da, ıslak bir günden pek farklı görünmemişti gözüne. Şemsiyelerin günüydü işte, yani kimi için mavi kimi içinse mor bir gün olabilirdi. Onun için ise maviydi her zaman ki gibi. "Sıradanlık" dediğin içinde bir çok kalıp barındırıyorsa da bugün içinde " Yaprak kıpırdamıyor." kalıbını barındırmıyordu. Öyle ki "yaprak dalda durmuyor" dedirtecek kadar rüzgarlı bir gün vardı dışarıda. O kadar rüzgar vardı ki, hiç bir canlı vücudunun akciğerlere ihtiyacı kalmamış gibi esiyor, her bulduğu boşluğu doldurmaya çalışan bir kadın misali, boşluğu havayla dolduruyor,boşaltıyor resmen bizimle köşe kapmaca oynuyordu.
Öyle bir oyun oynanıyordu ki dışarıda, "Günün Yıldızı" kartı 21.yy 'ın en marjinal kötüsüne çıkmıştı. Gözlerinde uçuşan kelebekler masum olsa da, heyecan dolu bir aşkı anlatan insanın karnını bahar yerine çeviren kelebeklerden farklı, azgın bir migren nöbetinin habercisiydi. Öyle ki bir dilek hakkı olan birinin hiç düşünmeden harcayacağı küçük haplara mahkum bir odanın paha biçilemez karanlığı günün en kıymetli anı olacaktı belli ki.
Hızlı adımlarla mutfak tezgahındaki sürahiden doldurduğu suyu ilacıyla beraber peşin peşin içti. Mevzu bahis migrense ödeme geciktirmeye gelmeyen tefeci gibi muamele görmek isterdi. Ufacık bir gecikme, bedeli alınsa dahi ağrıyı baki kılabilir ve sorun tamamen konuk olunan kişiye ait olurdu ki bugün böyle şeylerle uğraşacak hiç vakti yoktu.
Çantasına doldurduğu ağrı kesicilerinin yanındaki eşyalarını tek tek kontrol ettikten sonra yağmurluğunu sırtına geçirdi. Kendini dışarıda ki karmaşık havanın kollarına bırakmak için kapıyı açmış, tam çıkacaktı ki telefonun çalması ile kapanmaya meyleden kapıyı savurması bir olmuştu.Telefon avizesi bile ateşten kor misali elinde duramıyordu. Bugün üstünde garip bir telaş vardı, anlayamadığı bir ateş vardı içinde. Huzursuzdu... "Kim bu lüzumsuz?" diye düşündü içinden, kendine kızmadan da edemedi; "Ne diye kapıyı çekip çıkmamıştı ki, derse de gecikecekti. Kimse arayan tekrar aradı muhakkak" dedi içinden. Ama bunların hepsi birer boş düşünceden ibaret kalakalmıştı, telefonun ahizesinden duyduğu ses ile yerine mıhlanması bir olmuştu.
- Alo
- Merhaba Naz,
- Merhaba...
- Kusura bakma Müsait miydin? Böyle zamansız aradım, gerçi bunun bir zamanı var mıydı inan onu da bilmiyorum. Aman neler diyorum ben yine saçmalıyorum...
- Pardon? Sen!!!
- Biliyorum yersiz ve zamansız bir geliş oldu ama şimdi olmasaydı sonra olur muydu hiç bilmiyorum? Pek zamanım yok aslında Ama sana ait bir kaç parça bir şeyler var bende kalan, onları sana vermek istiyorum ve belki varsa biraz vaktin, kahve içeriz, ben anlatırım,sen istersen dinlersin olmaz mı?... dedi geçen yılları yok sayarak.
Migrenimin kendinden rol çalmak isteyen bu konuşmaya inat başlattığı atağını görmezden gelmek gerçekten harika olabilirdi, lakin olmadı. Geciken bir ödemenin ağırlığı hafifletilmiş olsa da mutsuz eden atağının ilk saldırısı ile zonklayan şakağına birde o konuşmalar eklendiğinde azdırıcı etkisinden dolayı tebrik etmek için içinde derin bir istek uyansa da, sustu ağır ağır.
Nefes almayı bir yaşam sebebi olmasından öte sakinleşmek için kullanırken,
-Dersim var bugün, yarın ve hergün. Müsait değilim. derken buldu kendini. İçine üşüşen kadınların tantanasından, dırdırından hiç bir şey duyamıyorken;
- Tamam. dedi karşıdaki ses.
- Müsait olacağımdan pek emin değilim, şimdi kapatmalıyım dedi ve kapattı. Hızlı adımlarla evden çıkıp, kapıyı fark etmeden iki kez kitledikten sonra merdivenlerden koşar adımlarla indi. Apartmandan çıktığında nefes almayı unuttuğunu fark ettiren rüzgarın içine dolması ile irkildi. Derin derin alınan bir kaç acemi nefes ile arabaya koşarak bindi. Sanki güneşinden kaçan bir gölge misali saklanamaz iken kendinden,gökten boşalırcasına yağan yağmur ile yeri göğü inleten o gök gürültüsü ile kendine geldi. Arabamın camına vuran yağmur damlalarının sesine inat kafasındaki konuşmaları duymamak imkansızdı. "Dili olmayan kadınların dırdırından daha beter bir şey yok." diye geçirdi içinden. Kafasını kesip atsa migreni bir yandan, kadınları öte yandan kafasıyla top oynarlardı resmen. Düşünmemek bugüne kadar hiç beceremediği bir şeydi. Hep sahte bir sarışına sığınmış, sağlam bir esmer kafasına sahip, kumralın tekiydi.
Radyoyu açtı kafası belki dağılır diye ama ne mümkündü böyle şeyler. Sanki zaman anlaşmış gibi ardı arkası kesilmez sesler, sözler ve görsellerle konuyu döndürüp dolaştırır kör düğüm ederdi ki etmişti de. Nereden çıkmıştı şimdi bu! Hiç sırası değildi.diye düşündü sanki sırası gelebilecekmiş gibi. Gelmezdi, hemen yüzeyde elini uzatsa değebilirdi ama diğer yandan öyle derinlerdeydi ki gelmezdi.
Onun gelme arsızlığı mıydı onu şaşırtan yoksa bu ziyareti uzun zamandır bekliyor olması mıydı? pek bilemedi. İçindeki soğuk mermer duvarlarından bakarken gördü, kendini. İncinmiş bir tarafı hep vardı, hep olmuştu hatta zaman zaman yeniden olacaktı belki de. Ama bu sefer incinecek bir şey kalmamıştı. Hepsi bitmiş tükenmişti.
Eskiden çok duyardı yüreğindeki çocuğun isyanlarını, görmezden gelemez gözünden bir damla yaş olur akardı, bahanesi kimi zaman bir film, kimi zaman bir müzik olup. Ama zamanla bu ağlamalar da kalmamış, uzmanların dediği soğan kürlerine sığınmıştı. Soğan doğrarken kendini kesercesine ağlayan bir kadın oluvermişti. "Salata dediğin ne kadar hüzünlü olabilirdi?" diye defalarca kendine sormuş hatta "yiyenler bunu anlar mı?" diye kendi ile dalga geçerken içinde biriken yaşları akıtmanın en masum yolunu bulmuştu üstelik sığınacağı bilimsel makaleler o kadar çoktu ki.
İlk okuduğunda çok şaşırmış, " Soğan kürü" diye dalga geçmişti kendi kendine müptelası olacağından bir haber halde. Kendi gibi kaç insan olduğunu merak etmiş ama okudukça olduğundan emin olmuştu. Bu makalenin arkasına ilk yaptığı salata onun için en özeli olmuştu ne de olsa ilk kez ağladığı bir salatayı yemişti. Özeldi, ama en iyi tarafı sonra çok gülmesi olmuştu. Resmen bu kürlerle atlattığı bir dolu duygusallık krizleri olmuştu. Hepsini düşününce yüzünde bir gülümseme belirdi. Artık o kadın değildi. Ve onu kendi yapan herkese müteşekkirdi.
"Ben buna hazır değilim." dediği o kadar çok şeye hazır olmadan yapmıştı ki, bu hayatta öğrendiği en önemli derslerden biriydi. Kişi hazır olmadığını iddia ettiği her konuya aslında hazırdır, sadece bilmiyordur. Bunu keşfetmesinin akabinde bu tip cümleler kurmamaya başlamıştı. Geleni layıkıyla karşılıyor ve gönderiyordu. Bugünkü konuşmanın müsebbibi de bu olsa gerekti. Yoksa konuşmaya layık olduğunu düşünecek değildi ya. Eskiler hep eskide kalsalar ne iyi olurdu elbet lakin geldi diye yenilenecek hali de yoktu elbet. Eskiydi ve eski kalacaktı.
Okula yoğun yağış altında ama geçen süreden bir haber, bildiğin kendi ile kimi zaman sohbet kimi zaman kavga ile gelmişti. Arabasını her zamanki yerine park etmiş, okulun görevlisi ile kısa bir baş selamı ile merhabalaşmış ve mermer merdivenlerden çevik adımlarla koşarak odasına uğramış, hızlı bir kaç eşyasını almış ve anfiye yönelmişti.
Anfiden içeri girdiğinde her zamanki gibi kalabalık bir öğrenci grubu onu beklerken görmüştü. Hepsi derse ilgili değillerdi elbet lakin çoğunluğun ilgisini çektiğini biliyordu. Özellikle bir grup fanı her zaman mevcuttu. Her yeni ders öğrencileri için başka bir hikaye kendi için ise bambaşka bir hikaye oluyordu. Boşuna demiyorlardı "Her icat mucitinin ihtiyacı sebebiyle doğmuştur." diye. İletişimde onun en temel ihtiyacıydı. Su gibi bir şeydi. Elinden gelse bitkilerin bile dilini çözerdi, o kadar bu iş için doğmuştu. Ama öyle ya, insan dediğin değişirdi. En iyi yaptığı işle sınanır, aptal olmadan kalkamazdı yerinden. Hayattan bir sıfır almadan geçmek mümkün değildi. O da sıfırını almış, ukalalığının bedelini ödemişti. Kendince yeni ukalalıklar ile bezenmişti, çiçek gibi her yaprağında bir başka meziyet edinmişti.
Masasına geçmiş, gözlüklerini takmıştı. Gözleri o kadar bozuk olmamasına karşın derste gözlük takmayı seviyordu. Genç yaşını avantaja çeviren bir aksesuar gibiydi onun için. Her zamanki gibi fanları en ön sırada yerlerini almış, ağzından çıkacak ilk cümleyi yağmuru bekleyen çöl misali bekliyorlardı. Hemen içlerinden birine işaret etti, uzun boylu çocuk hızlı bir şekilde gitti ve müziği açtı. Bugün fonda jazz vardı. İçeriden yükselen baygın seslere bakılırsa gençler pek jazz sevmiyordu anlaşılan. Ama bugünkü konunun tınısındajazz havası vardı ve kaptan o olduğu için bu seslerin pek bir önemi yoktu. Demokrasi sandıkta bile olmuyorken derste olması beklenemezdi.
""Bilinç, hayatın zalim gerçeklerine karşı iki temel savunma geliştirir: “kaygılı gerçek” ve “inkar”." Freud bunu söylerken bilinç için insandan ayrı canlı bir varlıktan söz eder gibi bahsetmiştir. Bu bahisten yola çıkarak bugün bir soruyu sizinle irdelemek istiyorum. Sizinle konuşacağımız konuya dair 10 sayfalık ödev istiyorum ve bu ödevi yaparken en az 10 kaynak göstermenizi lakin kendi yorumunuzu beklediğimi söylememe gerek yok herhalde. Peki başlayalım o zaman.
Ayrıca "Bir insan bir yere bakıyorsa orada ilgilendiği bir şey vardır. Bir insan bir yere hiç bakmıyorsa orada ilgilendiği bir şey kesinlikle vardır." diyen Freud yüksek ihtimal ile seni hiç tanımamıştı Melissa. Artık ilgilendiğin o şeyi bir kenara bırakıp bizimle beraber Bilinç hakkında konuşur musun? yoksa dinlemeyi mi tercih edersin?
- Pardon hocam
- Evet bende böyle tahmin etmiştim. Teşekkürler Melissa. Sayende arkadaşların ile bugün yapacağımız konuya güzel bir örnek oluşturdun. Hiç bir bilim adamının bulamadığı, hatta mitolojik hikayelerde dahi tanrıların bile bilmediği, dini hikayelerde şeytanın dahi çözemediği bir konudan bahsedeceğiz.; Kadınlar ne ister?
Şimdi sizlerle Kadınlar ne ister hakkında konuşmadan önce mitolojik zamanlardan günümüze uzanan kadın tiplemelerine dair şu videoyu izlemenizi istiyorum. "
Tam video başlamış, migrenime açtığım savaşta 1-0 önde ilerlediğini düşünürken anfinin en sonunda oturan kişiyi görmesi ile beraber kaybedilmiş bir savaş olduğunu anlaması pek uzun sürmedi. Yarın beklediği karşılaşmanın bu kadar sabırsız bir tarafı ile bugün hazırlıksız yakalanmış olmak sinirlerinin iyice gerilmesine sebep olsa da karşısındaki kişinin egosu kadar boyu olmadığını unuttuğumu fark etmesi ile beraber sıradanlık hali içindeki yerini hızlıca aldı. Ve profesonel kişiliğinin konuya el atmasıyla 2 saatlik dersi tam zamanında bitirdi. Sınıfın dersin bitmesi ile dağılması bir olmuştu. Diğer uçtan yavaş yavaş merdivenlerden inerken yankılan kösele ayakkabının sesinin tınısını duymak bile tüylerini diken diken etmeye yetmişti.
Evet her zamanki o ağır parfümünü sıkmıştı. Kendinden evvel karşısındakine ulaşan ve öldürücü darbesini indirmeden hemen önce sersemleten o hastalıklı aynı parfümdü. Kadınlar ne ister sorusuna binlerce gönüllü yanıt verdirtebilecek kadar güzel bir kadındı. Zayıflamış olsada başı önüne eğilmemişti hala. Mütevazilikten bir haber bedeni ile karşımda durmuştu. Dile kolay geçen onca senenin üstüne, karşımda duruyordu. Kimileri unutulmuş kimileri ise unutulmak istenilmişti. Ama anlaşılan bugün hepsinin kabul günüydü ve en canlı tonlarıyla beraber zihninde yerlerini almaya hazırdılar.
Cansu ile üniversite yıllarında tanışmıştılar. O kadar benzer özellikleri vardı ki görür görmez kaynaşmış birbirlerine ısınmıştılar. Cansu uzun boylu, güzel, kendinden emin ve çok zeki bir kadındı. Girdiği her ortamda ilgi çeken, çekmese mutlaka çekmenin bir yolu bulanlardandı. Mütevazilikten pek nasibini almamış olsa da içinde bir yerlerde sıcak atan bir kalbi olduğu varsayılanlardandı. Nar is bambaşka bir kızdı. Adı gibi içinde binlerce tane barındıran ama hepsinde kendi olabilen nadir kadınlardandı. Kolay dağılmıyor parçalanmıyor, girdiği ortamlarda istemese dahi ilgi odağı olmayı başarıyordu. Bizim Güneş tipli dediğimiz insanlardandı, enerjisini kendinden alıyor ve çevresine de o enerjiyi fazlaca bahşediyordu. Evet hatırı sayılır ölçüde bir öfkesi mevcuttu ama parladığı gibi sönen cinslerdendi. Birbirlerine karşı hissettikleri bu sıra dışı yakınlık ile önce aynı sırayı, sonra yurtta aynı odayı ve ilerleyen yıllarda aynı evi paylaşmışlardı. Onlar, Cansu ile bir hayatı paylaşıyoruz derken bu paylaşmanın Cansu da arsız bir alışkanlığa dönüşeceği ve bir gün aynı erkeği de paylaşacakları akıllarının ucundan dahi geçmemişti. Nar, öğrendiğinde ise başına yıkılan bu dünyadan daha fazlası olmuştu.
Ama anlaşılan Cansu her zamanki umursamaz hali ile karşısındaydı. Elini uzatışından, bakışına pek bir şey değişmemiş gibi görünse de başındaki peruğu fark ettiğinde Cansu'nun gözlerinde sönen ateşi de görmüştü. Parmaklarındaki solgunluk kadar teninin şeffaflığıda belirginleşmişti. Yer yer fondotön ile kapatılan morluklarında elbet bir anlamı vardı. Anlamak zaten onun işiydi.
"- Benimle görüşmek istemini beklemek büyük şımarıklık olurdu elbet, haklısın ama bende sana ait bir kaç eşya var ve bunları sana ben vermek istedim. " demesiyle çantasından 10 tane defter çıkarıp masasına koydu. "Bu defterler sana ait." demesiyle beraber arkasını dönüp gitmesi bir oldu. Nar ona ne dur dedi, ne de bunlar ne diye sordu. Sanki Nar için zaman durmuş, Cansu için ise bitmiş gibiydi.
Nar elini defterlere uzattı şöyle bir karıştırdı, Fonda çalan jazz müziğinin eşliğinde kapağını kapatıp egosu boyunu aşan arkadaşını buraya getiren bu defterleri merak edip etmediğini kendine sordu...
"Kadınları çözmeye çalışmak, bir labirenti düz yola çevirmek gibidir. derdi Freud. Nar da merak etti, acaba bu elinde tuttuğu defterler bir labirenti düz yola mı çevirecekti yoksa kendinde bir düzlük yaratmış bir kadını labirente mi çevirecekti.
İşte bu sorunun cevabını vermeden bunları okumayacaktı, hem Cansu bugün gitmişti ama yarın gelmeyeceğinin garantisi pek yok gibiydi.
Hızlı bir şekilde toparlanıp evine döndü, bir şeyler atıştırdıktan sonra tüm olanları kapıda bırakıp küçük hapları ile kurduğu karanlık dünyaya kendini bıraktı. Ne de olsa bugün 21.yy 'ın kötüsü Migrenin günüydü ve layıkıyla yolcu edilmeliydi...
Bir yudum su bir minik hap, derin bir karanlık...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder