Unutkanlık hepimize ait, zaman
zaman yaşadığımız gündelik bir durum değil mi? Stresli olduğumuzdan, yoğun
olduğumuzdan ya da çok yorgun olmamıza kadar bir çok sebebi olabilirken
benimkilerin hiç biri bu tanıma uymuyor. Sallanan sandalyemde otururken dün mü?
bugün mü? olmadığını bilmediğim anlarım var. Üzerime örttüğüm çiçek işlemeleri
olan örtünün üstünde ellerimi gezdirirken hatırlar gibi olduğum anlarım, sonra
bir anda geçmişin bir su kadar berraklaştığı ama hiç bilmediğim bugüne ait bana
bakan tanımadığım ama tanımak zorundaymışım gibi acı çekerek kendini anlatan
insanlarım.
Anne diyen benden yaşlı
çocuklarım var. Bir de bana ait olmayan ellerim. Hiç bu kadar buruş buruş,
üstünde küçük küçük lekeleri olan beyaz ellerim olmamışken, bu fincanı tutan el
kimin?
Bir insan nasıl olur da ellerini
bile tanıyamıyorken, anılarını hatırlayabilir? Hele ki ben gerçek ile rüyayı ayırt edemiyor
iken nasıl bilebilirim ki bugünün ne ya da senin kim olduğunu. Basit bir yemek
için bile karar alamıyorken çoğu zaman, nasıl seni unutmadığımı iddia
edebilirim ki.
Edemem…
Neden ellerim bu kadar buruşuk,
kırmızı oje mi? Bugün ne? Annem nerede?
Çok eski de bir gündü. Hayal
meyal aklımda asılı kalan anlardan karma bir demet. Ne çok ziyaretçi! Geçmiş
geçmemiş gibi. Her an gelen davetsiz misafir misali. Bugün, kaçıp giden bir
andan daha fazlası değil. Tariflerim var bana dair. Çikolatalı sufle halim var
mesela ya da turşu kıvamında mutsuzluklarım. Kimi anlarım var meşe fıçılarına
yatırdığım, olgunlaşınca yeniden keşfedeceğim. Kimi anılarım var ki yerin yedi
kat altında dahi var olduğunu bilmek istemediklerim. Ama sanki hepsi için çok
geç gibi...
Neredeyim?
Beynimin içinde olan hastalıklı
bir kum fırtınası gibi. Çölümden içime dolan, doldukça tüm tümseklerimi
düzleştiren yokmuş gibi gösteren boşluklarım, düzlük olmayan ovalarım, kayalık
olmayan tepelerim var. Mesela hayallerim var hiç kurmadığım. Bir rüzgâr
esintisinde hatırladığım arkadaşlarım. Ya da içtiğim kahvede tanıdık gelen birkaç
nota. Ve ben en çok olmayan bir boşluğa sahibim. Hatırlamadığım, bilmediğim bir
geçmişim, olduğundan şüphe duyduğum kocaman bir şimdiye esaretim var.
Odam da oturan üzerine çiçek
işlemeli örtü örten o yaşlı kadın da kim? Neden ağlıyor? Benimle konuşuyor gibi
yapsa da hiç sesini duymadım. Ama sanki dinliyor. Sanki tanıyorum bir yerlerden
ama nereden? Ahh bir bulabilsem.
Yine yalnızım, saatin sesinin dışında bir ses yok. Tik Tak
Tik Tak... Gecenin sessizliğinde pek seven yok olsa da bu sesi, bana huzur
veriyor. Sanki o olmasa var olduğumu kendime kanıtlayamayacağım gibi geliyor
bazen. Deli değilim ama deliliğin tanımı ne?
Biliyor musun kendimde olduğum, anılarımı, kim olduğumu hatırladığım anlarda en
çok geçmişi doya doya hatırlamayı seviyorum. Beni ben yapan, bana ait her anıyı
tekrar tekrar yaşamayı. Kısa da uzun da sürse bana ait o anlara ihtiyacım var.
Ben olmaya muhtacım.
Saat Kaç? Yine odam da boş gözler ile bana bakıyor. O gözler, kimsin sen?
Hatırlamadığım kadar eski bir gündü, ne kadar diye sorma emin değilim. Ama
anımsamalarım var. Mesela o mavi gömleğini unutmuyorum. Kumaşının dokusunu,
dökümlü duruşunu ve o dik yakasını ve en çok tenin ile uyumunu. Aklı, yavaş
hareketlerinin, vurdum duymaz hallerinin altındaki özündeydi. Neler neler vardı
merak ettiği. Limitlerinin sınırında gezen bir gezgin kadar kararlı ama hiç
şüphesiz eşiğinde kalacak kadar temkinliydi. Kendinden kendini koruyordu.
Ruhunun dört bir yanında yaşanan her mevsime uygun bir cevabı vardı. Ama o
hepsinin yaşandığı yerdeydi. Granit döşeli kalbinin içinde sakladığı o gizli
hazinesini istiyordu. Şımarıklık ediyordu belki ama bilmeden talep ediyordu.
Ateşten gömlekti üstündeki her an yanmaya hazır, her an yakmaya hazır. Talepkâr
ama son derece kontrollü iken birden sohbetin en sıradan anına sıkıştırılmış
bir şekilde seviyorum dedi, gözlerimin içine bakarak. Hiç çekinmeden, yekten.
Çok korksa da hiç belli etmeden. Boşluğa astığı bir kelimeden fazlası olmuştu.
Derin bir sessizlik... Huzursuz edici bir sessizlik. Yüzünü hatırlamıyorum ama
gözlerinin içini hiç unutmadım.
Bazı bilgiler vardı ki tehlikeliydi, bileni yakar bilmeyene dokunmazdı. İşte bu
öyle bir şeydi. Bilinmemesi gereken. Şimdi ise ne gerçek ne hayal bilmek mümkün
değil. Sadece benim bildiğim bir şeyi kime sorarım ki.
Off o kadın yine bana bakıyor. Alın onu odamdan dediğimde herkesin suratın da
önce şaşkın sonra hüzünlü bir ifade beliriyor, ne diye üzülüyorlarsa.
Saçmalık...
Müzikler duyuyorum bazen, eskiden çok dinlediğim melodiler geliyor kulağıma.
Plaklarımın çalarken çıkardığı çıtırtıları duyuyorum. Sonra bir anda bir balo
salonunda beliriyorum ve dans ediyorum tüm gece. Çok tatlı bir yorgunluk ile ne
zaman uzansam bu saçma yerde gözlerimi açıyorum.
Polisler neden burada? Ahh şu balo sahipleri, kimi konuk edeceklerini
bilmedikleri için kesin taşkınlık oldu. Yoksa ne işim var benim karakolda(?)!
İyi de ne oldu? Neden hatırlamıyorum? Kimdim ki? ...
Bana yardım eden yaşlı insanlar çok tatlılar, koluma girip bana " Annecim
hadi gel seni eve götürelim diyorlar." Onlar benden yaşlı ama olsun sen
sakın söyleme üzülürler belki. Yine geldik aynı yere, burası benim evim değil ki!
Şu yaşlı kadın ile en sonunda ben konuşmak zorunda kalacağım. Kimse beni
dinlemiyor, kaç kere dedim benim odama yabancı almayın diye.
Şu verdikleri ilaçlar, hiçbir işe yaramıyor. Her geçen gün daha da kötüye
gidiyorum. Oğlum geldi geçen gün, çok üzgündü ama onu hatırladım ve çok
sevindi. Özlemişim kokusunu... Kokusunu duyunca yine hücum eden anılarım oldu.
Sarıldığımda derin bir rahatlama hissetti tıpkı küçüklüğündeki gibi.
Hatırlıyorum bir gece vakti mutfağımda kahve yaptım kendime, en sevdiğim
kitabım ile uykusuzluğumu alt etmeye çalışıyordum ki içeriden oğlumun çığlığı
ile irkildim ve odasına koştum. Yanına gittiğimde yatağında kan ter içinde
oturmuş bir halde ve ağlarken buldum. Derin bir şefkat ile korkmuş bedenini
sardığımda küçücük bedeni tir tir titriyordu ama kısa bir süre içinde derin bir
rahatlama hissetti. Kötü bir rüya görmüştü yine, o aralara ne kadar sık
oluyordu. Sarıldıkça daha da içime işlemek ister gibi sokulmaya devam etti
küçücük elleri ile o bana daha çok sarıldı. Huzur böyle bir şeydi.
Ama şimdi bu anılarım bile çalınıyor benden. Elimden alınan tüm benliğim,
varlığım, geçmişim ve şimdim... Geleceğe varamıyorum bile. Çalınmış koca bir
hayat benim yaşadığım... Saniyeler içinde çalınıp geri verilen sonra daha çok
çalınan ve bir gün belki hiç geri verilmeyecek olan.
Yorgunum... O yaşlı kadında benim gibi çok bitkin görünüyor. Bir hafta oldu
benimle beraber yataktan hiç çıkmadı. Ne çok ziyaretçisi var. Gelenler el
üstünde tuttular onu. Kıskanmadım desem yalan olur ama önemi yok çünkü
hatırlamayacağım bir anı daha... Bana da gelen var ama hiç tanımadığım kişiler,
oğlumu bekliyorum ama okulu var gelemez biliyorum.
Yalnızım...
Rüyamda yine gördüm seni. İyi ki o mavi gömleği giymiştin, yoksa seni de
hatırlayamayacaktım. Bu sefer deli gibi yağan bir yağmurda garajın kapısını
kapamak için bahçedesin. Yağmur o kadar hızlı yağıyor ki baştan aşağıya
sırılsıklam olmuştun. İşini ustaca halletmiş ama Munzur bir ifade ile evin
içine girip koşarak gelip bana sarılmıştın. Evet bana sarılmanı hatırlıyorum,
sımsıkı. Nasılda üşümüştüm. Yağmurun senin üzerine bıraktığı her damlayı
benimle paylaşmaya kararlı bir şekilde beni yakalamıştın ve kahkahalar gözümde
yaş, karnımda ağrı olmuştu. Sanki en çok seninleyken gülmüşüm gibi geliyor.
Hatırlasam! Ama hatırlamıyorum. Olsun özledim seni...
Tik Tak Tik Tak Çok karanlık... Neredeyim ben? Sen neredesin? Neden
gittin?
Sabah olunca ağzımın içi zehir. Sırtımda huzursuz bir ağrı. Hep o kadın
yüzünden camı hep açık bırakıyor. Zaten o beyaz kıyafetli çocukların verdiği
acı ilaçlardan sıkıldım. İki de bir yok şeker yok tansiyon diyorlar.
Anlatamıyorum onlara... Hasta olan ben değilim. O! O yaşlı Kadın! Nefes alamıyorum... Oradaki yaşlı kadın ölüyor
... Nefes alamıyorum...
Dışarıda esen deli bir rüzgâr, şimşekler çakıyor... Bir taraftan 360 joule
diyor biri... Tekrar bir gök gürültüsü... Kaybediyoruz... 360 joule ... şimşek
çakması Tekrar bir gök gürültüsü...
Kaybediyoruz... 360 joule ...
Derin bir sessizlik... bip... bip... bip. Uzun düz bir çizgi gördüğüm…
Karmaşadan sessiz bir dinginlikle beni karşılıyor. Artık kızgın değilim.
Hoş bir huzur içimi dolduran!
En çok o maviyi sevdim, iyi ki
giymiştin kokun değmişti maviye, yoksa seni nasıl tanıyacaktım derken Orhan
Veli Kanık’tan Son olarak o şiir yankılanıyor içimde
"Hele martılar, hele
martılar,
Her bir tüylerinde ayrı
telaş!...
Gün olur, başıma kadar mavi;
Gün olur başıma kadar güneş;
Gün olur, deli gibi..."

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder