23 Temmuz 2017 Pazar

Yapraksız yonca...




Bizim çocukluğumuz da dört yapraklı yonca buldun mu şansın döner derlerdi, dileğin kabul olur, tüm isteklerin gökten yere yağardı. Gökkuşağının altındaki hazine dolu sandığı bulmak gibi bir şeydi anlayacağın. Çocuktum işte, inanmıştım!

Her gün yonca tarlalarında geçen inanç dolu saatler arasında buluyordum küçük hazinelerimi. Her bulduğum yoncayı özenle defterlerimin arasına koyuyor, onları orada kurutuyordum. Hayallerimiz aynı olmasa da umutlarımız aynı olan bir çok insan ile beraber her gün yoncalar arasında tavaf edilen saatler içerisinde kendimizi arıyorduk. Kendi hayalleri peşinde koşan, yoncalarla gerçekleştireceğine inan çocuklardık. Saftık, mutluyduk, kendimizden emindik. Bir ibadeti yerine getirir gibi her gün yerine getirdiğimiz ritüelimizin meyvelerini de alıyorduk, öyle ki o yaz tam 13 tane yonca bulmuştum. Zengindim, hayallerime yakındım hatta neredeyse sahiptim, tek bir sorun dışında tabii. Her mutlu hikayenin bir aması olduğu gibi bu hikayenin de bir aması vardı. Düşünülmemiş hesap edilmemiş.

Ne dileceğini bilmeyen birine istediğiniz kadar dilek hakkı verseniz ne fayda ederdi ki? Ne dilemeliyim? Hangisini gerçekten istiyordum? Ne dileyeceğime karar veremiyordum bir türlü. Vaz geçemiyordum hiç birinden. Yada hepsinden vazgeçiyordum. Endişeli günler başlamıştı benim için. O en baştaki huzurlu mutlu çocuk artık yoktu karşımda. Kocaman bir bağımlı gibi davranıyordum sanki o kuru dört yapraklı yoncalar dileklerimi yerine getirebilirmiş gibi endişeliydim. Çocuktum diyorum ya, hayat başka akıyordu o zamanlar. Endişelerimizin bile komik yanları hep vardı.  Büyüyene kadar olacaktı da. Şanslıydık ama bu şansımızın farkına varmak yerine eziyetini sürüyorduk. Anlamadığımız koca bir dünya ya ait isteklerimiz ile ahkamlar kesiyorduk, mutluluk nidaları altında yanlış tercihlerin ihtimallerinde kavruluyorduk.

O yonca tarlasında geçen zamanın üstünden tam 25 sene geçti. 13 Yonca ile neler dilemeyi düşünüp vazgeçtiysem, aklımın bir ucundan geçemeyen onlarca senaryonun en kendime has olanını yaşadım. Dilemeyi hiç akıl etmediğim bir dileğin baş rolüne geçen 25 senem oldu. Öyle ki dilemeyi hayal dahi edemediğim bir hayatta hüküm sürdüm.

Ve o an anladım ki o zaman için dileyemediğim dileklerim ile şimdi biliyorum ki o dönem için dilenecek hiç bir şeyim yoktu ve her şeyim vardı. Öyle ki bir yonca ile mutlu olabilecek kadar hafif omuzlarım, her istediğimin gerçek olacağına olan sarsılmaz inancım ve bunu başarırken beraber yürüyebileceğim insanların varlığı.

Şimdi dönüp bakıyorum o günlerime ve bu sahip olduklarımın yarısı bile yanımda değil. Asıl şimdi ihtiyacım olan bu efsanelerim bile benden zamanla çalınmış, yalnız bırakılmışken ne umut edebilirim ki bu hayattan?

Şimdi düşünüyorum da yeniden öyle bir sabaha uyanabilir miyim diye? Yonca tarlasında bulacağım bir yoncayı arayarak mutlu olabilir miyim? Diye soruyorum kendime ... sonra susuyorum, dönüyorum içime sessizce... Akmayan göz yaşlarımdan oluşan nehirlerimde ki gürültülü çağlamaları, yüksekten yere çakılmaların sesinde boğuluyorum.

Yonca tarlalarında gezinen o bilge çocuğu arıyorum..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder