2 Nisan 2016 Cumartesi

Kapan



"Önüm arkam sağım solum sobe. Saklanmayan ebe." sözlerini duyduğunda çok da iyi saklandığını düşünmemişti. Adrenalinin damarlarındaki kan ile beraber pompalanırken verdiği enerji vardığı her hücrenin aykırılığı ile onu daha da huzursuz etti. Yavaş yavaş kendinden sakınırcasına hareket etti. Çalılar sıktı ama içinde büyük boşlukları vardı aynı kendi gibi.

Dolayısıyla boyuna uymayan bir yorgan misali aklını bir sağa bir sola çekiştirdi ve ebeyi görmek için tarifsiz bir çaba verdiğini sandı. Eğer o sırada kendinden bir parça uzakta duran arkadaşının gözü ile kendini gözlemleye bilseydi, ona devasa gelen bu hareketin bir yüz mimiğinden öte olmadığını da kavrayabilirdi. Ama hayat her zaman ona bu kadar cömert değildi.

Kalbinin atış hızının kulaklarındaki çınlaması bile ona hareket etmesini söylediğinde babasıyla çıktığı bir av partisi aklına gelmişti.

Bu tip partilerden oldu olası nefret etmişti. Doğa da olmanın verdiği huzuru bu kadar seviyor olmasaydı, ilk çıktığı av partisi kendi içinde yaşadığı tek bir tecrübe olabilirdi. Fakat olmadı. 

Orman da kendi kendine dolaşmaya çıktığı bir anda karşılaştılar. İnce bir sessizlik içindeki küçük bir kırılmaydı nefes alışları. O kadar ince ve narindi ki, neredeyse tüy gibi bir hissiyatı vardı bakışlarının. Gözlerinin içindeki yaşamda var olmak benim için tarifi zor bir tecrübeydi. Tam karşımdaydı kalp atışlarımızın ritmi bile bir gibiydi. Var olmak bir olmak gibi bir şeydi. Onun gözlerindeki yaşamda kendimi görmek, tamamlanmak gibi geldi bana. Ve aşık oldum, o anda.  Nefes bile almadım. sadece onu izledim, Sadece onun gözlerinde kendimi izledim. Kocaman kara gözler, kar beyazı pırıltısında sakin ve huzurlu, orman kuytusu gibi puslu ve ıslak. Ama en çok o gözlerdeki kendimi sevdim sanırım. 
Sonra tek el bir silah sesi geldi uzaktan gözümü bile kırpmadım sandığım bir sürede kayboldu karşımdan. Düş mü gördüm, gerçek miydi bilememek, çok gecemin engin tartışma konusu oldu benim için.

Hala ava gidiyorum, hala orada duruyorum ve  hala o gözlerdeki kendimi arıyorum.



Soğuk bir rüzgar ile irkildi. Nerede olduğunu anlamak bir kaç saniyesini aldı. Düşündü, tren istasyonundaki bankın üstünde ne kadar uzun süre oturduğunu hatırlayamadı bir an. Bir saat mi? üç gün mü?  geçmişti, hiç bilmiyordu. Ciğerleri patlarcasına koşmuştu yollarda. Nefes alamayacak, duramayacak kadar soluksuz kalana kadar. O gözlerdeki kendi değil, kendi gözlerindeki o gibiydi artık.

Yorgun gözlerinin altındaki halkalar kadar derindi düşünceleri. Ruhundaki yaraların kabuk bağlamamasının tek sebebiydi kendisi. Unutmak istemiyordu çok açık. Unutup ne yapacaktı sanki, aslında yokmuş gibi yapmaya tahammül edemiyordu. Vardı işte, işin en temel gerçeği buydu. Yok olmaya hiç niyeti olmayan arsız şırnaşık sarmaşık misali hayatının orta yerinde en mutlu olacağını sandığı bir anda bitmiş ve  her an her dakika varlığını hissettirmek için elinden geleni ardına hiç koymamıştı. Şimdi ise her yerini sarmıştı,sinsi habis bir hastalık gibi.

Elinde sıkı sıkı tuttuğu biletini, gizli bir hazine gibi saklamıştı yıllarca. Aldığı günü anımsadı birden. Alırken hiç bunu hayal dahi etmemişti. Nasıl edebilirdi ki, o çok bilmişliği ile sarıp sarmaladığı kendi gençliği değil miydi sanki. Toydu, ukalaydı, tüm dünyanın onun etrafında döndüğü bir zamandaydı. Neredeyse yarı tanrıydı.Gülümsedi inceden. Gençlik işte dedi derinden.

Hep bilmek ama anlamamak bu olsa gerekti. İlk ne zaman anlamıştı? düşündü sessizce. Tamda anlamak istediği zaman anlamıştı aslında, inatçı olmasaydı yada bu kadar gururlu her şey daha farklı olabilirdi. Biliyordu. Nefes alırken ağzından çıkardığı sıcak havanın su damlacıklarına dönüşmesini izledi, yavaş yavaş havanın ciğerlerine hücum edişini hayal etti. 

Cebinde taşıdığı kaybedilmiş yılların birikimiydi, yanına aldıkları ise hiç sahip olamadıkları anlarıydı aslında. "Çok ucuza harcanmış bir yaşam , çok pahalı ödenmiş bir bedel." dedi eli cebinde. 

Soğuk içine işlemiş, tüm hücrelerine nüfuz etmişti sanki. Hissizlik ile ilk gelen acı  yerini zamanla yokluğa bırakıyordu. Yok oluyormuş gibi hissetti birden. Hücre hücre eriyor, hücre hücre susuyordu sanki. Damarlarında dolaşan kanı bile hissedemiyordu.

"Ve o gözler... O tanıdık gözler... ve yine ben "dedi içinden. "O gözlerdeki ben..." ne kadar uzun zaman olmuştu, bu anı tekrar tekrar ve yeniden yaşmak için ne kadar çok ava çıkması gerekmişti ama olmamıştı. Şimdi tam da bu anda ve bir kadın ile olması hayatın onunla dalga geçme yöntemlerinden başka hiç bir şey değildi.

 Çok uzaklardan gelen derin puslu bir ses ile ona sesleniyordu, panik halinde olduğunu görebiliyordu. Ölüyordu ama sanki daha çok yaşıyormuş gibi hissetti birden. Kadının tüy gibi hafif ellerinin yüzüne değdiğini hissetti, "ipek gibi" dedi içinden. bir anda dudaklarında hissettiği tat ile ona bahşedilen nefese duyulan açlık ile birleşti. Karamel tadı doldu dudaklarına, ne harika bir gün dedi ölmek için. 

Son bir dokunuş ve şiddetli bir sarsıntı ile kendine geldi. Etraf yangın yeri gibiydi, herkes bağırıyor ve koşturuyordu. O ise tam baş ucunda gülümseyerek bana bakıyordu. Bir taraftan yüzüme yerleştirmeye çalıştığı maskeyi takıyor diğer taraftan " sakin olun, sizi hastaneye götürüyoruz, bir kalp krizi geçirdiniz ama geçti" gibi cümleler kuruyordu.

O tatlı tatlı bir şeyler anlatmaya devam ediyor bende dinliyormuş gibi kafamı sallıyordum. Hem orada hem de orada değildim. Ben bildiğiniz "Ama geçti" cümlesinde takılıp kalmıştım, gerçekten geçmiş miydi? Yada geçen ne idi, hiç bilmiyordum ama o karamel tadının varlığında yaşamı daha fazla sevmek istedim o kesindi.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder