19 Temmuz 2018 Perşembe

G minör



Çocukken en sevdiğim şeydi ip atlamak, eğlenceli ve bir o kadar yaşamla ilintiliydi. Engeller bir biri ardına gelip giderken, eğelleri aşmak sadece bizim elimizdeydi. Tüm bunları yaparken eğlenmek ise tam bir hazineydi. İp ile birlikte hareket edebilmek, tüm salınımlar da bir olmak demekti. Öyle ki  bir ucunda gelecek bir ucunda ise geçmiş varmış gibi düşünürken, kader denen şeyin ipin kendisi olduğunu, yaşamın ise ip atlamanın ta kendisi olduğunu keşfetmem için uzun zaman geçmesi gerekti.

Yaşadığımız hayat içinde var olmak ileattığımız her adım ile ölümden bir adım daha uzaklaştığımızı sanmamız ise biz insan oğluna bahşedilen en büyük özellikti. Bu özellik ile her doğan yeni güne umutla uyanan biz gafil varlıklardık. Hiç ölmeyecek gibi planlar yapan, her uyandığımız günde yeni kıyafetler seçen, planlayanlardık biz.

Ölüm kapımızı çaldığında ise gafil avlananlardandık...

Sıradan bir sabaha uyandığımda tüm bu karmaşanın varlığımın bir parçası olduğunu unutmuştum. Geceden kalan şişelerin ayağıma dolandığı bir sabahtı sadece.Penceremden içeri sızan güneşin davetkar bir tarafı yoktu. acı veren gözlerimi kamaştıran bir karmaşadan başka bir şey değildi. O gün ölüm benim kapımda sabahlamıştı. Yaşanmış anılar ile beraber acı veren bir parodinin son perdesiydi sanki. Ağlamaktan şişen gözlerim değil yüreğimdi. Yaşanmışlıklardan geriye kalan koca bir hiçken  yaşanmamışlıklara yakılan bir ağıttı gözlerimden akan. Gençliğimin bir perdesiydi sonlanan.Yaşarken hiç bitmeyeceğini sandığım bir yanılsamaydı. Bugün yoktu. Acı o kadar dayanılmazdı ki kollarına sığınabileceğim hiç kimsem kalmamıştı. İlk defa gerçekten yalnızdım. 

Etrafında dönen kalabalığın bir parçasıymış gibi yapmaya alışan insanların seramonisine katılanlar arasında kendimi kaybetmiştim. Dolabımı açtığımda aklıma gelen tek sey siyah elbisemdi. Elbisemi giyerken beyaz tenimin üstünden akıp gidişini izledim. Beyaz tenimin üstünde ipeksi bir dokunuş ile omuzlarımdan aşağıya doğru dalga dalga dökülürken ensemden tüm bedenime yayılan ürpertiden tüm tüylerim diken diken olmuştu. En güzel elbisem değildi belki ama içlerinde en çok onu sevmiştim.  
Perdenin arkasından sızan güneş tenime değerken onun gülüşünü anımsadım. O gülüşü ile beni izlemesi, yalnızlığımı daha da dayanılmaz yapmıştı. Anılar... her yerde sadece benimleydi. 

Acı tarif edilemeyen bir gerçekti.Tüm insanlık tarihinin acısı benim yüreğimde yeniden yeşeriyordu. Yavaş yavaş bitmişti. Piyanonun tuşlarında ki melodinin sonunda vurulan do sesi gibi kalın ve netti. 

Tanımadığım bir dünya vardı artık önümde. 

Dışarıya çıktığımda beni karşılayan kalabalık sessiz ve anlamsızdı. Geriye kalan o son yapraktı. O da bugün düşmüştü.



Cenaze alayıyla beraber tüm seramoniler tamamlanmış, mezarlık gelin alayı gibi kalabalıktı. Cenaze arabasıyla gelen o olamazdı. Buna inanmak tüm dünyayı ret etmek demekti. Ben nasıl ret ederdim...Nasıl kabul ederdim o yokluğu.

Tabutundan çıkan cenazenin üstündeki beyaz kefenle kirlenmişti herşey. Nasıl severdim ben bir daha beyazı. Toprağa değdiğinde cansız bedeni, tüm nefesler tutulmuştu. Evden çıkmadan önce son bir kez yüzüne bakmak istemiştim. Herkes suskun suskun bana bakmış, itiraz etmek istemiş ama sağ duyuları onları durdurmuştu. Hayatım boyunca bu onu son görüşüm olacaktı. Yüzünü açtıklarında uyuyormuş gibi huzurlu bir yüzü vardı. Beyaz teni daha bir solmuştu sanki. Gözleri kapatılmış ama hafif aralıktı, sanki bana bakıyor gibi bir hali vardı. Yavaşça dokundum yüzüne, usulca sevdim uyandırmaya korkar gibi. Göz kapaklarının ardından bakarken parıl parıldı gözleri küçük elmaslar gibi. Bir şey söylemek ister gibi bir hali vardı. Gitmek istemezken gitmiş gibi... Sarıldım, uyanabilirmiş gibi... 


Kaybetmişim o an kendimi, yere çökmüş bir omuzda sarsılırken buldum kendimi.. Bağrımı yakan acımı söküp alabilirlemiş gibi sıkıca çekip aldılar... Tutular bedenimi...

Hiç ölmeyen,  kalbi atarken ölü olan insanlar tanıdım, ve gerçekten hiç ölmeyeceğini sandığım insanlar. Evet bugün  herkesin öldüğünü anladım. Yaşarken ölmenin ne olduğunu. Ama onun öldüğünü hiç anlayamadım. İnsan inanmadığı bir şeye nasıl inanabilir ki... Nasıl kabul edebilir tenine dokunamayacağını, nasıl inanır gülüşünde kendini göremeyeceğine...Yada gözlerini kapadığında yanında olanın açtığında yok olduğuna...

O benim her şeyimdi, bu dünyadaki tüm güzelliklerin adıydı.

Uzakta ama benimdi. Şimdi yanımda ama benim değilken nasıl anlayabilirdi yüreğim...
Seni severken dilim lal, yüreğim engindi...

Piyanomun tuşlarında ki notalarla onu çağırırken gözlerim kör, yüreğim sağırdı. 

Bugün her şey beyaz ama her şey daha bir kirliydi..






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder