Filmin bir karesinde sordu kadın
"Sen nasıl bir adamsın?"
Ve cevap verdi adam "Aşık!!!".
Gecenin
sisi daha dağılmamışken penceremin önündeki rüzgarın yapraklarla
kavgası henüz bitmemişti. Camları dövmek için çarpan yağmur
damlalarının, beyhude çabalarını, akarken arkasında bıraktığı izlerde
birşeyler ararmış gibi izliyordum. İzliyordum sokağın kalabalığını öyle
ki buz tutmuş ellerimdeki çayımla, dışarıdaki gürültünün içeri sızmadığı
bir pencerinin manzarasından sokağın ışıklarına bakmak kadar sıcacıktı
içim. Elimdeki çayın, bardağa bıraktığı sıcaklığı parmaklarıma dağıtmak
kadar sayılı bir andı. Hiç beklemediğim ve dönmediğim bir zamandan alıntı
gibiydi aklımın girdapları. Duvardaki asılı resimlerden sayamadığım kaç
mevsim geçmişti ki ömrümden, ben ona daha alışamadan dur diyemeden
bitip gitmişti. Büyüyen yetişkin görünümlü bir çocuktan farkı olmayan
insanlarla yaşayamadığım bir hayatta genç kalarak ölecekmiş kadar yaşlı
mıydım? Nasıl bir mahluksam ya da nasıl bir mahluksa insanoğlu,
karmakarışık, nefsi nefesi başka bambaşka anlatmakta zorlandığım bir
şeylerin toplamıydı, toplamıydım. İyilikle ve kötülükle bezenmiş bir demetten
bahtımıza, tahtımıza ve şanımıza düşenlerin çıkarımıydık belkide.
"
Kesin kararlar, süreklilik arz edemeyen ruh halleri yüzünden verilir
daima." demişti Marcel Proust bir kitabında.Öyle bir demişti ki sanki
bana nasihat eder, gözlerimin içe bakar gibi söylemişti. Daha doğrusu ben üstüme çok
alınmıştım. Alınacak yaralarımı yok sayacak kadar hazırlanmamıştım demekki. Hazırlanmadığım, hiç bakmadığım bir delikten seslenmişti. O kadar çok üstüme alınmıştım ki; Sanki suçumu anlayan annemin azarı kadar her hücremde hissetmiş, dövülmüştüm. O cümleyle beraber hayatımdaki kaç
an gelmişti filim karesi misali gözümün önüne, kaç kez "kesin karar" dediğim ve hep
köşesinden döndüğüm. Yaşam denilen orta oyunda ne kadar köşeli rol
verildiyse bana, kaderimde de o kadar esnek fikirler arifesinde geçen, kararsızlıklarla bezenmiş bir saz namesi oluvermiştim aslında.
Perdeler arasında dolanan, bulduğu
notaya basarken bile ağlatan bir besteydi hikayem. Bir ozanın kısa
hikayeler anlattığı namelerden bir demet gibiydi. Güldüren hüzünlü bir
hikayenin en hareketli nakaratıydı çoğu zaman çalınan...
Cama çarpan seçe ile irkildim tüm
puslu düşüncelerimden. Yağmurdan sırıksıklam olmuş ölümle yaşam
arasındaki ince çizgide gezinen minik bir can penceremin önündeydi.
Korkuyla irkilmenin yanı sıra telaşlı ne yaptığını bilmeyen, eli ayağına
dolanmış bir halde gözlerine bakıyordum. Aklımdan uçuşan fikirlere
rağmen kaslarım donmuş gibiydi. Bir kanat çırpınışında kendime gelmiş
tüm bilinmezlikleri bir kenara bırakarak bir çırpıda içeri almıştım.
Küçük soluk alık verişlerinin arifesinde donmaya yüz tutan sıcaklığını
sıcaklığla sarmalamıştım. Yardım dilenen bakışları üstüne inen göz
kapaklarıyla irkilmiştim. Ölmüş müydü? Ölecek miydi? sorularını göğüs
kafesindeki hareketlere bağlı verilen kararların arifesinde biraz rahatlamıştım. Karamsar tüm
düşüncelerime inat umut olarak çarpmıştı camıma. Kurtulmak zorundaydı,
nefes almalı kanat çırpmalıydı.
Mutfakta duran kutunun içine koyduğum havlunun üstüne bıraktığım cılız bedenini rahat kaloriferin sıcağının yanına koymuştum.
Bir köşesine ufaladığım ekmek parçaları ve bir kapak su ile onu
dinlenmesi için yanlız bıraktım.Onun yorgunluğu benim yorgunluğumdu sanki.
Gözlerim usul usul kapanırken kulağımda tek bir melodi ile uyudum.
Camıma vuran yağmur damlalarıyla,
rüzgar dışarda dans etmeye devam etti. Yapraklar fısıltıyla beraber tüm
hanelerden dinledikleri hikayleri çaldılar kulaklarımıza. Ve gece sesini
sessizliğiyle örttü üstümüze.Küçük soluk alışverişlerle bezendi gece.
Gece sabah, ölüm yaşam oldu...
Ve bir cıvıltı, bir kanat çırpışta yeniden başladı...
Ve bir cıvıltı, bir kanat çırpışta yeniden başladı...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder