13 Nisan 2016 Çarşamba

Ebru Teknesi..

Büyülü ebruliyi keşfettiğim gün, annem ile beraber halı almak için dükkan dükkan gezdiğimiz, benim ise bu sırada hayatı sorguladığım, kafamda fikir uçuşmalarının çok olduğu annemin ise beni acımasızca oradan oraya sürüklediği karışık bir gündü. Artık dolaşmaktan bitap bir halde iken, annemin bitmek bilmeyen enerjisi ile çatışmalarımızın başladığı o dönemecin köşesinde duran küçük eski püskü dükkanı keşfetmem bir oldu. İlk gördüğümüzde annem için eski püskü gelen o dükkan; benim için annemden kurtulacağım için biraz soluk alacağım bir yer gibi görünmüştü gözüme. Bu fikir ile birlikte bir anda benim için büyüleyici güzellikte ve  üstünde ki pırıltıları ile göz kırpan bir kurtuluş anı gibi gelmişti. Ve annem kendi istekleri için acımasızca alışveriş yaparken benden vazgeçmenin kendisi için daha iyi olacağına karar vermiş olacak ki, beni azad etmeye karar verdi ve o dönemeçte yollarımız ayrıldı. İlk başta gidip gitmemekte kararsız kalsam da farklı olması sebebiyle beni cezbeden bu dükkanın içine girmem ve hiç beklemediğim bir dünyanın kapıları istemeden aralamış oldum ve çok ilginç bir şahsiyet, tam nev-i şahsına münhasır olan Diyar ile tanıştık. 

Daha sonra annemi oraya defalarca götürmeye çalışmama rağmen, hiç başarılı olamadım. Asla oraya gitmedi.Hiç kapısından içeri girmedi ve o dünyayı hiç keşfetmedi. 

Mistik çağrılara inanır mısınız hiç bilmiyorum, ben aslında hiç inanmam ama benim için o dükkan farklıydı, gizemiydi ve en önemlisi sanki beni çağırıyordu. Dışına baktığınızda içinde bulacağınız şeyleri hayal dahi edemeyeceğiniz kadar eski bir ahşaptan yapılmış bir vitrin ile çevriliydi. Camında asılı duran tozlu kilimler ile hiç çekici olmayan hatta sıradan bile olamayacak kadar eski bir görüntüsü vardı. Ama benim için pırıl pırıl bir dükkandan daha ışık doluydu. Büyülü bir edaya sahip cazibeli bir kadına ait içinde bin bir anlam barındıran cilveli bir kahkaha gibiydi. Oraya karşı koymak, benim gibi nihilist bir insan için bile fazlaydı. Mümkün değildi, kanımdaydı ve daha fazlası mutlaka kanıma işlemeliydi.

Kapısında asılı olan zil; içeriye giren misafirlerin habercisi olarak orada hazır bir şekilde beklerdi. Çok misafir gelmese de, geleni ağırlama arzusu, zilin çalarken çıkardığı hevesli çınlamanın en önemli nedeniydi aslında. Masalsı bir dünyanın mı ayaklarınıza serileceğine yoksa sıkıcı tozlu pis bir dükkan mı göreceğinize o bir "Çınnn" yeteri derecede kafiydi. "Çınnn" ikincisi olmazdı asla. Bir kez her şey için yeterliydi. 

Eğer sizde benim kadar şanlı biriyseniz, o sesin çınlaması ile düşler ile düş kırıklıklarının asılı olduğu bir salona girdiğinizi düşünmenizi sağlayacak masalsı bir dünyaya adım atardınız. Salonda gördüğünüz her şey renk, doku değiştirirken siz göz kamaştırıcı yapıtların varlığı ile büyülenmiş olarak salon salon gezerdiniz. Öyle bir dünya kurulurdu ki bu dünya da  kendinize ait bir parça bulamamanız mümkün olamazdı.

Ama bu durum herkes için aynı ölçüde geçerli değildi. İlk başlarda anlayamadığım bir şekilde bana bu kadar cazip gelen bir yerin herkes için aynı derece de muhteşem olduğunu sanmak gibi kötü bir huyum vardı. Başka birisi için bunun mümkün olmadığını anlamak için gerçekten çaba sarf etmeme rağmen başarısız olduğumu size itiraf etmeliyim.

Ben Diyar' ın dükkanından ilk içeri girdiğimde, uzak bir köşeden gelen bir melodi sesi ile birlikte gülümseyen bir insan sesi duydum. "Merhaba" diyerek ve yavaş adımlarla beraber şaşkınlık içerisinde sesin kaynağına ulaştığımda gördüğüm manzara ile yüzümde beliren kocaman bir gülümsemeye engel olmadığım gibi şaşkınlık halim daha da arttı. Sedir de 65 yaşında orta boylu, zayıf, saçlarında kırları, ismi Diyar olan bir bey oturuyordu ve beni bu kadar şaşırtan elinde telleri olmayan biri sazı çalıyor olması dışında başka bir şey olamazdı. Yüzünde kocaman bir gülümseme ile benim varlığımdan bir haber şekilde parçasını çalmasını bitirmesini bekledim. O kadar ahenkli ve buğulu bir hali vardı ki o anı bölmek günahların en büyüğü gibi geldi, yapamadım.

Kendine has parçasını bitirmesi ile göz göze gelmemiz bir oldu. Sıcacık bir gülümseme ile gözlerimin için bakmayı sürdürdü, o anda sanki içimi okuyormuş gibi hissetmeme sebep olan farklı bir huzursuzluk hissettim. Öyle bir bakıştı ki o, ruhum tüm çıplaklığı ile onun ellerindeydi sanki. Utandım, sıkıldım, rahatsız oldum en çok da kaçmak istedim fakat kalmak için sarf ettiğim çabayı da yok saymam mümkün değil. Sonuçta kaldım. Aklımda çelişen tüm duygulara ve karmaşaya inat, tüm hücrelerim donmuş gibiydi, gitsem nereye gidecektim ki? Hiç bilmesem de  Diyar ile böyle tanıştık. 

O sahne ile aklımda beliren ilk cümle "Delinin tekine çattık." oldu elbette. Adamının hal ve davranışları ne kadar bana meczub geldiyse, ona yarı büyülenmiş, yarı orada ne aradığını bilmez bir edayla bakmış olacağım ki "Kahve" demesi,  eliyle oturacağım yeri kibarca göstermesi ve gülümsemesi bir oldu. Gülümsedim ve gösterdiği yere tedirgin ama ait bir şekilde oturdum. Oturduktan sonra da duvarları, orada asılı duran halıları, kilimleri, ebrulileri incelemeye başladım .
Her biri ayrı bir diyarın eseriydi ve kendine has bir tat ve dokusu vardı. Kiminde öfke görürken kiminde şevkat bulabileceğiniz bir duygu yelpazesine sahip bir dükkandaydınız. Hiç bir şey öylesine olmamıştı diye düşünmeniz ile kaderci bir kimliğe bürüne bilirdiniz.

Diyar kendine has ses tonu olan, konuştuğunda yeri göğü inletecek kadar tok seçtiği kelimeleriyle ise bir ipek kadar zarif bir adamdı. Ellerinde duyguların getirdiği yükleri ebru teknesine akıtacak yetenek ve cesaret olan saki görünümlü ama dik başlı bir usta edasıyla o sedirde oturuyordu. Dükkanın her köşesine işlemiş bir edası ve zevki mevcuttu. İlmek ilmek işlemişti ruhunu, dükkanını, varlığını.

Öyle derin bir huzur ve sessizlik oldu ki konuşma ihtiyacı hissetmem ile birlikte, "Burası..." dedim, "beni çağırdı sanki. Bilmiyorum gelmek istedim ama böyle bir yer beklemiyordum inanın." diye sürdürdüm konuşmamı. "Çok şaşırdım. Nasıl olur anlamıyorum?" dememle tekrardan gülümsemesi bir oldu. "Rahatla, gelmeyi başaran herkes şaşırır buraya, ilk başta bilmeseler bile bu dükkan herkesi hak ettiği gibi ağırlar." dedi kendinden emin bir duruşla.

"Seni de hak ettiğin gibi karşıladı bu dükkan. Hak ettiklerin için şaşırmamalısın." dedi usulca. "Senin de kendine has bir hikayen yok mu elinde. Bu hikaye için  ne kadar çalıştığını bir düşün verdiğin o eşsiz emekleri hatırla, uykusuz gecelerini, şen kahkahalarını kat, ödediğin bedelleri çıkart ve elinde ne kalıyor bir bak." dedi ve usulca teknesinde ebru işlemeye başladı ve konuşmasını sürdürdü.











Elbet bir hikayemiz, hiç bitmeyen sorularımız var. hepsine cevap bulmak namümkün olsa da aramak ruhumuzda var. Öyle ki kırgınlıklarımız, üzüntülerimiz,sevinçlerimiz yada kayıplarımız bize has dokusuyla ipek misali bir özgünlük ile işlenen nadide bir ebru gibi desen desen hayatımızın köşelerinde asılı dururken biz hiç bir şey yokmuş gibi devam ederiz yolumuza. Düştüğümüz her anı bilirken, altından kalktığımız yükü unuturuz çoğu zaman ve hal böyle olunca anılar, acılar, kahkahalar ebru misali su yüzeyinde iç içe geçmeye devam ederken çıkan desenlerin her biri benzersiz, kendine özgü olmasıyla acı çekişiniz bile sanatsal bir gösteriymiş gibi sunar ama yaşarken yokluk içinde gibi hareket ederiz.

"İşte sahip olduğumuz tek şey şu ebru teknemiz. İçine bize ait olandan başka hiç bir şey koyamayacağımız, rengiyle deseniyle biz olan yegane şey bu." dedi. 

Diyarın karşısında mest oldum. Konuştukça konuştu, anlattıkça anlattı ve bende merak ettikçe ettim. Sohbet baldan tatlı akışkan olunca, zaman da dur durak bilmeyince saatler uçmuş gitmiş haberimiz bile olmamış bir halde akşam olduğunu fark ettik. Yüzünde gülümsemesi olan bu tatlı adamı çok evvelden neden tanımamışım ki acaba diye düşündüm. Aslında defalarca bu sokaktan geçmiş olmama rağmen hiç dikkat etmemiş olmam yada onunla karşılaşmamış olmamız çok garip geldi.

Kendi adı için yaptığı bir ebruyu gösterdi bana. Başladı anlatmaya "Diyar adını annem koymuş, babamı çok sevdiğinden bu ismi istemiş. Bizim oralarda o zaman erkek evlada anası isim koyacak ne mümkün. Ama babamda kıyamamış anama tamam demiş ne istiyorsun söyle o ismi koyalım oğlana. Anam eski kadın, okuması yazması yok ama görgülü kendince bilgili bir kadın. tuttuğunu koparan tiplerden. Öyle ne söylediği ne yaptığı nedensiz bildiğin anadolu kadını. "Diyar olsun bey" demiş. Babam da peki demiş ama akıl sır erdirememiş annemin bu ismi neden istediğine. Neden demiş babam. Babanın adı değil, dedenin adı değil Neden diyar demiş babam. Tabii içinde de yanlış mı ettik acaba ben mi versem ismini diye düşünmeye başladığı sırada annem demiş ki "Diyar çok güzel bir isim ama bundan öte sen ki çok yer gezdin gördün, öyle uzaklara gidiyorsun sana hasret kalıyoruz. Ama yanı başımıza vardığında anlattıkların o diyarlarda yaşadıklarının varlığı hayatımıza başka bir tat bambaşka bir hayat aşılıyor ve biz bununla büyüyen biz olan bir aile oluyoruz. Köklerimizi bu topraklara saldıkça her diyar bizim gibi oluveriyor demiş. Oğlumun adını diyar koy ki onu kokladıkça buram buram anadolu kokusu koklayayım, senin hikayelerinden bir parçanın da onda yeşerdiğini bileyim demiş. Babam da anamı kırmamış ve benim adımı gitmiş Diyar koymuş.

"Bende adım gibi diyar diyar bir adam olmuşum. Gezmediğim, ayak basmadığım toprak yok bu Anadolu'da. Zengin bir adamım anlayacağın, bir çok insanım, anım yaşanmışlıklarım var ve bir de bu teknem ve ebrularım."

"Bak ebrulara her biri diğerinden başka aynı insanlar gibi. İçinde aynı renkler olsa bile desenleri başka. Aynı laleyi çizmek istese bile mümkün değil. Yani anlayacağın her ebrunun hikayesi başka, yanı başka, anlayanı başka. Aynı bizim hayatlarımız gibi benzersiz. Bugün akıttığımız bir damla ile ister lale çizeriz ister yaprak ister ağaç... Elimiz o damlayı nereye çekerse onu elde ederiz.  Alimmiyiz haşa huzurdan zerresi bile etmeyiz ama bir damlanın hakkını da eksik etmeyiz evvelallah."dedi.

Ve saatlerdir kalkmadığı sedirinden yavaş yavaş kalktı eşyalarını yerine koymaya başladı, bende eşyalarımı toplayıp müsade isteyerek dükkandan çıktım. Eve giderken Bütün hayatımı ve bugünü düşündüm. Ve diyarın benim ruhumda yaptığı o güzel ebrunun tadını çıkarttım.

Eve vardığımda desen desen bir yol çizdim kendime, eskiyi harmanladığım bir bavul gibi bıraktım uzaklara. sardunyalar altında, kahve tadında biraz acı biraz tatlı ama diyar diyar kokan, burcu burcu ben olan bir geceye, geleceğe merhaba dedim.

Elimde kahvem masamda defterim, kitaplarım baş ucumda aklım nereye eserse oraya giderim diye düşünerek harika bir gece geçirdim.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder