22 Aralık 2017 Cuma

Name

 

Filmin bir karesinde sordu kadın
"Sen nasıl bir adamsın?"
Ve cevap verdi adam "Aşık!!!".

Gecenin sisi daha dağılmamışken penceremin önündeki rüzgarın yapraklarla kavgası henüz bitmemişti. Camları dövmek için çarpan yağmur damlalarının, beyhude çabalarını, akarken arkasında bıraktığı izlerde birşeyler ararmış gibi izliyordum. İzliyordum sokağın kalabalığını öyle ki buz tutmuş ellerimdeki çayımla, dışarıdaki gürültünün içeri sızmadığı bir pencerinin manzarasından sokağın ışıklarına bakmak kadar sıcacıktı içim. Elimdeki çayın, bardağa bıraktığı sıcaklığı parmaklarıma dağıtmak kadar sayılı bir andı. Hiç beklemediğim ve dönmediğim bir zamandan alıntı gibiydi aklımın girdapları. Duvardaki asılı resimlerden sayamadığım kaç mevsim geçmişti ki ömrümden, ben ona daha alışamadan dur diyemeden bitip gitmişti. Büyüyen yetişkin görünümlü bir çocuktan farkı olmayan insanlarla yaşayamadığım bir hayatta genç kalarak ölecekmiş kadar yaşlı mıydım? Nasıl bir mahluksam ya da nasıl bir mahluksa insanoğlu, karmakarışık, nefsi nefesi  başka bambaşka anlatmakta zorlandığım bir şeylerin toplamıydı, toplamıydım. İyilikle ve kötülükle bezenmiş bir demetten bahtımıza, tahtımıza ve şanımıza düşenlerin çıkarımıydık belkide.

" Kesin kararlar, süreklilik arz edemeyen ruh halleri yüzünden verilir daima." demişti Marcel Proust bir kitabında.Öyle bir demişti ki sanki bana nasihat eder, gözlerimin içe bakar gibi söylemişti. Daha doğrusu ben üstüme çok alınmıştım. Alınacak yaralarımı yok sayacak kadar hazırlanmamıştım demekki. Hazırlanmadığım, hiç bakmadığım bir delikten seslenmişti. O kadar çok üstüme alınmıştım ki; Sanki suçumu anlayan annemin azarı kadar her hücremde hissetmiş, dövülmüştüm. O cümleyle beraber hayatımdaki kaç an gelmişti filim karesi misali gözümün önüne, kaç kez "kesin karar" dediğim ve hep köşesinden döndüğüm. Yaşam denilen orta oyunda ne kadar köşeli rol verildiyse bana, kaderimde de o kadar esnek fikirler arifesinde geçen,  kararsızlıklarla bezenmiş bir saz namesi oluvermiştim aslında.

Perdeler arasında dolanan, bulduğu notaya basarken bile ağlatan bir besteydi hikayem. Bir ozanın kısa hikayeler anlattığı namelerden bir demet gibiydi. Güldüren hüzünlü bir hikayenin en hareketli nakaratıydı çoğu zaman çalınan...

Cama çarpan seçe ile irkildim tüm puslu düşüncelerimden. Yağmurdan sırıksıklam olmuş ölümle yaşam arasındaki ince çizgide gezinen minik bir can penceremin önündeydi. Korkuyla irkilmenin yanı sıra telaşlı ne yaptığını bilmeyen, eli ayağına dolanmış bir halde gözlerine bakıyordum. Aklımdan uçuşan fikirlere rağmen kaslarım donmuş gibiydi. Bir kanat çırpınışında kendime gelmiş tüm bilinmezlikleri bir kenara bırakarak bir çırpıda içeri almıştım. Küçük soluk alık verişlerinin arifesinde donmaya yüz tutan sıcaklığını sıcaklığla sarmalamıştım. Yardım dilenen bakışları üstüne inen göz kapaklarıyla irkilmiştim. Ölmüş müydü? Ölecek miydi? sorularını göğüs kafesindeki hareketlere bağlı verilen kararların arifesinde biraz rahatlamıştım. Karamsar tüm düşüncelerime inat umut olarak çarpmıştı camıma. Kurtulmak zorundaydı, nefes almalı kanat çırpmalıydı.

Mutfakta duran kutunun içine koyduğum havlunun üstüne bıraktığım cılız bedenini rahat kaloriferin sıcağının yanına koymuştum. Bir köşesine ufaladığım ekmek parçaları ve bir kapak su ile onu dinlenmesi için yanlız bıraktım.Onun yorgunluğu benim yorgunluğumdu sanki. Gözlerim usul usul kapanırken kulağımda tek bir melodi ile uyudum. 

Camıma vuran yağmur damlalarıyla, rüzgar dışarda dans etmeye devam etti. Yapraklar fısıltıyla beraber tüm hanelerden dinledikleri hikayleri çaldılar kulaklarımıza. Ve gece sesini sessizliğiyle örttü üstümüze.Küçük soluk alışverişlerle bezendi gece. Gece sabah, ölüm yaşam oldu...

Ve bir cıvıltı, bir kanat çırpışta yeniden başladı...




















































Hiç yorum yok:

Yorum Gönder