
Bir apartmanın hiç bilmek istemeyeceğim kadar aşağısına inerken, aklımdan geçen düşüncelerin hızına yetişmek ister gibi kalbim çarpıyordu. Çok aydınlık sayılmayacak bir loşluk ile beraber kendine has kokusu ve dokusuyla insana "neden buradayım" sorusunu sordurtan bir ambains ile savaşmak her zaman kolay olmazdı. Aklınızdan geçen sorular karşılık atılan her bir adım ile bilinmezliğe yaklaşırken kararsızlık ile karamsarlık kadar yakın fakat merak kadar çekiciydi. Zaten ben bu hayatta " Merak" kadar çekici ve cazibeli başka hiç bir şey tanımadım. Tadını sezdiğiniz anda ulaşana kadar sizi içten içe kemiren, kemirgen bir duygu.
Hava da asılı ne kadar nem ve toz varsa tüm bedenime yapıştıran ağır bir hava eşliğinde uzun dar bir koridoru takip ederek karanlık bir daireye doğru yürüdüm. Vazgecmek ile geçmemek arasında gidip gelse de aklim, kazananın en başından belli olduğu bir savaşı laf olsun diye yaşattım kendime. İçim de ürpertiler ile dans ederken kalbim.yerinden çıkacakmışcasına çarpmaya devam etti. Taki o nem kokulu ıslak halılı eve girene kadar. O an sanki durdu, yada yoktu.
İçeride kendine ait bir kalabalık barındıran matruskalar kadar boy boy insanın yaşadığı bir sardalya kutusunun kapısında duran bir soluk benizliydim. Solunacak havanın bile az olduğu böyle bir evi daha önce hayal dahi etmemiştim. İçeriyi özel kılan hiç bir şey olmaması kadar sıradan yapan da hiç bir şeye sahip değildi. Kapıda beni karşılayan uzun boylu esmer bir adam geldiğimden emin olmak ister gibi beni süzdükten sonra ben yokmuşum gibi umursamadan içeride bir masaya kadar eşlik etti, sonra hiç bir şey söylemeden dışarı çıktı ve ben tüm içimdeki sesler ile birlikte o sessizliğe hapsoldum. Odanın havası tütsü ile katmanları ayrılmış, pis diyemeyeceğiniz ama eskilerden dökülen bir ortamdı. Dokunsanız un ufak olacakmış kadar eski bir anıyı izliyormuş gibiydim.
Etrafa yayılan rahiyalı koku ile masanın üstünde yanan tütsünün kokuları birbiri ile uyum içinde içimi bayarken, odaya elinde iki kahve fincanı ile içeriye giren küçük kız ile birlikte eklenen kahve kokusunun yayılması ile tüm tüylerim diken diken olmuştu.
Karmaşık bir duygu seli içinde o girdap senin bu girdap benim gibi aklım uçurum duygular arasında dolaşırken kapının kenarından beni izleyen onu gördüm. Çingene vari giydiği bol eteği ile vücudunu saran tuniği, bal rengi gözlerine çektiği siyah sürme ile baktığı her yeri yangın yerine çevirebilecek bir kadın ile beklentilerimin çok üstün de bir karşılama sundu bana. Yaşadığı ev ile tezat zengin bir ruhu vardı. Öyle ki bu dünyaya ait olmayan bir bedeni taşır bir eda ile ağır ağır karşıma gelip oturdu.
İçimi okuyan bakışları ile beni baştan aşağıya süzerken insan kendini çırılçıplak hissediyordu. Savunmasızdım. Baştan aşağıya tüm bedenimi saran o ürpertinin ne anlama geldiğini bilmeden gözlerine bakıyordum. Hiç bır kelimeye ihtiyacımız yoktu. Onda bana ait bir şeyler vardı öyle ki beni her hücreme ulaşacak kadar derinden anlıyordu. Hatta o kadarını ben bile başaramamışken bir kadının bunu saniyeler içinde çok doğal bir şeymiş gibi yapabilmesi inanılır şey değildi. Çırılçıplak karşısında durmaktan daha iyi bir seçeneğim olmasa da değişken duygular içerisindeydim. Bir an kendine güvenen çok güçlü biri, bir an korkağın teki gibi hissediyordum.
Uzandığı sigarasından bir tane çıkardı ve bir kibrit kokusunda içine çekti. Kahvesinden aldığı bir yudum ile başlayalım mı diye sormasıyla kendime geldim.
"Emin değilsin" dedi sakince. Eliyle elime dokunurken emin oldum. "Güzel" demesiyle başladı anlatmaya. Değişik isimler ve tarihler söylerken hedefi vurduğunun farkında bir avcı misali ile adım adım ilerledi tüm anılarımdan. Aklımdakileri sözlere dökerken ya da hiç çekinmeden anlatırken tüm yanlışlarımı, girdabına kapılmış bir tekne misali dönüyordu başım. Kapattığım anlatmadığım, hatırlamadığım her şeyi söylerken başka bir yaşama aitmiş gibi görünüyordu. Sonra birden duru "Biliyorsun" dedi. Söyle bakalım dedi ilk ne zaman başka birine ait duyguları kendi duygularınmış gibi yaşadın yada daha doğrusu bunu ne zaman fark ettin? "Hayır demeden önce Emin ol" dedi sakince. Biliyorsun sende merak ettiğin her şeyi. Sadece bilmediğine inanmak istiyorsun dedi. Yoksa şu anda ben ne hissediyorsam sende onu hissediyorsun biliyorum dedi.
"Çocukken hep bir büyücü olmak isterdim." diyerek başladım anlatmaya. "O zamanlar Tatlı cadı Samanta diye bir dizi vardı. Burnumu oynattığımda tüm dnyanın değiştiğine inanırdım. Hayallerimde hep öyle olurdu. Sonra biraz büyüdüğümde mistik olaylara dayanılmaz bir ilgi ile merak saldığımda çok değişik şeyler öğrenmeye başladım. Ama benim en büyük problemmim kendimin o kadar sıradan olduğuna inanıyordum ki bu tip özellikleri olan insanlara içten içe imreniyordum. Ama istediğim şeylere karşı tutkuluydum, inatçı bir şekilde meraklı.İlk olarak İlkokulda annemlerin işten gelmelerini tahmin etmek ile fark ettiğim bu özelliğimi asıl 16 yaşımda daha net anladım. Çünkü ile defa benimle konuşmamasına rağmen aklından geçirdiklerini eksiksiz anladığım biri ile tanışmıştım. O zamanlar sadece bir kişiye karşı böyle bir özelliğim olduğunu düşünsem de sezgilerimin gücünü çok hafife aldığımı daha sonradan öğrendim. Her geçen gün ile birlikte bu durum daha da belirginleşti. Bu sefer en büyük problem aklımdan geçen düşüncelerin hangisinin sezgisel hangisinin zihnimin kurmacası olduğunu ayırt etmekti. Her zamana başarılı olamasam da her geçen gün daha da başarılı olduğum kesindi. Akabinde empati yeteneğimle baş etmek zorlaştı. Bu sefer bir başkasına ait düşüncelerden çok ona ait duyguları hissetmeye başladım ki buradaki handikap bağ kurduğum insanlar ile hangi duygunun bana hangisinin ona ait olduğunu ayırt edememek oldu. Hala da ayırt edemiyorum işin aslı. Yanında durduğum insan ile bir bağım yok ise ona ait duyguları ayırt etmekte hiç zorlanmasam da bana ait insanlarda durum çok daha karışık bir hal alıyor. Kendimi onlara kapatamıyorum. Hal böyle olunca hiç korkmadığım halde korka biliyorum yada öfke duyabiliyorum. İşin en kötüsü ne biliyor musun kendimi kör ve sağır gibi hissediyorum."
"İlginç" dedi. "İlginç olan nedir?" dediğimde "Bu kadar farkında olaman" dedi.
O anlattı ben bildim aslında... Değişik bir seans geçirdik beraber...
Artık seansın sonuna gelirken durdu elimi tuttu, "17 ay" dedi. "Ama daha önce değil" dedi. Görmek isteyen görür, bilmek isteyen bilir. Sen ne yapman gerektiğini biliyorsun, kalbinden ayrılma aklından akıllı unutma. Gönlünün kapılarını Lev-i Garam ile aydınlat.
"Korkma" dedi "Yine görüşeceğiz, biliyorsun " dedi.
Nemden çok terden sırılsıklam bir halde dışarıya attım kendimi. O loş karanlık koridorlarda kaybolmadan aydınlığı varmak bir ömür gibi geldi. O söylediklerine deli saçması demek için çok geçti. İnanmıştım. Beynime hücum eden tüm sorulara rağmen, beni anlamıştı, bana anlatmıştı. Gerisi sadece teferruattı. 17 ay olur 15 ay yada 3 ay hiç bir önemi yoktu. Sadece bildiğimi duymam gerekti.
Duydum...
17 Ay 23:59:59 saat
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder