Uyku tutmayan gecelerin sabahları çok güzel olur. Hangi şehirde olduğuna, nasıl bir manzaraya kalktığına bakmaksızın her gün güzel doğar tüm karanlık gecelere. Gökyüzünde beliren ufuk çizgisi şehirleri, denizleri, fersah fersah uzaklıkları yeni günaydınları ve taze simit kokusunu hapis etmişcesine bonkörce paylaşır biz uykusuzlarla. Uyumadığın için uyanamazsın ama her zamankinden daha dinç hissedersin anlamsızca. Uzakta beliren güneş, üstünde dumanı tüten bir simit ile gelen çay kadar sıcak ve davetkardır. Hapis olduğun bu armonide limon kabuğu gibi taze ve ferah, kahve kokusu kadar vazgeçilmedik anıları gözünün önüne getirdiğinde; kulağındaki müzik bir akordiyonun tuşlarından damlayan notalar gibi olur.
Sokak canlanır birden hararetlenen bir orkestra gibi. Başlar birden yeni koşuşturmacalar, sağda sazlılar girer devreye sonra ortadaki vurmalılar ve üflemeli çalgılar derken şenlik yerine döner sokaklar. İşçisi, memuru, öğrencisi derken kocaman bir şehir uyanır adım adım. Tüm fino köpekleri zincirlerinden boşanır çıkar sokaklara, kediler de yanlarında dolaşırlar, başlar kuşlar için bir koşuşturmaca. Gün uyanır, şehir uyanır koca bir ülke uyanır ama kimileri hiç uyanmaz.
Onlara gün hiç doğmaz, kendilerinin bile unuttukları bir günün gecesinde batırdıkları güneşleri artık hiç doğmaz. Öyle karanlıktır ki düşünceleri, kendi karanlıklarında boğamadıkları umutları öldürme planlarını yaparken ölürler. Onlar için sadece bir mızıka üflenir uzaklardan. Adi ruhlarına çalınan bir sadaka misali. Tüm bu arbedede arkada piyanonun tuşlarından bir melodi yükselir ve tüm günahsız ruhlar huzur bulur, diner gözyaşları ve tüm korkuları. Bir önceki gecenin izini taşımayan yeni melodiye hayran bir güne başlarlar tüm karmaşayla beraber.
İşte yeni bir sabah daha parıldayan güneş ışıkları, tatlı çiçek kokuları ve tatlı bir esinti ile doğdu karanlık bir geceden sabaha. Uzaklar da görünen gemilerin ışıklarının soluklaşmasıyla beraber son kötü ruhlarda yok oldu. Kimileri için "bu kaçıncı aynı uyutmayan rüya" dedirten ama bilmeden alışmaya başlanan bir kabusun bir parçası gibi buruş buruş ve sıkışmış hissini bedeninin her noktasına nüfuz etmiş insanların sabahıydı. Öyle bir sabahtı ki kimilerinin yüreğini gasp eden o eski buzulların yanan volkanlara rağmen erimemesi tesadüf etmeyen bir gerçekten başkası olamazdı.
Kor gibi yanardağlarla çevrili bir ova misali atan yüreklerde bulunan bu eski çağlardan kalma erimeyen buzulların "işi de ne ki?" deseler de kaldırmaya kimsenin akıl etmediği, üstlerinden düşmeyen soğukluğu ile bedeninde öylece asılı kalan bu soğukluğun varlığında üşüyen insanların da sabahıydı aynı zamanda.
Tuhaf bir sabahtı işte, bir yoktum bir var oldum.
İzlemeye başladım denizi, gelip geçen gemileri. Kulağımdaki müzik sürekli değişti, farklı farklı aktı tüm notalar ama aklımın dikenli tellerine takılan anılar değişmedi. Daldıkça üşüdüm, üşüdükçe küçüldüm ama kaybolamadım. Durdukça kendime dargın anılarım geldi geçemedi bir türlü yeri yurdu yokmuşcasına. Yola çıkan tüm pişmanlıklar ile karşılanan yeni yarınlarda asılı kaldım.
Kimsesiz parçalarımı koyacak yerim yokken, elimdeki tüm kırık dökük parçalarımı aldım, içimde çalan o eski yeni tüm şarkıları ve yaktım yanan bir ateş parçasında. Kalmaya yüzüm kalmasın, gitmeye gücüm olsun diye içimdeki karmaşayı verdim ateşe.
Yandım, geceye ışık oldum.
Tüm zebanilerime "merhaba" dedim.
Gözlerine baktım.
Kendimi gördüm sustum.
"Doğdum" dedi biri " Öldüm" dedi ötekisi. Bir bebek, bir cenaze çıktı içimden kim kaldı kim gitti bilemedim.
İşte yeni bir sabah daha parıldayan güneş ışıkları, tatlı çiçek kokuları ve tatlı bir esinti ile doğdu karanlık bir geceden sabaha. Uzaklar da görünen gemilerin ışıklarının soluklaşmasıyla beraber son kötü ruhlarda yok oldu. Kimileri için "bu kaçıncı aynı uyutmayan rüya" dedirten ama bilmeden alışmaya başlanan bir kabusun bir parçası gibi buruş buruş ve sıkışmış hissini bedeninin her noktasına nüfuz etmiş insanların sabahıydı. Öyle bir sabahtı ki kimilerinin yüreğini gasp eden o eski buzulların yanan volkanlara rağmen erimemesi tesadüf etmeyen bir gerçekten başkası olamazdı.
Kor gibi yanardağlarla çevrili bir ova misali atan yüreklerde bulunan bu eski çağlardan kalma erimeyen buzulların "işi de ne ki?" deseler de kaldırmaya kimsenin akıl etmediği, üstlerinden düşmeyen soğukluğu ile bedeninde öylece asılı kalan bu soğukluğun varlığında üşüyen insanların da sabahıydı aynı zamanda.
Tuhaf bir sabahtı işte, bir yoktum bir var oldum.
İzlemeye başladım denizi, gelip geçen gemileri. Kulağımdaki müzik sürekli değişti, farklı farklı aktı tüm notalar ama aklımın dikenli tellerine takılan anılar değişmedi. Daldıkça üşüdüm, üşüdükçe küçüldüm ama kaybolamadım. Durdukça kendime dargın anılarım geldi geçemedi bir türlü yeri yurdu yokmuşcasına. Yola çıkan tüm pişmanlıklar ile karşılanan yeni yarınlarda asılı kaldım.
Kimsesiz parçalarımı koyacak yerim yokken, elimdeki tüm kırık dökük parçalarımı aldım, içimde çalan o eski yeni tüm şarkıları ve yaktım yanan bir ateş parçasında. Kalmaya yüzüm kalmasın, gitmeye gücüm olsun diye içimdeki karmaşayı verdim ateşe.
Yandım, geceye ışık oldum.
Tüm zebanilerime "merhaba" dedim.
Gözlerine baktım.
Kendimi gördüm sustum.
"Doğdum" dedi biri " Öldüm" dedi ötekisi. Bir bebek, bir cenaze çıktı içimden kim kaldı kim gitti bilemedim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder