26 Ocak 2020 Pazar

Çatlak...




Tozlu tahta masaların arasından içeri girdiğimde beni odunsu baharatlı tatlı bir koku karşıladı. Bu kokunun yanından geçerken eski bir tamamlanmamışlık hissinin tüm bedenimi sarmasına bütün boşluklarıma, çatlaklarıma sızmasına izin verdim. Göz önünde olanın en karanlık sırları saklaması gibi bilindik bir melodiydi fonda çalan, saklanan ise bendim bu sefer. O kadar bilindik bir melodiydiki sessizlik ile eş sayılabilecek kadar fark edilmezdi.

Ellerim o eski masaların üzerinden akarken yüzlerce yılda oluşan  çatlakların içine dolan eski anılara yavaş yavaş sızarak ilerledim. Masaların odunsu yapısındaki kusurlar aynı insan ruhlarının kusurları gibi göz önünde ama görünmezdi. Bu görünmez kusurlarla eskiliklerine eskilik katan küfümsü belli belirsiz bir kokuda içinize işliyordu. Masalarda oturan tek tük kişileri görsem de , akıllarından atmak için geldikleri anıların kalabalıkları mekanın ağırlığına ağırlık katmış gibiydi. 

Uzak bir köşeden mekanı dolduran piyano tınılarına eşlik eden puslu bu sese yakın olmak için seçtiğim masaya ilerlediğimde, kendi kalabalığım ile karşılaştım. Tam da bazı bilinen klişe lafların gerçekleşmediğine dair cümleler kurarken oturdum masaya. "Her acının zamanla bir gün geçmeyeceğini , her gidenin mutlaka geri dönmeyeceğini ve  her aşığın bir gün affetmeyeceğini" anlattıkları koyu bir muhabbete ortak ettiler beni.

Bir salgın tarafından tüm hücreleri ele geçirilmiş hastalıklı bu bedendeki bir zihinde yaşanan, bu beklenenden fazla gerçek dışı sohbetleri insanın kendisine çok görmemesi gerektiğini öğreneli psikologlarla işim bitmişti. Beklenenin ne olduğuna bağlı olarak salgının şiddetinin tanımı belirsiz olsa da ben tam bir istila altındaydım. Tırnak köklerime kadar batmıştım. Saç diplerime kadar acıya bulanmıştım. Acının saf kan çocuğuydum.

Piyanonun tuşlarına belli belirsiz dokunduğunda dördüncü kadehimi bitirmek üzereydim. Mum alevindeki hipnotik etkiyle son yudumu da aldığımda gelecek ve geçmişten eser kalmamıştı. Sonsuz bir şimdi içinde avare bir hoşnutluk ile kendimi daha da dibe itiyordum. Bugün içindeki en karanlık tarafımı özümsemeye  karar vermiştim, bugün bu savaş son bulacaktı. Beşinci kadeh elinde gelip karşıma oturduğunda, gerçek ile hayal arasında bir yerde kaybolmuştum. Olanların zihnimin içinde mi yoksa oturduğum bu barda mı olduğundan emin olamıyordum, hatta acaba gerçekten bu bardamıydım artık ondan ile emin değildim.

Delirium kıyısında dolanan, saklanacak eşikler bulamamış,koşmaktan yorulmuş kendi ile yüzleşmekten kaçmaya çalışan bir faniden kim ne isterdi ki... 

Kaosları, derin sessizliklere tercih ederim her zaman. Ne de olsa  cehennemde olduğunda cehennemi sonuna kadar hissede bilirken, derin sessizliklerde kayboluyor, elinde kalan derin bir boşlukla kendi zihnine yeniliyordu çoğu zaman. Sürekli başa alınan bir işkence gibi zihninde yankılanan sözcüklerle savaşırken yorgun düşüyor, üşüyordu insan.

Ben bu kadar üşürken elinde bir kadeh ile kalabalık masama oturduğunda şaşıracak kadar bile halim kalmamıştı. Susmak ile bir şey söylemek arasında bazen çok uzun mesafeler olabiliyordu, bugün olan tam da buydu.  

Tam o sırada müzik birden durdu, belli belirsiz alkış sesleri ile mekan bir anlığına sessizliğe gömüldü, ve o zaman benimle konuştu.

"Özür dilerim." dedi. Fısıltı gibi tonda, sanki duyulursa kendi kırılırmış gibi bir hal içerisindeydi. Yılların verdiği bilindik bir kıyı değildi bu gece. Birlikte olduğumuz tüm yıllar boyunca içimize sızan bir kuruntunun gerçek olduğu bir andı. Bildiğimizi sandığımız ama yaşamadan asla öğrenemeyeceğimiz ölüm gibi bir deneyimdi işte. Bittiği için eski olan ve sadece bittiği için yeni olacak bir yarını barındıran bir andı.

Hiç istemediğini söylerken hep istediğini fark ettiğin bir şey gibi tarifsizdi. Her yol ayrımı öyle olmazdı ama bu gece ayrılan sadece yolumuz değil kaderimizdi de. Kaderim en başından beri ben olmaktı ve bu gece karanlığım ile yüzleşip kabul ettiğim, yeniden ben olduğum ilk geceydi. 

Sustum bir süre  yüzüne baktım, yüzündeki tüm o çizgileri gördüm, her bir çizginin oluşunu anımsadım tüm yenilgi ve zaferlerimi gördüm, gülümsedim sakince ve sadece "Beni ben olmaya götürdüğün için teşekkür ederim." dedim. Getirdiği son kadehi sahibine yani ona uzattım. 

Yavaşça girdiğim en karanlığımdan  masadan kalabalığımı ona bırakarak kalktım. Onunda bir gün kendi olmasını diledim içimden. İçeride ne kadar kalmıştım bilmeden, uzaktan çalan melodileri arkamda bırakarak tozlu barın kapısından çıktım... 

Dışarıda soğuk bir kış havası , etrafta soğuktan kaçan insanlar vardı. Tüm o masaları, çatlakları,içine sızanları ve o eski küf kokusunu düşündüm bir an, sonra ciğerlerime dolan temiz havayla beraber bütün eskileri yeniler için arkamda bırakarak yürümeye devam ettim...

Sokak lambalarının yansımasını, içinden çıkan sıcak havanın buharlaşmasını hissettim. İçimde akan kanın sıcaklığını, üşümeyi tattım... Evime geldiğimde ellerim üşümüş ama içim sıcacıktı. Kendime sıcak bir kahve hazırladım nede olsa eskiden bana kalacak en güzel kokuyu bırakacak değildim ya... Üstümde kalan eskiye ait ne varsa çıkardım yavaşça bir daha giymemek üzere, sıcacık bir duş aldım. Kahvemi alıp salondaki camın yanında duran koltuğuma oturdum. Koltuğumun kenarında duran kitabımdan rast gele bir sayfa açtım ve Tanrının benimle konuşmasını umut ettim. Açtığım sayfada yazan bir cümleyi okuyarak, uyumaya karar verdim. 

Yatağıma yattığımda Mevlana'nın o sözü hala aklımda yankılanıyordu...

 " Dün zekiydim dünyayı değiştirmek istiyordum. Ama bugün bilgeyim kendimi değiştiriyorum"...

Hücrelerimdeki değişimin bilgeliğinde derin bir uykuya dalmak için gözlerimi yeni bir gün ağırana kadar kapadım...



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder